Sabır, Müminin Gönlünü Teskin Eden Rabbani Bir Sırdır!

12 Aralık 2018 Çarşamba

Tarih: Aralık 12, 2018 | Gönderen:

Google, Facebook'a rakip olma hedefiyle kurduğu Google+ servisini, yeni bir sistem açığı bulması nedeniyle belirlenen tarihten önce kapatma kararı aldığını internette yayınlanan haberlerden öğrendim. Google, yeni bir sistem açığı nedeniyle Google Plus'ı beklenenden erken kapatacakmış. Bu sistem açığının 52,5 milyon kullanıcıyı etkilediğini açıkladılar. Şirket, sistem açığının, hesap gizli olsa bile, kullanıcıların isim, e-posta adresi, meslek ve yaşını, üçüncü şahıslara açık hale getirdiğini duyurdu. Yeni sistem açığının ardından kapanış tarihinin öne çekilmiş olduğunu öğrendim. Ürün Yönetimi Başkan Yardımcısı David Thacker, önümüzdeki 90 gün içerisinde Google Plus'ı kapatacaklarını açıklayan haberini siz de internetten takip edebilirsiniz.

Google Plus servisini kullanan arkadaşlarımızın, Google Plus’un kapatılmadan önce tedbirlerini almaları gerekir. Ben zaten Google Plus’u, mevcut Facebook yetmiyormuş gibi, Facebook’a rakip olarak çıkardıkları için hiç sevmemiştim. Çünkü Facebook’u da hiç sevmiyorum. Ama sevmeme rağmen, Facebook’ta sayfam yok mu? Var! Ama niye var biliyor musunuz? Eşim, dostum, akrabalarımın hepsi orada, bir ben yoktum, ben de mecbur kaldım ve Facebook’ta bir sayfa açtım. Sadece kendime ait olan şeyleri haberleşme amacıyla paylaşırım.

Hem Google Plus’ta, hem de Blogger’de blog sayfası olan arkadaşlarımızın Google Plus’u kapattıktan sonra, profil seçeneklerini Google Plus’tan Blogger’e geçirmeleri gerekir. Siz ne derseniz deyin, ama ben gerçekten Google Plus’un kapatılacağına sevindim. En çok da karşılıklı bloglar üzerinden yazıştığım ve haberleştiğim Blogger arkadaşlarımın sayfalarına ulaşmam gerektiğinde kendimi Google Plus’taki sayfalarında buluyordum ya, işte o zaman film kopuyordu. Birazcık uğraştıktan sonra tekrar Blogger’deki blog sayfalarına geçebiliyordum, bu durumda haliyle benim canımı sıkıyordu. Birazcık bu konuda obsesif olmakla birlikte, Google Plus’un bana verdiği eziyetten kurtulacağım için mutluyum.

8 Aralık 2018 Cumartesi

Tarih: Aralık 08, 2018 | Gönderen:

Duygu ve düşüncelerimizi  en etkili ve doğru biçimde yazıya dökmenin yolu, dili iyi bilmek ve kullanmaktan geçer. Yazılarında dile özen göstermeyen yazar, işini iyi yapmıyor demektir. Yazarın işi, her zaman iyi yazmak değil midir? İyi yazmanın yolu da dili ve onun kurallarını iyi bilmekten geçer. Dil kurallarına özen gösterilmeden oluşturulmuş bir metin, tam bir yazı niteliği kazanmış sayılmaz.   

Pek bilimsel bir çalışma olmasa da kendime göre araştırıp ele aldığım bu çalışmada; dildeki anlatım bozukluklarını biri anlamla ilgili, diğeri ise biçimle ilgili olmak üzere, iki ana başlık altında değerlendirmek mümkündür. 

Anlamla ilgili bozukluklarını; sözcüğün yanlış yerde ve yanlış anlamda kullanılması, gereksiz sözcükler, çelişen sözcükler ve deyim yanlışlarını örnekleri ile birlikte ele alarak açıklamaya gayret edeceğim.

Biçimle ilgili bozuklukları ise; yapıları yanlış olan sözcükler, tamlama, özne, tümleç, yüklem yanlışları olarak, ayrıca özne-yüklem uyuşmazlığı ve virgül eksikliği şeklinde ele alarak örnekleri ile birlikte açıklamaya gayret edeceğim.     

Sözcüğün yanlış yerde kullanılması: "Yurt uğruna her kanını döken kahraman ödüllendirilmelidir." Cümlesindeki "her" sözcüğünün yeri yanlıştır. Çünkü bu sözcük belgisiz sıfattır ve hangi adı tamlıyorsa onun önünde kullanılmalıdır. Yoksa, buradaki "her kanını" gibi anlamsızlıkların önüne geçilemez. Cümlenin doğrusu "Yurt uğruna kanını döken her kahraman ödüllendirilmelidir." olmalıydı.

Sözcüğün yanlış anlamda kullanılması: "Yıllarca annemle bir kırtasiyeci dükkanı işletti, fotokopi yaptılar..."  Fotokopi yapılmaz, çekilir. "Yapmak" sözcüğü, yanlış anlamda kullanılmıştır. Onun yerine, "görüntüyü bir aletle özel bir nesne üzerinde tespit etmek" anlamıyla "çekmek" sözcüğü kullanılmalıydı. 

Gereksiz sözcükler: "Belki bazı bilgiler bir Türk okuru için bilinenlerin tekrarı olabilir." Cümlesinde geçen "belki" ve "olabilir" sözcükleri, olasılık anlamlı sözcüklerdir. Bunların, cümleye kattıkları anlam aynıdır. İkisinden birinin çıkarılması anlamda daralmaya yol açmaz.

Çelişen sözcükler: "Ay yıldızlı bayrağımızın hiç bu kadar kitleselleştiğini, hiç bu kadar birleştirici rol oynadığını pek anımsamıyorum." Yazar hiç mi anımsamıyor, pek mi anımsamıyor, belli değil. "Hiç" kesinlik, "pek" ise olasılık anlamı katmış cümleye. Sonuçta da anlam, çelişkiye düşmüş. Kesinlik bildirilmek isteniyorsa "pek", olasılık bildirilmek isteniyorsa "hiç" cümleden atılmalı. 

Deyim yanlışları: "Amerika paçayı toparlayabilecek mi?" Türkçede "paçayı toparlamak" diye bir kalıp söz yoktur. "Paçayı kurtarmak" vardır. Bu deyim, "kendini bir dertten, tehlikeden veya zor durumdan kurtarmak" anlamıyla cümleye de uymaktadır. "Amerika paçayı kurtarabilecek mi?" denseydi, anlatılmak istenen daha net iletilebilirdi.

Yapıları yanlış olan sözcükler: "Nizam'ın ise daha çok babasını andıran bir yumuşak başlığı vardı." Cümlede söz edilenin, "yumuşak bir başlık" değil, uysal anlamındaki  "yumuşak başlılık" olduğu açık. Addan ad yapan -li ekinin kullanılmaması anlamı değiştirmiştir.

Tamlama yanlışları: "Yıllardır müfredat proğramları hafifleyecek deniliyor ama bir türlü arkası gelmiyor." Cümlede "arkası" sözcüğü, tamlanandır. Bunun tamlayanını araştıralım: Neyin arkası gelmiyor? Cevap yok. "Yıllardır müfredat proğramları hafifleyecek denmesinin" olmalı. Bu kadar uzatmaya da gerek yok. "...ama bir türlü (bunun) arkası gelmiyor." biçiminde kurulabilirdi cümle.

Özne yanlışları: "Mesele onları sevmemde değildi, mesele bunu onların asla anlayamamasındaydı." İki cümlenin öznesi de "mesele" sözcüğü. Bu durumda öznenin yinelenmesine gerek yoktu. İkinci cümledeki "mesele" sözcüğü atıldığında anlam daha duru olur. 

Tümleç yanlışları: "Mehpare Hanım'ı çok özlüyordum, ama aslında onu sevmiyordum." Bu cümlede tümleç gereksizliği yanlışı yapılmış. "Mehpare Hanım'ı" nesnesi  "sevmiyordum" yüklemiyle de anlamca uyuşuyor. Öyleyse ikinci cümledeki "onu" sözcüğü gereksizdir. 

"Onun bu davranışına Emir de onun kadar şaşırdı, ama bozmadı." Emir kimi bozmadı?  Belli değil. ikinci cümlede "onu" sözcüğünün kullanılmaması, tümleç eksikliğine yol açmış.

Yüklem yanlışları: "Atın dizginlerine pek azcık altın suyu çekiyordum ki kapı vurdu." Cümlede "kapı" sözcüğü özne göreviyle kullanılmış; ama gerçekte işi yapmıyor, "vurma" işini bir başkası yapıyor ve bu kişi bilinmiyor. Öyleyse eylemin edilgen, öznenin de söz de özne olması gerek; ancak eylemde edilgenlik eki kullanılmamış. "... kapı vur(ul)du." denmeliydi. 

Özne-yüklem uyuşmazlığı: " Kuyudan çıkan cinin üzerinden süzülen sular birkaç saniye içinde kuruyuverdiler." Cansız varlıklar çoğul özne olduğunda, yüklem tekil kullanılmalıdır. Cümlenin öznesi "Kuyudan çıkan cinin üzerinden süzülen sular" sözüdür. "Sular kuruyuverdiler." denmez. "Kuruyuverdi" denmeliydi. 

"Birkaç kişi onu alkışladılar." "Birkaç kişi onu alkışladı." denmeliydi. Çokluk bildiren belgisiz sıfatlar öznede yer aldığında, yüklem tekil olmalıdır.

Virgül eksikliği: "Taş kafasına öyle hızla ve sert bir şekilde indi ki bir an sanki kendi kafama inmiş gibi irkildim." Cümlede "taş" sözcüğünden sonra virgül konmalıydı; çünkü bu sözcük, kendisinden sonra gelen adla bir tamlama kurma eğiliminde. "Taş kafasına" tamlamasını düşündürmemenin, başka yolu yok. 


6 Aralık 2018 Perşembe

Tarih: Aralık 06, 2018 | Gönderen:

İnsanın her şeyden önce kendisine, sonra ailesine ve daha sonra da yaşadığı topluma karşı sorumlulukları vardır. Toplumun her türlü fitne, fesat ve kargaşadan uzak kalması için, herkes üstüne düşen görevi yerine getirmeli, haklının yanında ve hakkın tarafında yerini almalıdır. Haklının yanında ve hakkın tarafında olmayan kimse, her şeyden önce kendisine kötülük yapmış demektir. Çünkü kişi böyle yapmakla haksıza yardım etmiş, onu haklı göstermiş ve haklı kimsenin de hakkını zayi ederek vebale girmiştir.

Konuyu İslam dini anlayışından ele alacak olursak; İslam dini, güçlünün değil, haklının güçlü olduğu bir sosyal ilişkiler anlayışını öngörmekle birlikte, kul hakkına tecavüze asla prim vermez! Kur'an'ın bu konuda ne dediğine bakacak olursak; Yüce Allah, Kur'an'ı Kerim'in Nisa(4) suresinin 135. ayetinde mealen şöyle buyurmaktadır: "...Ey iman edenler! Öz benliğiniz, anne-babanız, yakınlarınız aleyhine de olsa, zengin veya fakir de olsalar, adaleti dimdik ayakta tutarak Allah için tanıklık edenlerden olun. Allah, ikisine de sizden daha yakındır. O halde nefsinizin arzusuna uyarak adaletten sapmayın. Eğer dilinizi eğip büker, yahut çekimser kalırsanız, Allah yapmakta olduklarınızdan haberdardır..." 

İğneyi kendime, çuvaldızı başkasına batırma ilke ve atasözünden yola çıkarak; hak ve haklının yanında yer alma konusunda acaba bizler doğru yapıyor muyuz? Yoksa nefsimizin arzusuna uyarak adaletten sapıyor muyuz diye, oturdum ve bir nefis muhasebesi yaptım. Kendi öz benliğim için şaşmaz adalet ilkesinden ayrılmayarak, her zaman haklının yanında ve hakkın tarafında yer aldığımı açık yüreklilikle söyleyebilirim. Ancak dürüst olmam gerekirse, bir başkaları arasındaki mevzularda her zaman haklının yanında ve hakkın tarafında yer aldığımı söyleyemem. Bilinen doğruları susarak söyleyememek de bir adaletsizliktir, haksızlıktır. Bu davranışımın sebebini de mutlaka merak etmişsinizdir. Doğruyu söyledim kötü oldum, iyilik yaptım kötülük gördüm. Tüm bu karşılaştığım olumsuzluklara rağmen, dürüstlük ilkesinden ve doğruluktan ayrıldım mı? Hayır! Sonucunu bile bile bazen haklının yanında ve hakkın tarafında olmaya devam ediyorum. Ancak bazen de maalesef gördüğüm kötülüklerden dolayı nefsimin arzusuna yenik düşerek ne haklının yanında ne de hakkın tarafında yer almamaya gayret ediyorum. Vicdanım rahat mı? Değil! Ama ben daha ne yapayım? Bu  benim kendimi savunmak için sığındığım bir kaçamak da olsa, asla doğru ve haklı bir savunma değildir. Başına ne gelirse gelsin, haklının yanında ve hakkın tarafında olmak insani bir görevdir. Yapabilene helal olsun!

1 Aralık 2018 Cumartesi

Tarih: Aralık 01, 2018 | Gönderen:

Merhabalar.
Ben, biraz takıntılı biriyimdir. Böyle benim gibi takıntısı olanlara, bir çeşit ruh sağlığı sorunu olan hastalar diyebiliriz. Bu tür ruh sağlığı sorununa tıp dilinde "Obsesif Kompulsif Bozukluğu" denmektedir. Obsesif ruh sağlığı sorununu internet üzerinden biraz araştırdıktan sonra, elde ettiğim bulguların bir kısmı bana uyuyor, bir kısmı da uymuyor. Bu da benim tam bir obsesif kompulsif olmadığımı, birazcık olduğumu gösteriyor. Yani birazcık obsesifim.    

Burada sizle obsesif kompulsif ruh sağlığı sorunları ile ilgili internet üzerinden ulaştığım klasik bilgileri paylaşmaktan ziyade, bizzat kendim de gördüğüm rahatsızlıklardan bahsetmek istiyorum ki, bu daha anlamlı olur. 

Her şeyi değil ama, bazı şeyleri kafama takmaya başladım. Bu nedenle artık direksiyon başına geçip araba bile kullanamıyorum. Neden mi? Sağımdan solumdan geçen arabalar sanki yanımdan geçerlerken bana çarpacaklarmış hissi veriyor. Bu da benim panik olmama neden oluyor ve sonuç olarak araba kullanmam mümkün değil. Kurallara riayet ederim ve riayet etmeyenlere de sinir oluyorum. Bu da beni strese sokuyor. Elimden geldiğince sorunlu yerlerden kaçmaya çalışıyorum. Duvardaki eğri duran çerçeve ve asılı her şey beni rahatsız eder. Mutlaka o eğri duran çerçeve ya da asılı şeyi düzeltmek istiyorum. Hatta evimde bir su terazim bile var, gerekirse onu kullanırım. Ancak bir başkasının evinde asla tablo düzeltme işine yeltenmem. Orada kendimi rahatsız olmadan tutabiliyorum. 

Plakaları okur, yüksek binaların katlarını sayarım. En kötüsü ne biliyor musunuz? Sorunlardan ve sorunlu insanlardan hep kaçmaya çalışırım. Daha doğrusu insanlardan kaçıyorum. Neden mi? İnsanlar bana çok kötülük ettiler, insanların bana çok zararı dokundu. Bu nedenle tanımadığım her insan, benim için potansiyel birer zararlı, sorun çıkaran ve güven vermeyen insandır. İnsanlara olan güvenim sıfır derecesindedir.

Birine yol göstermeye kalktığım da insanlar, yol gösterdiğim ve bilgilendirdiğim konularda sonuna kadar beni kullanmaya kalkıyorlar ve akabinde bana zarar veriyorlar. Yol göstermesem, aydınlatmasam içim rahat etmiyor,  yardımcı olunca da zarar görüyorum.  Yani kısacası insanlara iyilik etmek, yardım etmek istiyorum, ama karşılığında göreceğim zarar beni fena halde hırpalıyor.

Önemsediğim biriyle tartıştığımı ve bu durumdan dolayı da ziyadesiyle üzüldüğümü farz edelim. Bundan dolayı da o tartıştığım anı tekrar tekrar düşünerek yeniden yaşamış gibi bir hisse kapılıyorum. Baktım ki gündelik hayatımı sekteye uğratmaya başladı, depresif ve gergin bir haldeyim, “en iyisi bu olayı düşünmemeye çalışmak” diyorum ve zihnimi meşgul eden başka işlere ve aktivitelere odaklanmaya başlıyorum. Bir kere iki kere zihnim meşgul oluyor, ama sonra o takıntılı düşünceler davetsizce yine yeniden dünyama giriyor ve başaramadığım için de kaygı meydana geliyor…

Bu takıntılı düşüncelerden kurtulamamakla birlikte yeni bir yöntem geliştiriyorum; kompulsif hareketler. Kompulsiyon, kontrol edilemeyen düşünce ve dürtülere karşı gerçekleştirilen tekrarlayıcı veya görece amaç dolu bir davranıştır veya bir dizi ritüelistik veya basmakalıp kurallardır. Kaygıya neden olan obsesyonların aksine, kompulsiyonlar obsesyonlar sonucu ortaya çıkan kaygıyı ve huzursuzluğu azaltmak veya hafifletmek için bana efor sarfettiriyor. İşte hem obsesyonlar, hem de kompulsiyonlar birleşince ortaya obsesif  kompulsiyon bozukluğu çıkıyor.

Yaşadığım ve karşılaştığım olayların da çok etkisinde kalıyor ve bu olaylar üzerine devamlı hesaplar yapıyor ve kurguluyorum. Şöyle olsaydı, böyle olsaydı şeklinde devamlı kafamda senaryolar üretiyorum. Bu da benim canımı acıtıyor, huzurumu kaçırıyor, akabinde stresli ve mutsuz bir insan olup çıkıyorum. Daha o kadar çok örnekleri var ki, bu konuda fazla başınızı ağrıtmak istemiyorum.

Bu bağlamda, hepinize her türlü stresten ve takıntılardan uzak sağlıklı, sıhhatli ve afiyet dolu günler diliyorum. Selam ve dualarımla birlikte en Güzel'e emanet olun efendim, saygılarımla.

24 Kasım 2018 Cumartesi

Tarih: Kasım 24, 2018 | Gönderen:



ÖĞRETMENİM

Ne horozlu şekerim
Ne de paslı çemberim
Defterim, kalemim
O benim öğretmenim

Alfabemde hece hece
Rüyalarımda her gece
Her gün bizlere imece
Sever bizi öğretmence

Çarpan yüreklerimize
Kanayan dizlerimize
Dönmeyen dillerimize
Sevgi katar sevgimize

Onun adı öğretmendir
Her derdimize çaredir
O kanatlı bir melektir  
Yeri gelir, bir annedir

Ona,  Allah sabır vermiş
Gönlüne merhamet vermiş
Çocukları sevsin diye
Kocaman bir yürek vermiş

Recep Altun 

20 Kasım 2018 Salı

Tarih: Kasım 20, 2018 | Gönderen:

Şu lanet olası cep telefonu icat edildi edileli ondan nefret ediyorum. Neden mi? Toplu ulaşım araçlarında, yataklı tedavi gören hasta odalarında cep telefonu ile nasıl ve ne şekilde konuşulması gerektiği konusundaki adab-ı muaşeret kurallarına uymayan saygısız insanlar yüzünden. Şu sinyal kesici jammerler insan üzerinde taşınabilen ve ucuz bir şey olsa, toplu taşıma araçlarında hep yanımda bulundurup, araç içindeki insanların cep telefon görüşmelerini kesmek istiyorum. O derece muzdaribim yani. Bu konuda Ulaştırma Bakanlığı'na ve Metro seyahat firmasına şikayet yazıları yazdım. Bakalım ne cevap alacağım merak ediyorum.

İnternet üzerinden biraz araştırma yaptıktan sonra, adab-ı muaşeret kurallarına göre cep telefonları ile nerede ve nasıl görüşme yapılacağı konusunda belirlenmiş ilkeleri sizlerle paylaşmak istedim.
1- Telefonda laf fazla uzatılmaz. Telefon, amaca yönelik bir icattır, bu amaç da iletişim kurmaktır. Dolayısı ile, telefonla çok uzun boylu muhabbetler yapmak birkaç açıdan iyi değildir. Öncelikli olarak, karşınızdaki kişi nezaketinden sizin sözü uzatmanızı sineye çekiyor olabilir. O yüzden konuşmanın bir amacı varsa ondan bahsetmek gerekir. Yoksa, sadece hal hatır sormak için aradınızsa bunu öğrendikten sonra kapatma faslına geçin. “Daha daha ne yapıyorsun” sözünü telefonda çok kez duydum, gerçekten çok gereksiz.  Bir diğer mesele de çift taraflı radyasyon maruziyeti. O kulak, o beyin Cenab-ı Allah’ın bir nimeti ve doğru kullanılırsa uzun süre idare edebilir. Bunları bu kadar radyasyona maruz bırakmanın anlamı yok. Son olarak da karşı tarafın müsait olup olmama durumu. Karşı taraf yine nezaketinden, müsait olmasa bile size cevap veriyor olabilir. Bu eziyet manasız. En kestirme yoldan meseleye girmek ve lafı fazla uzatmamak lazım vesselam.
2- Başkaları konuşmaya şahit edilmez. Telefonda özel bir mesele konuşmasanız bile bağıra çağıra konuşmanın, tüm dünyaya duyurmanın alemi yok. Özel mesele konuşuyorsanız bunu daha sakin bir ortamda yapın. Yolda bağıra çağıra, toplumsal alanlarda bağıra çağıra telefonla konuşmayın. Ayıptır. Bir diğer husus da karşıdakinin konuşmasını başkasına dinletmeyin. Karşınızdaki kimse sesinin başkaları tarafından duyulmasından -bilse- hoşlanmayacak birisi olabilir.

3- Bazen zil sesi kısılır. Cami başta olmak üzere, okulda, toplantıda, sohbette, sunumda, konserde, cenazede, hastanelerde, sinemada, toplu taşıma araçlarında… Bazı yerlerde telefonun zilini kısmak lazım.

4. Toplu taşıma araçlarında cep telefonu ile diğer yolcuları ve sürücüyü rahatsız edecek şekilde yüksek sesle konuşulmamalı, diğer yolcularla yüksek sesli sohbet edilmemeli ve kulaklık kullanılmadan müzik dinlenilmemelidir.
İşte, toplu taşıma araçlarında ve hastane gibi umuma mahsus yerlerde cep telefonu ile nasıl ve ne şekilde konuşulacağı ile ilgili bulabildiğim adab-ı muaşeret kuralları böyle. Ancak bu kurallara uymayanlar, uyanlardan çok fazla. Bu da bizim gibi ince ve hassas düşünen insanları çileden çıkarmaya yetiyor. 

12 Kasım 2018 Pazartesi

Tarih: Kasım 12, 2018 | Gönderen:

10 Kasım 2018 Takvim Yaprağının Ön Sayfası
10 Kasım 2018 Takvim Yaprağının Arka Sayfası

Her yılın 10 Kasım günü, hepimize bir şeyler hatırlatır. O gün yüce önder Atatürk'ün ebediyete irtihalinin sene-i devriyesidir. O gün tüm görsel ve yazılı basın ve medya Atatürk'le ilgili bir şeyler paylaşırlar. Yukarıdaki fotoğraf karesinde arkalı önlü yer alan takvim yaprağı, Diyanetin takvim yaprağıdır. Cumhuriyetimizin kurucusu büyük önder Atatürk'e ne kadar önem verildiğinin ve Atatürk'ün ne kadar sevildiğinin bir nişanesi olarak fazla yorum yapmadan bu takvim yaprağını sizlerle paylaşmak istedim.

9 Kasım 2018 Cuma

Tarih: Kasım 09, 2018 | Gönderen:

Türk'ün gerçek ve son lideri; seni rahmet ve şükranla anıyoruz.

28 Ekim 2018 Pazar

Tarih: Ekim 28, 2018 | Gönderen:

Doksan beş yıl önceki bugünün heyecanını, o günleri yaşayanlara sormak lazım. Tabi hayatta kalmış olanlarımız varsa. Babam 1922 doğumlu olup, Cumhuriyetin ilan edildiği gün bir yaşında. Şu anda 97 yaşında olan babam Aziz sağ ve sağlıklıdır. Ancak, Cumhuriyetin ilanından hiç bir şey hatırlaması mümkün değil. Ağabeyi Servet hayatta olmuş olsaydı, dört yaşındaki bir çocuğun hatırlayabildiği kadarını, hatırlayabilirdi. Çünkü ağabeyi Servet, Atatürk'ün Samsun'a çıktığı yıl olan 1919 doğumluydu. Milli mücadeleyi başlatan Atatürk, 25 Aralık 1919 tarihinde, o zaman köy statüsünde memleketim olan Kaman'a da teşrif etmiş ve Atatürk'ü o gece Kaman'da misafir etmişler.  

"...Osmanlı Devleti'nin içinde bulunduğu grup, Birinci Dünya Savaşında yenilmiş, şartları ağır bir Ateşkes Anlaşması imzalanmış, savaşın devam ettiği uzun yıllar sonunda millet yorgun ve fakir bir duruma düşmüş. Milleti ve ülkeyi savaşa sürükleyenler, kendi hayatlarını kurtarma kaygısına düşerek ülkeden kaçmışlar. Saltanat ve hilafet makamında oturan Vahideddin soysuzlaşmış, kendini ve yalnız tahtını koruyabileceğini umduğu alçakça tedbirler araştırmakta. Damat Ferit Paşa'nın başkanlığındaki hükumet güçsüz, onursuz ve korkak. Yalnız padişahın iradesine boyun eğmekte ve onunla birlikte kendilerini koruma altına alabilecek herhangi bir duruma razı. Ordunun elinden silahları ve cephanesi alınmış ve alınmakta... " İşte böyle devam etmekte Atatürk'ün Nutuk'u. 

Ülkenin ve milletin içine düştüğü bu durumdan kurtuluş çareleri olarak kimileri Amerikan mandasını, kimileri de İngiliz himayesini istemişler, kimileri de bölgesel kurtuluşu düşünmüşler. Atatürk, bu durum karşısında; milli hakimiyete dayanan, kayıtsız, şartsız, bağımsız yeni bir Türk devleti kurmanın dışında alınabilecek bir kararın olmadığını, "Ya İstiklal Ya Ölüm!" ilkesiyle perçinlemiştir. 

Evet kardeşlerim, bu Cumhuriyet öyle kolay kurulmadı. Her 29 Ekimlerde büyük bir coşkuyla kutlayacağımız bu bayram, sadece "Cumhuriyet bayramınız kutlu olsun" mesajlarıyla geçiştirilmemeli. Atatürk'ün Nutku'nu tekrar okuyarak, okutarak mücadele günlerini, zihinlerimizde diri ve taze tutmalıyız.  

Bu tarihi gün, bizi biz yapan ortak değerlerimiz etrafında her zamankinden daha güçlü bir şekilde kenetlenme günüdür. Bu duygularla, milletimizin 29 Ekim Cumhuriyet Bayramını kutluyor, başta Cumhuriyetimizin kurucusu yüce önder Atatürk olmak üzere, onun silah arkadaşlarını, şehitlerimizi ve gazilerimizi rahmet ve şükranla anıyorum.

Copyright © 2009 Her Türlü Hakkı Mahfuzdur, Değirmenden Mektup Var | Kumanda Paneli: Blogger
Blogger Theme by Lasantha - PremiumBloggerTemplates.com | NewBloggerThemes.com | Distributed By Gooyaabi Templates