Sabır, Müminin Gönlünü Teskin Eden Rabbani Bir Sırdır!

20 Kasım 2018 Salı

Tarih: Kasım 20, 2018 | Gönderen:

Şu lanet olası cep telefonu icat edildi edileli ondan nefret ediyorum. Neden mi? Toplu ulaşım araçlarında, yataklı tedavi gören hasta odalarında cep telefonu ile nasıl ve ne şekilde konuşulması gerektiği konusundaki adab-ı muaşeret kurallarına uymayan saygısız insanlar yüzünden. Şu sinyal kesici jammerler insan üzerinde taşınabilen ve ucuz bir şey olsa, toplu taşıma araçlarında hep yanımda bulundurup, araç içindeki insanların cep telefon görüşmelerini kesmek istiyorum. O derece muzdaribim yani. Bu konuda Ulaştırma Bakanlığı'na ve Metro seyahat firmasına şikayet yazıları yazdım. Bakalım ne cevap alacağım merak ediyorum.

İnternet üzerinden biraz araştırma yaptıktan sonra, adab-ı muaşeret kurallarına göre cep telefonları ile nerede ve nasıl görüşme yapılacağı konusunda belirlenmiş ilkeleri sizlerle paylaşmak istedim.
1- Telefonda laf fazla uzatılmaz. Telefon, amaca yönelik bir icattır, bu amaç da iletişim kurmaktır. Dolayısı ile, telefonla çok uzun boylu muhabbetler yapmak birkaç açıdan iyi değildir. Öncelikli olarak, karşınızdaki kişi nezaketinden sizin sözü uzatmanızı sineye çekiyor olabilir. O yüzden konuşmanın bir amacı varsa ondan bahsetmek gerekir. Yoksa, sadece hal hatır sormak için aradınızsa bunu öğrendikten sonra kapatma faslına geçin. “Daha daha ne yapıyorsun” sözünü telefonda çok kez duydum, gerçekten çok gereksiz.  Bir diğer mesele de çift taraflı radyasyon maruziyeti. O kulak, o beyin Cenab-ı Allah’ın bir nimeti ve doğru kullanılırsa uzun süre idare edebilir. Bunları bu kadar radyasyona maruz bırakmanın anlamı yok. Son olarak da karşı tarafın müsait olup olmama durumu. Karşı taraf yine nezaketinden, müsait olmasa bile size cevap veriyor olabilir. Bu eziyet manasız. En kestirme yoldan meseleye girmek ve lafı fazla uzatmamak lazım vesselam.
2- Başkaları konuşmaya şahit edilmez. Telefonda özel bir mesele konuşmasanız bile bağıra çağıra konuşmanın, tüm dünyaya duyurmanın alemi yok. Özel mesele konuşuyorsanız bunu daha sakin bir ortamda yapın. Yolda bağıra çağıra, toplumsal alanlarda bağıra çağıra telefonla konuşmayın. Ayıptır. Bir diğer husus da karşıdakinin konuşmasını başkasına dinletmeyin. Karşınızdaki kimse sesinin başkaları tarafından duyulmasından -bilse- hoşlanmayacak birisi olabilir.

3- Bazen zil sesi kısılır. Cami başta olmak üzere, okulda, toplantıda, sohbette, sunumda, konserde, cenazede, hastanelerde, sinemada, toplu taşıma araçlarında… Bazı yerlerde telefonun zilini kısmak lazım.

4. Toplu taşıma araçlarında cep telefonu ile diğer yolcuları ve sürücüyü rahatsız edecek şekilde yüksek sesle konuşulmamalı, diğer yolcularla yüksek sesli sohbet edilmemeli ve kulaklık kullanılmadan müzik dinlenilmemelidir.
İşte, toplu taşıma araçlarında ve hastane gibi umuma mahsus yerlerde cep telefonu ile nasıl ve ne şekilde konuşulacağı ile ilgili bulabildiğim adab-ı muaşeret kuralları böyle. Ancak bu kurallara uymayanlar, uyanlardan çok fazla. Bu da bizim gibi ince ve hassas düşünen insanları çileden çıkarmaya yetiyor. 

12 Kasım 2018 Pazartesi

Tarih: Kasım 12, 2018 | Gönderen:

10 Kasım 2018 Takvim Yaprağının Ön Sayfası
10 Kasım 2018 Takvim Yaprağının Arka Sayfası

Her yılın 10 Kasım günü, hepimize bir şeyler hatırlatır. O gün yüce önder Atatürk'ün ebediyete irtihalinin sene-i devriyesidir. O gün tüm görsel ve yazılı basın ve medya Atatürk'le ilgili bir şeyler paylaşırlar. Yukarıdaki fotoğraf karesinde arkalı önlü yer alan takvim yaprağı, Diyanetin takvim yaprağıdır. Cumhuriyetimizin kurucusu büyük önder Atatürk'e ne kadar önem verildiğinin ve Atatürk'ün ne kadar sevildiğinin bir nişanesi olarak fazla yorum yapmadan bu takvim yaprağını sizlerle paylaşmak istedim.

9 Kasım 2018 Cuma

Tarih: Kasım 09, 2018 | Gönderen:

Türk'ün gerçek ve son lideri; seni rahmet ve şükranla anıyoruz.

28 Ekim 2018 Pazar

Tarih: Ekim 28, 2018 | Gönderen:

Doksan beş yıl önceki bugünün heyecanını, o günleri yaşayanlara sormak lazım. Tabi hayatta kalmış olanlarımız varsa. Babam 1922 doğumlu olup, Cumhuriyetin ilan edildiği gün bir yaşında. Şu anda 97 yaşında olan babam Aziz sağ ve sağlıklıdır. Ancak, Cumhuriyetin ilanından hiç bir şey hatırlaması mümkün değil. Ağabeyi Servet hayatta olmuş olsaydı, dört yaşındaki bir çocuğun hatırlayabildiği kadarını, hatırlayabilirdi. Çünkü ağabeyi Servet, Atatürk'ün Samsun'a çıktığı yıl olan 1919 doğumluydu. Milli mücadeleyi başlatan Atatürk, 25 Aralık 1919 tarihinde, o zaman köy statüsünde memleketim olan Kaman'a da teşrif etmiş ve Atatürk'ü o gece Kaman'da misafir etmişler.  

"...Osmanlı Devleti'nin içinde bulunduğu grup, Birinci Dünya Savaşında yenilmiş, şartları ağır bir Ateşkes Anlaşması imzalanmış, savaşın devam ettiği uzun yıllar sonunda millet yorgun ve fakir bir duruma düşmüş. Milleti ve ülkeyi savaşa sürükleyenler, kendi hayatlarını kurtarma kaygısına düşerek ülkeden kaçmışlar. Saltanat ve hilafet makamında oturan Vahideddin soysuzlaşmış, kendini ve yalnız tahtını koruyabileceğini umduğu alçakça tedbirler araştırmakta. Damat Ferit Paşa'nın başkanlığındaki hükumet güçsüz, onursuz ve korkak. Yalnız padişahın iradesine boyun eğmekte ve onunla birlikte kendilerini koruma altına alabilecek herhangi bir duruma razı. Ordunun elinden silahları ve cephanesi alınmış ve alınmakta... " İşte böyle devam etmekte Atatürk'ün Nutuk'u. 

Ülkenin ve milletin içine düştüğü bu durumdan kurtuluş çareleri olarak kimileri Amerikan mandasını, kimileri de İngiliz himayesini istemişler, kimileri de bölgesel kurtuluşu düşünmüşler. Atatürk, bu durum karşısında; milli hakimiyete dayanan, kayıtsız, şartsız, bağımsız yeni bir Türk devleti kurmanın dışında alınabilecek bir kararın olmadığını, "Ya İstiklal Ya Ölüm!" ilkesiyle perçinlemiştir. 

Evet kardeşlerim, bu Cumhuriyet öyle kolay kurulmadı. Her 29 Ekimlerde büyük bir coşkuyla kutlayacağımız bu bayram, sadece "Cumhuriyet bayramınız kutlu olsun" mesajlarıyla geçiştirilmemeli. Atatürk'ün Nutku'nu tekrar okuyarak, okutarak mücadele günlerini, zihinlerimizde diri ve taze tutmalıyız.  

Bu tarihi gün, bizi biz yapan ortak değerlerimiz etrafında her zamankinden daha güçlü bir şekilde kenetlenme günüdür. Bu duygularla, milletimizin 29 Ekim Cumhuriyet Bayramını kutluyor, başta Cumhuriyetimizin kurucusu yüce önder Atatürk olmak üzere, onun silah arkadaşlarını, şehitlerimizi ve gazilerimizi rahmet ve şükranla anıyorum.

26 Ekim 2018 Cuma

Tarih: Ekim 26, 2018 | Gönderen:

Casuslukla yargılanan Amerikalı Rahip Brunson, malumunuz olduğu üzere geçtiğimiz günlerde serbest bırakıldı. Rahip, kendisini bekleyen bir özel uçağa binerek soluğu Beyaz Saray'da aldı. Brunson'ı kabul eden ABD Başkanı Trump, "Yardım için Başkan Erdoğan'a teşekkür ederim" dedi. Bu tek örnek değil... Daha önce de buna benzer tutuklu gazeteciler serbest bırakılmıştı. Yabancıların baskısıyla tutukluları salıverme tarihimiz eskilere dayanıyor. Mesela II. Abdülhamit, kendisine suikast düzenleyip idama mahkum olan Belçikalı Charles Edward Joris adındaki suikastçısını Brüksel'in baskısıyla serbest bırakmak zorunda kalmıştı. 

Burada alacağımız bir ders var. Dışarıya muhtaçlığımız devam ettiği sürece; akıllı olalım ve akıllı bir siyaset izleyelim. Elin papazı yüzünden anası ağlayan vatandaşını yüzüstü bırakmak, Türkiye Cumhuriyeti Devletine yakışmaz!

24 Ekim 2018 Çarşamba

Tarih: Ekim 24, 2018 | Gönderen:
Fotoğrafın Üzerine Tıklayın Okuyacağınız Boyuta Gelir.

Merhabalar.
Öğrenci andı, ya da andımız, dönemin Milli Eğitim Bakanı Reşit Galip tarafından hazırlanmış ve 1933 yılında uygulamaya konulmuştur. Daha sonra 1972 ve 1977 yılında çeşitli değişikliklere uğrayarak bugünkü halini almıştır. 2013 yılı Ekim ayında Türkiye'de okullarda andımız okunması uygulamasına son verilmiştir. Türk Eğitim Sendikası'nın uygulamanın sonlandırılmasına dair düzenlemeye ilişkin Danıştay'da açtığı davanın sonucunda Danıştay 8. Dairesi, düzenlemenin iptaline karar vermekle birlikte ülke gündeminde yer alması nedeniyle ben de bu konuda kendimce bir araştırma yaparak, bu yazıyı sizlerle paylaşmak üzere kaleme aldım.

Andımız metninde en çok ırkçılık yapıldığı iddiasıyla "Türk'üm" kavramına karşı çıkılmaktadır. Öğrenci andında geçen 'Türk' kelimesinin bir ırkın değil, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan dili, ırkı, rengi, cinsiyeti, siyasi düşüncesi, felsefi inancı, dini, mezhebi ne olursa olsun tüm vatandaşların bir araya gelerek oluşturdukları, herkesi kapsayan ve kucaklayan milletin ortak adı olduğu" konusunda hemfikiriz. Asıl aksini iddia etmek, ırkçılıkla mütenasip olur.

Benim Türk olduğum ne malum? Belki ben de Türk değilim, ama Türkiye Cumhuriyeti vatan topraklarında doğduğum ve büyüdüğüm için, kendimi Türk kabul etmekle birlikte Türk hissediyorum. Ülkemizin adı ne? Türkiye Cumhuriyeti. O halde bu topraklar üzerinde yaşayan herkes önce Türk'tür. Yani Türkiye Cumhuriyeti toprakları üzerinde yaşayan herkesin öne çıkan ortak bir kimliği vardır o da Türk'tür. Ondan sonra herkes, hangi ırka ve kavme tabi ise, ya da kendini hangi ırka ve kavme yakın olduğunu hissediyorsa, o ırka ve kavme ait olsun, buna diyecek bir şey yok!

Andımız metni önce Türk'üm diye başlıyor, neden? Türkiye Cumhuriyeti toprakları üzerinde yaşayan tüm insanlar, yukarıda bahsettiğimiz nedenlerden dolayı önce Türk'tür. Çünkü bu topraklar üzerinde yaşamakla birlikte, aynı zamanda Türkiye Cumhuriyetinin bir vatandaşı olmaları hasebiyle de bu ülkenin birer temsilcisi durumundalar. Yurt dışında herhangi bir konuyla ilgili haber olduklarında, ya da kendilerinden bahsedilirken, "Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı", ya da "Türk" kimliğiyle anılıyorlar, öyle değil mi? O halde, Türk'üm demekten neden gocunuyorlar? Tarihi şanla şerefle dolu asil ve necip bir millet olmaktan, ya da bu millete tabi olmaktan gurur duymalılar. Bu topraklar üzerinde yaşayan herkes işine geldiğinde Türk, işine gelmediğinde başka bir ırka ait olamaz! Kimse ırkını ve ait olduğu kavmini elbette inkar edemez ve inkar etmeleri de kendilerinden istenmiyor.

Andımız nasıl devam ediyor? "Doğruyum, çalışkanım" doğru olmak, dürüst olmak kötü bir şey midir? Doğruluktan ve çalışkanlıktan yana olmadığını kim iddia edebilir ki?

Küçüklerimizi korumayı ve büyüklerimizi saymayı, kim ilkesizlikle bağdaştırabilir ki?  Küçüklerimizi ne kadar koruduğumuz da ortadır. Büyüklerimizin de bizlere muhtaç olduğunu unutuyor ve onları kendi kaderleri ve kederleriyle baş başa bırakıyoruz.

Yurdunu ve milletini sevmeyen bireyden, ülkeye ne hayır gelir ki? Elbette yurdumuzu ve milletimizi seveceğiz ve bu sevgiyi çocuklarımızın o minik yüreklerine yerleştireceğiz. 

Her alanda yükselmenin ve ilerlemenin bir ülkü haline getirilerek, bu ülküyü çocuklarımıza aşılamada ne kötülük olabilir ki? Ölene kadar, yükselmek ve ilerlemek için didinip durmuyor muyuz zaten?

Açtığı yolda ve gösterdiği hedefe durmadan yürüyeceğimize ant içilen kişi Atatürk olunca işler değişiyor tabi. Peki, Ortadoğu'ya ve bu ülkelerde yaşanılanlara bakınca; Atatürk'ün açtığı yolda ve gösterdiği hedefe yürümekten başka çıkar bir yol var mı, Allah aşkına? 

Hiç bir Türk, varlığını Türk varlığına armağan ederken cimri değildir zaten. Ancak, bu cömert millete de karşılığı verilsin lütfen!

Andımızı bağlayan son cümle üzerine ne denebilir ki? Ne mutlu Türk'üm diyene! derken buradaki "Türk" ifadesinin milleti kapsayan ve kucaklayan milletin ortak adı olduğunu kabul etmeyen ve her karış toprağı şehit kanları ile sulanmış bu aziz vatanın bir bireyi olmaktan mutlu olamayanlara söyleyecek bir söz bulamıyorum.   

Sonuç olarak ben de Danıştay 8. dairesi gibi düşünüyor ve "Türk Devlet'ini ve milletini ebediyete kadar yaşatacak, çağdaş uygarlığın ortağı ve öncüsü yapacak, toplumun ve kişilerin refah ve mutluluğunu sağlayacak yeni nesillerin yetiştirilmesi olan milli eğitim sistemimizin temel amaçlarını gerçekleştirmesini içeriği itibarıyla sağlamaya yardımcı olabilecek nitelikteki 'öğrenci andı'nın kaldırılmasına ilişkin değişikliğin haklı ve hukuksal temellere dayandırılmadığı anlaşıldığından dava konusu düzenlemede hukuka uyarlık görülmemiştir." kararını alkışlıyorum. 
Selam ve saygılarımla.

14 Ekim 2018 Pazar

Tarih: Ekim 14, 2018 | Gönderen:

Merhabalar.
Blogger uygulamalarından bir eksikliği daha dile getirmek için bu yazıyı kaleme alarak sizlerle paylaşmak istedim. Aslında bunlar Blog uzmanları olan blog yazarlarının işi ama; konu bizleri  doğrudan ilgilendirdiği için, bizim gibi sıradan bir blogcu tarafından da yazılabilir diye düşünerek kolları sıvadım. 

Sayfamızı ziyaret ederek herhangi bir paylaşıma yazılan yoruma yazdığımız cevabi yorumun yayınlanmasını onayladıktan sonra, yazdığımız yoruma tekrar göz attığımız da; kelime, imla ve dilbilgisi kurallarına uymayan, ya da ifade eksikliği veya fazlalığı gördüğümüz hususları yorum üzerinde düzeltme imkanı yoktur. Ya yorumu o haliyle bırakacaksınız, ya da tamamen silip yeniden yazacaksınız. 

Ben Blogger'in bu eksikliğini içimi rahatlatmak için şöyle gideriyorum: Yazdığım hatalı yorumun tamamını tarıyor ve kopyalıyorum. Daha sonra hatalı yazılmış olan o yorumu sonsuza dek kaldırılmak üzere işaretleyerek siliyorum. Silme işleminden sonra ekranda oluşan linke tıklıyorum ve ilgili yorumun bulunduğu yayına dönerek, yorumun altındaki  YANITLA komutuna yeniden tıklıyorum açılan yorum penceresine kopyaladığım yorumu yapıştırıp, gerekli düzeltmelerimi yaptıktan sonra tekrar YAYINLA komutuna tıklayarak yorumu gönderiyorum. Bu işi hemen sıcağı sıcağına yapmalısınız. Aksi halde, yapacağınız düzeltmenin bir önemi kalmaz! Neden mi? Size yorum yazan arkadaşınız, o hatalı cevabi yorumunuzu görüp okuduktan sonra, düzeltmenin ne önemi kalır ki!..
Selam ve saygılarımla.


13 Ekim 2018 Cumartesi

Tarih: Ekim 13, 2018 | Gönderen:
HERKES GÖNLÜNE GÖRE OKUSUN












Etiketler: ,  |  27 Yorum | Devamını Oku...

Copyright © Değirmenden Mektup Var | Her Türlü Hakkı Mahfuzdur | Kumanda Paneli: Blogger
Blogger Theme by Lasantha - PremiumBloggerTemplates.com | NewBloggerThemes.com | Distributed By Gooyaabi Templates