8 Haziran 2012 Cuma

Garip Gönül



Baharı uğurlarken evine
Yazı karşılayalım birlikte
Meyveye dönmüş çiçekler
Bahçelerimizi süslemekte.

Günün dönmesi yakındır
Özledik sıcak güneşini
Yazın tadı bir başkadır
Cömertçe sunar yemişini.

Kavurucu yaz sıcağında
Buz gibi bir ayran içsem
Ayranın sarhoşluğuyla
Sızıp, kendimden geçsem.

Üzüm asmalarıyla örtülü
Oturalım çardaklarında
Kıralım lafın belini  
Bu güzel yaz akşamlarında.

Bu garip gönül neler ister
Bir gün bu yaz çekip gider
Zaman kocaman bir yalan
İnsan sadece gönlünü eğler.

Recep Altun

2 Haziran 2012 Cumartesi

Bir Evin Hikayesi


1954 yılında inşa edilen, çocukluk anılarımızın ve çok güzel günlerimizin geçtiği evimiz; açık pazar yeri yapılmak üzere, 1986 yılında belediye tarafından istimlak edilmek suretiyle yıkıldı. Kim ne derse desin bu istimlak işi bizi çok üzdü. Hatta o kadar çok üzdü ki, rahmetli annemin "İSKEMİK kalp hastalığına"  yakalanmasına ve  iki yıl sonra da vefatına sebep olan olaylardan biri diyebilirim. Biz kimseye bu istimlak konusunda ne şikayetlendik ne de sızlandık, acımızı içimize gömdük.

Bir evimiz değildi ki istimlak edilen; daha önce de Darıözü mevkiindeki sulu arazimiz, Devlet Su İşleri tarafından  istimlak edilmişti. Ama o istimlak işi bizi o kadar üzmemişti. Neden mi? Çünkü, orada başıboş akan bir su vardı ve bu suyu bir bentle bağlayarak daha aşağıdaki tarım arazilerinin sulanması için sulama barajı yapılması gerçekten doğru bir işti. Ama pazar yeri yapmak için kimseyi yuvasından etmeden pazar yeri sorununu çözüme kavuşturacak ilçe merkezinde o kadar büyük, metruk ve ihtilaflı  arsalar vardı ki, pek ala  bu arsalar açık pazar yeri olarak istimlak edilerek, ihtilaflı arazi sahipleri de memnun edilir, hatta hayır duaları bile alınabilirdi. Tabi intizar almak varken, neden hayır duası alınsın ki?..
Sabah güneşi, tadilat öncesi mutfağımızı, antremizi ve salonumuzu selamlar, salonun güneye bakan yönündeki  tek pencereden içeri ışığını ve sıcaklığını bırakır, güney batıdaki iki odamızı aydınlattıktan sonra batardı.  Mevsimleri bile dolu dolu yaşadık. Yazımız yaz, kışımız kış, güzümüz güz ve baharımız da bahardı. O günler bir bambaşka idi...
Hani şu zaman tüneli denen alet gerçekten olmuş olsaydı, o günlere dönerek o güzelim hatıraları dolu dolu tekrar  yaşamak için her şeyimi feda ederdim.
Evimizin damı daha önce kara toprakla örtülüydü, her güz mevsiminde bir at arabası toprak gelir, gelen bu toprağı eledikten sonra damın başına kurduğumuz bir makara yardımıyla ipe bağlı kovalarla çekerdik. Daha sonra çekilen toprak  dama yayılır tuzlanır ve zuvak dediğimiz silindirik ağır bir taş kütlesi ile pekiştirilirdi. Buna rağmen, yağışlı havalarda damın akmasına mani olamazdık. Yıllar sonra evin damına ahşap çatı kurularak üzeri kiremitle döşendi de evimiz de,  biz de yağmur ve kar sularının başımıza akmasından kurtulmuştuk.
İçinde elma, kayısı, erik, akasya, söğüt vb. ağaçlar ile bezeli çok güzel bir bahçesi olan evimiz o kadar güzeldi ki, tarif edemem. Belki bir başkası dışarıdan baktığında beğenmeyebilirdi... Ama o bizim kirpinin: "pamuğum" diye sevdiği yavrusu gibiydi. Üst ve alt katının planı aynı idi. Ancak, alt katı  büyük ya da küçükbaş hayvan beslemek için düşünülmüş ve ahır olarak isimlendirdiğimiz bir yapı tarzında idi. Tabi o zaman büyük yada küçük baş hayvan beslemek için düşünülmüş ama, asla ne küçük ne de büyükbaş bir hayvanın kurban bayramı öncesi hariç giremediği ahırımız; benim sinema tutkuma salon ve evin diğer odun, kömür, gazel gibi ihtiyaçlarının barınağı olmaktan  başka bir işe yaramamıştı.
Taş merdivenlerle üst kata çıkılırdı. Merdiven basamaklarının bitiminde ayak dönecek kadar bir sahanlıktan sonra profil demir-doğrama kapıdan içeri girdiğinizde sizi yine kuzeyi ve doğusu profil demir-doğrama camekanlı camlı bir balkon karşılardı.  Güneyinde ise, sol tarafta bulunan topal pencereli ahşap doğrama giriş kapısı vardı. Doğusu cephe duvarına dayalı uzun ve dar bir salonun batısında iki büyük oda ve salonun güneyinde de sonradan bölme küçük bir oda vardı. Evin üst katının müştemilatları bundan ibaretti. Odaların kapıları Arnavut Doğrama diye tabir edilen ahşap kapılardı.
Taş merdivenlerden aşağı indikten sonra giriş holünden sağa dönerek bahçeye inilirdi. Üst kattaki balkonun altı, alt kattaki ahır giriş kapısına duldalık ederdi. Avludan batıya doğru devam ettiğinizde yine ahşaptan yapılmış çatal kapıdan geçerek dışarı çıkılırdı. Sol tarafa döndüğünüzde ise, güney cephesindeki ihata duvarı ile evin güney cephe duvarı arasındaki ince bir patika geçitten evin çevresi  dolaşılırdı. Evimizin kuzeyi ve batı tarafı yol, doğu ve güneyi ise komşularımızla çevriliydi. Komşularımız da çok iyi insanlardı. Doğumuzda Battal Çavuşun Rıza'nın çocukları ve Kuyrukçu Gazi'nin evleri vardı. Güneyimizde Eşşekçi Hasan'ın evi vardı, kuzeyimizde annemin amcası Çolak Mehmet ve babası Hanifi dedemin evleri vardı. Batı tarafımızdaki evimizin önünden geçen yolun karşısında Patalaçların Nuru, Meri'nin İhsan ve Nazir'lerin Ramazan'ın evleri vardı.  Bahçenin kuzey tarafına sonradan yufka ekmek yapmak için tandırlık olarak isimlendirdiğimiz bir odadan ibaret üzeri çatılı yerimiz vardı. Orada komşularımız da dahil yufka ekmeklerimiz yapılırdı. 
Bizim mutfağımızda o mübarek yufka ekmeğin yeri bambaşkadır. Yufka ekmeği yapmak için bir hafta önceden tandırlık kaydı görülür. Tandırda yakılacak gazel, saçkı, saman temin edilir ya da marangoz atölyelerinden talaş getirilir. Eskiden su değirmenlerinde öğütülen unun yerini tabi fabrikasyon un değirmenlerinde öğütülen un'lar almıştır. Yufka ekmeği açmak için ekmek tahtaları, oklavalar, hamur yoğurmaya kap kacak ve zemine yerlere dökülecek olan un’un ayak altında kalmasın diye geniş ve uzunca birbirine ulanarak  bez parçalarından dikilmiş itaa bezi serilir. Ekmeğe katmak için çömleklerde kaya tuzlar ıslanır ve yufka ekmeği yapacak olan kadın yevmiyecilere önceden haber verilirdi. Bu hazırlığın sonrasında yufka ekmeğin yapılacağı gün gece saat üçte kalkılır. Yufka ekmeği yapacak yevmiyeciler evlerinden toplanır ve besmele ile saat dörtte yufka ekmekler açılmaya ve tandırda yanan ateşin üzerindeki yuvarlak metal saç üzerinde pişirilmeye başlanır. Metal sacın üzerinde incecik açılmış olan yufka  ince, uzun ve sert bir ağaç sürgününden, genellikle iğde ağacından yapılır, pişirgeç olarak isimlendirdiğimiz çubukla döndüre döndüre pişirilir. Pişen yufkalar yine yuvarlak sofra sinileri üzerine istiflenirdi.
Eskiden bir mahallede yufka ekmek pişirildiği zaman kokusu o yöreyi sarardı. Kilometrelerce uzaklardan pişen hamurun kokusu alınırdı. Şimdilerde yine yufka ekmek pişirenler oluyor ama, kokusu ancak tandırın önünden geçerken alınabiliyor. Sebebini siz düşünün. (organik tarım)
Ben kendimi bildim bileli bu evimizi hatırlarım. Daha öncesini hatırlayamam. Burası benim ilk göz ağrım ve ilk mekanım. Kelimenin tam anlamıyla burası benim sarayım, köşkümdü...  
Evimizin alt katının doğu cephe duvarında pencere yapılmak üzere bırakılan boşluk, nizami penceresi yapılmayarak ve sonradan ahşap tahta parçaları ile  aralıklı olarak kapatılmıştı. Tahta aralarından sızan sabah güneşi, yufka ekmek yapmak için kullanılmak üzere güzün bahçeden süpürülen ağaç yaprakları (gazel)  ile tarlalardan toplanan samanın yerleştirildiği bölümü aydınlatırdı.  Ben de sabah kahvaltısından sonra ahır diye adlandırdığımız alt kata iner; bir ayna parçası, bir metre kare büyüklüğünde beyaz bir bez parçası, önünde plastik bir merceği ve arkasında 35 mm. film karesinin yerleştirildiği yuvası olan olan plastik filim makinesi ve ilçemizdeki sinema salonunun makinist odasından dışarı atılan film kareciklerinden ibaret olan malzeme kutusunu çıkarır, çok sevdiğim sinema makinistliği hevesimi gidermeye çalışırdım. Bu benim çocukluğumdaki en  büyük  buluştu. Kimin aklına gelirdi ki, plastik film makinesinin arkasından güneş ışığını bir ayna marifetiyle yönlendirerek, film karesindeki görüntünün plastik mercekten 6 metre ilerdeki beyaz bir bez parçasına kocaman aksını düşürmek. Şu zamanda o eski oyuncak plastik film aparatını bulamazsınız ama, herhangi bir mercek ile çok rahat bu işi güneş gören evlerinizde içeriyi karartarak  deneyebilirsiniz. O zamanki makinistler kuvvetli güneş ışığının böyle bir işi yapıp yapamayacağını acaba hiç düşünmüşler miydi ki?
Bahçenin kuzey tarafındaki,  ince patika bir yola sınır teşkil eden taş malzeme ile yapılan bahçe duvarımız vardı. Buradan ilçenin Ömerhacılı Beldesine giden ve biraz aşağıda Cuma Mahallesine doğru Manıca Çeşmesine inen yol görünürdü. Akşamları bahçeye gelir, buradan gelip geçenleri seyrederdim. Bu bahçe duvarının ardında görünen insan koşuşturmalarının seyri bile bir başkaydı.  Sağ Sol kavgası nedeniyle yukarıdaki İstiklal kahvesinden kaçışarak inen gençler ve öğrenciler, akşam evine nafakasını götüren insanlar ve talebe aşıklar... Bu duvarın ötesinde görülebilen yaşamın en güzel yanlarıydı...
Malzemelerinden istifade etmek için, evimizi kendi ellerimizle yıktık. Çatısını, ahşap malzemelerini, kapı ve pencereleri ile taşlarını tek tek kendimiz söktük. Çünkü takdir edilen istimlak bedeli ile değil yeniden bir ev yapmak kümes bile yapamazdık!
Ailece imece gibi çalışarak, belediye tarafından sembolik bir ücretle satışı yapılan arsaya yeni evimizi inşa etmeye başladık. İnşaatı yeni ve eski malzemelerle birlikte biraz da borçlanarak tamamladık. Bu evinde kendine göre unutulmaz anıları var ama, asla ne eski evimizin yerini tutabildi, ne de bize o eski evimizi unutturabildi...