din etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
din etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Oruç İbadeti


Merhabalar.

Bir mümin olarak ibadetlerin içinde en çok oruç ibadetini severdim ve severek oruç tutar teravih namazlarını kılardım. Oruç ibadetinin habercileri olan Recep ve Şaban aylarının  geçip gitmesini ve bir an önce Ramazan ayına girmemizi dört gözle beklerdim. Oruç tutacağım ve teravih namazı kılacağım diye çocuklar gibi sevinirdim. Ramazan ayı biterken de emin olun üzülürdüm. Yani deseler ki, bir yıl oruç tutacaksın, tutardım. Oruç ibadetinin bana hiçbir yükü ve külfeti yoktu. Benim nazarımda Ramazan davulunun yeri de bir ayrıydı. Davulun tımbırtısı birkaç sokak öteden duyulur ve yavaş yavaş bulunduğumuz mekana doğru yaklaşır ve ben balkona çıkar Ramazan davulcusunu seyrederdim. 

Artık Ramazan ayı geldi ve oruç tutacağım diye zerre kadar sevinemediğim gibi, hiç heyecan da duymuyorum. Pörsümüş ve buruşmuş elma gibiyim. İçim aynı o pörsümüş elmanın içinde oluşan süngerimsi doku gibi. Büyük bir sabırla dağlara tepelere yüksek yerlere çıkar hilali izlemeye çalışırdım. Şu anda zaten o yüksek yerlere çıkacak fiziki durumum da olmadığı gibi içimde bir istek arzu ve heyecan da yok. 

Benim bu Ramazan sevincimi elimden alan ve hayata küstürenlere lanetler yağdırıyorum. Belirlenen takvime göre bu akşam teravih namazı kılınacak ve sahura kalkılacak ve ilk orucumuzu tutmaya 11 Mart 2024 Pazartesi günü başlayacağız. Ben yine bir robot gibi ruhsuz ve duygusuz bir şekilde sahura kalkıp orucumu tutacağım ve akşam olunca da iftar vaktin de orucumu açacağım. Ancak namazlarımı kılamayacağım. Sadece Allah'a dua etmekle yetineceğim. Ben böyle biri değildim, ama işte öyle biri oldum. Benim gibi olan müminler de tanıyorum. Onlar da aynı benim etkilendiğim şeylerden etkilenerek benim durumuma düştüler. 

Ben her işte doğruluk, dürüstlük, güven ve samimiyet arıyorum. Aradığım şeyler bozulunca ben de bozuluyorum. Ben her zaman bardağın dolu tarafına bakamıyorum, daha çok boş tarafına bakıyorum. Çünkü bardağın dolu tarafına bakmak bir aldatmacadır. Ben, Polyanna gibi yapamıyorum. Benimkisi de öyle bir hastalık işte, elimde değil, yapamıyorum. 

Kimse benim gibi olmasın, herkes bardağın dolu tarafına baksın. Gerekirse Polyanna gibi davransın. Orucunu tutsun ve namazlarını kılsın, keyif almaya baksın. Hayırlı Ramazanlar dilerim. Tutacağınız oruç ve diğer ibadetleriniz,  Allah indinde makbul olsun ve kabul buyrulsun inşAllah!

Selam ve saygılarımla.

Hiç

Merhabalar.

Bir şeyler yaptığımı sanıyordum, ama  aslında hiçbir şey yapmıyormuşum da, haberim yokmuş. Bugün için yaptığım bir şeyi beğenip heyecanlanırken; fazla değil, ertesi günü yaptığım şeye bakıyorum, kocaman bir hiç. Bu hiç, tasavvufun benlikten sıyrılma anlamındaki hiç değil, sonucu hiçbir değer üretemeyen kocaman bir sıfırı olan hiçtir. Hiçleri birbirine karıştırmamak gerekiyor.  

Hiçlerden biri gerçekten hiçbir değer üretemeyen, bir manası ve anlamı olmayan hiçtir. Diğeri ise herkesin öyle kolay kolay yapamayacağı ve ulaşamayacağı bir makama ismini veren hiçtir. Her kim benliğinden sıyrılabiliyorsa işte o bir hiçtir. Çünkü, ancak nefsani arzularından sıyrılabilenler, ilahi esrardan nasiplenerek hiçlik makamına ulaşabilirler. 

Konuyu bir başka kalem de şöyle ele almış:

"hiçlik makamı, kulağa hiç hoş gelmiyor. işi gücü kariyeri siktir et derdim onlarla değil. her şeyden vazgeçip n'olcan? mal gibi sabah kalkan akşam yatana kadar da sevgi kelebeği gibi "ay ilahi bir güç var" deyip durcan mı? içmiycen sıçmıycan mı? vücudunda heyecan gezmeyecek mi? güzel popolu kadın gördüğünde vay arkadaş demiycen mi? ne yapıcan lan? neyin hiçliği? bu hiçliği ortaya çıkaran her kimse zekiymiş, muhtemelen her şeye sahip olamayacağını anladığı için de zekice bok atmış bir takım şeyleri olan insanlara. neymiş ilahi bir şeymiş, herkes anlayamazmış. sıktınız lan, insanlar bir korkuyla bir de dinle böyle ilahi olduğu söylenen zırvalarla aldatılır. aç oku, kim kimi nasıl yönetmiş, bak şu an nasıl yönetiliyorsun? ulan hep içince giriyorum şu sözlüğe bi ayık zamanıma denk gelse daha neler diyebileceğim." (ekşi sözlükten)

Bir de sizin kaleminizden dinleyelim, nedir bu "hiç" konusu ve "hiçlik makamı" İyi bir şey mi, kötü bir şey mi? Faydalı mı? zararlı mı?  Ne kaybederiz? Ne kazanırız? 

Madem herkese söz hakkı verdik, her türlü atış serbesttir. Ancak, günahı, vebali boynunuzadır. 

Selam ve saygılarımla.

Riya

Merhabalar.

Allah'a itaat eder görünerek kulların takdirini kazanmayı istemenin, ibadeti Allah'tan başkası için yapmanın, ibadetleri kullanarak dünyevi çıkar peşinde olmanın, Allah'ın emrini yerine getirmek maksadıyla değil de insanlara gösteriş olsun diye iyilik yapmanın adı riyadır. Riya aynı zamanda gizli şirktir. Samimiyetten uzak gönüllerin güzel sıfatlarla bezenmesini beklemek beyhudedir. Zira müslüman yaşamının ana ölçüsü samimiyettir.  

Kınanma kaygısıyla ameli terk etmenin riya, insanlara gösteriş olsun diye amel etmenin şirk, bu iki kusurdan kurtulmanın ise ihlas olduğunu söylemek pekala mümkündür. Ancak ne yazık ki, günümüzde dünyevi çıkarları uğruna bu güzelim dini ahiret dini yapıp kendileri dünyanın zevkini çıkaranlar o kadar çok çoğaldılar ki, bu tablo karşısında üzülmemek elde değildir. 

Kendilerini müslüman görerek yaşamlarında bu samimiyeti göstermeyen riyakarların ve yine sizleri Allah ile aldatanların oyununa gelmeyin.

Selam ve saygılarımla.

Ensar ve Muhacir

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan seçildikten sonra ilk yurtiçi ziyaretini Gaziantep'e yaptı. Erdoğan, İslahiye Çadır kent Konaklama Tesislerine giderek buradaki Suriyeli sığınmacılara seslendi:

"...Bizler Türkiye olarak yaklaşık dört yıldır sizleri burada misafir etmenin memnuniyeti sevinci ve haklı gururu içerisindeyiz. Sizler muhacir oldunuz. Mecburiyet içerisinde yurtlarınızı terk ettiniz. Bizler de Ensar olduk sizin için tüm imkanlarımızı seferber ettik. Kim ne derse desin sizler bize asla yük değilsiniz..."

İsterseniz önce Ensar, Muhacir ve Hicret kavramlarına bir göz atalım: Mekke’de Müslümanlığın yayılmasıyla birlikte buradaki putperestler Müslüman olanlara karşı işkencelere başladı. Bu işkencelerin artmasıyla birlikte Medine’den Mekke’deki Müslümanlara davet geldi. Bu davet ile birlikte evlerini, yerlerini bırakan Mekkeliler Medine’ye göç ettiler. Bu olaya Hicret denilmiştir. İşkencelerden kaçan Müslümanlara evlerini açan kişilere Ensar adı verilmiştir. Mekke'den Medine'ye göç eden Müslümanlara da Muhacir adı verilmiştir. Ensar ve Muhacirler arasında bir kardeşlik bağı kurulmuş olup, iki grup arasında Cenab-ı Peygamber tarafından kabul edilen bir kardeşlik bağı vardır. Bu kardeşlik İslam dinin yayılması açısından oldukça önemlidir.


İslâm tarihindeki "Hicret", "Muhacir" ve "Ensar" olayı ile zamanımızdaki 5 milyon Suriyeli sığınmacı olayı aynı mı? Bu kavramları gündeme siyasi iktidar getirdiğinden, Suriyeli sığınmacılara "muhacir", (nedense diğer ülkelerden gelenler muhacir değil) Türk Milletine de "Ensar" adını verdi. Sığınmacılar sorununu bu kavramlara dayandırmak doğru mu? Malum, Mekkeli Müslümanlar, müşriklerin zulümlerinden kurtulmak için Peygamber efendimizle birlikte Medine'ye göç (hicret) ettiler. Bunlara, göç eden anlamında "muhacir" denildi. Muhacirleri (200 civarında) gönüllü olarak kabul eden Medineli Müslümanlara da, yardım eden anlamında "Ensar" adı verildi.

Peygamber efendimiz ve beraberindeki Mekkeli Müslümanlar, geçici olarak hicret ettiklerinden, Medine'de 6 yıl kaldıktan sonra, günü gelince bilinen amaç ve şartlarda Mekke'ye döndüler.

Suriyeli sığınmacılar ve vatandaşlık: İç savaş felaketinden kaçan Suriyeli sığınmacıların uğradığı zulüm büyük boyutlarda. Bunların 4 milyon 800 bini Türkiye'ye, 1 milyonu Lübnan'a, 660 bini Ürdün'e, 250 bini Irak'a sığındı. Aradan 6-7 sene geçtikten sonra Suriye hükümeti önemli ölçüde güçlenip, topraklarının büyük bölümünde hâkimiyet sağladı. Bunun üzerine Lübnan ve Ürdün, Şam yönetimiyle anlaşarak, ülkelerinde farklı kentlerde çadırlarda bekleyen sığınmacıların önemli bir kısmını Suriye'ye gönderdi. Aynı milletten (Arap) ve dinden (İslam) oldukları halde, herkes yurduna-yuvasına diyebiliyorlar. Bu yönüyle hicretteki duruma benzeyen bir uygulama söz konusu.


Türkiye böyle yapmadı. Büyük bir gayretle ülkede topladığı sığınmacıları, sınır bölgelerimiz başta olmak üzere bütün şehirlerimize dağıttı. Sığınmacılara, kendi vatandaşından esirgediği her türlü imtiyazı tanıdı. Tahrik tesiri yapan bu imtiyaz, şehirlerde gettoların doğmasına yol açtı. Toplumda yer yer ölümle sonuçlanan çatışmaların yaşanması başladı ve yayılma eğilimi gösterip her yere sirayet etti. Siyasi iktidar, halk arasında artan rahatsızlıkları ve vatandaşın zihninde beliren soruları gidermek için bazen "Suriyeli sığınmacılar (mülteci demekteler) yurtlarına gönderilecek", bazen de "sığınmacılar vatandaş yapılacak" şeklinde çelişkili açıklamalar sürdürüldü. Şu anda Suriye sınırından sorgusuz sualsiz çıkış ve girişler devam ediyor. 70 binin üstünde sığınmacı, vatandaş oldu. Suriyeli 700 bin çocuk için açılan kurslarda, anayasamız devletin dili Türkçe, Türkçeden başka hiçbir dille eğitim öğretim yapılamaz dediği halde, Arapça ile eğitim ve öğretim yapılmakta. Batılı ülkeler büyük bir iştahla, sığınmacıların vatandaş yapılması için iktidara destek veriyor. Değişik kamu kuruluşlarının yazışmalarında, seçimlerden sonra vatandaşlık kanununu değiştirip sığınmacılara toplu olarak vatandaşlık verileceğine dair medyada önemli bilgiler yer alıyor. Meselâ; AB projesi çerçevesinde, "sığınmacıları topluma entegre etmek" için yürütülen çalışmalar tamamlanmak üzere. Eğer sığınmacılar gönderilecekse, Türk toplumuna entegre edilmesinin anlamı nedir? Sürekli bir şekilde sığınmacı yerine mülteci denilmekte. Uluslararası hukuka göre mülteci geldiği ülkeye gönderilemez. Hayati derece önemli bu konu Türk Milletinden ne için gizleniyor?

Peki, Cumhur ne diyor?: Yapılan araştırmalarda Türk vatandaşlarının yüzde 87,6'sı "Suriyeliler ülkelerine gönderilsin;" Suriyeli sığınmacıların yüzde 67'si "ülkemize dönmek istiyoruz" diyor. Neden bunun gereği yapılmıyor? Türk Milletinin nüfus yapısını sosyal dokusunu, ekonomisini, sağlığını, güvenliğini, huzurunu, kamu düzeni gibi temel yapılarını bozacağı belli olan 4-5 milyon sığınmacıya vatandaşlık, nasıl bir amaçla verilmek isteniyor. Anlamak mümkün değil.

Bu çerçevede şu tabloya bir daha bakalım: Bir tarafta mülkün sahibi Türk Milleti (Cumhur) ve Suriyeli sığınmacılar var; "vatandaşlık" istemiyor. Ama tanıyan yok. Buna karşılık öbür tarafta haçlılar (Batılı emperyaller) ve iktidarın çekirdek ekibi var; "vatandaşlık" verilmeli diye dayatıyor. Bu projenin meşruiyeti nerede? Yetkili ve güçlü olmakla meşruiyetin nasıl bir ilgisi olabilir? Hukuk, insan hakları, egemenliğimiz, devletimizin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü karşısında bir de "Ensar", "Muhacir" demezler mi? Bu nasıl iş? Şu garabete bakınız.

Soralım; dünyada böylesi ve benzeri olmayan bir dayatma ile "Hicret", "Ensar" ve "Muhacir" gibi müstesna kavramlar kullanılarak hayırlı sonuçlara ulaşılabilir mi?

Kaynak: Sadi Somuncuoğlu

Dine Karşı Din


Sizleri İranlı yazar Ali Şeriati ve onun kaleme aldığı "Dine Karşı Din" kitabıyla tanıştıracağım. O kadar kitap ve yazar arasından neden Ali Şeriati ve "Dine Karşı Din" kitabını ele aldığımı bir cümle ile açıklayım. Bizde Yaşar Nuri Öztürk ne ise, İran'da da Ali Şeriati odur. Ancak, Ali Şeriati Y. Nuri Öztürk hocadan bir tık ilerdedir. Yani Yaşar Nuri hocanın söyleyemediği şeyleri Ali Şeriati söyleme cesaretini bulmuş ve bunun bedelini de hayatı ile ödemiştir. 

Merhum Şeriati, dünyanın bugün yaşayan iki önemli medeniyeti olan, İslam ve Batı medeniyetini yakından tanıma fırsatı bulmuş ender şahsiyetlerden biridir. Dahası, bir sosyolog gözüyle incelediği konuları dahiyane bir düşünce işçiliği ile işlemiş ve Fars edebiyatının kendisine kazandırdığı akıcı üslupla ortaya koymuştur. Bilimsel liyakati, özgün bakış açısı, dindarlığı ve inandığı doğrular uğruna can verecek kadar yürekli kişiliği ile sadece İran gençliğini arkasından sürüklemekle kalmamış, dünya Müslümanlarının öze dönüş çabasına katkıda bulunarak bir döneme damgasını vurmuştur. Şeriati'nin düşünceleri, Batılı saldırı karşısında çok derin ve güçlü bir mukavemet oluştururken İslam geleneğini kirleten ve çöküntüye sebep olan bidat ve hurafelere de ağır darbe indiriyordu. Tabii bu da bilinçsiz kesimler nezdinde İslam'ın kendisine yapılan bir saldırı olarak algılanıyordu.

Kendi tabiriyle içinde doğup büyüdüğü geleneksel Safevi Şiiliğine yönelttiği eleştiriler yüzünden İran'da dışlanırken, Şii bakış açısı nedeniyle de Sünni dünyadan önemli tepkiler almıştır. Ancak Şeriati, her ne kadar Ali Şiası ve Safevi Şiası ayrımı yapsa ve Safevi Şiiliğini eleştirse de eleştirdiği düşünceden bütünüyle kurtulamamış ve söz konusu etkilerle Sünni dünyanın kabul edemeyeceği kimi düşünceler serdedebilmiştir.

23 Kasım 1933 yılında Horasan'da dünyaya gelen Ali Şeriati, 16 Mayıs 1977 'de Avrupa'ya hicret ettikten 30 gün sonra İngiliz istihbaratının yardımıyla İran İstihbaratı Savak tarafından öldürülmüştür.

Sahte Dinciler

Malumunuz olduğu üzere onuru: Hem insanın itibar ve şerefini, kendisine duyduğu öz saygıyı, hem de başkalarının gösterdiği saygının dayandığı kişisel değeri ifade eden bir kavram olarak kabul ederiz. Bu tanıma göre insan, onur sahibi bir varlıktır. Onur, insana sonradan bahşedilmiş bir değer olmayıp, fıtraten verilmiş bir değer olmakla birlikte, onurlu bir varlık olarak kalabilmek için de, kişisel özen ve gayretin  gösterilmesi gerekmektedir.

Mümini, her şeyden önce teslimiyet ve sadakat sahibi biri olarak tanımlarız. Ayrıca mümin hayatı boyunca İbrahimi bir duruş sergiler ve vakarını korur. İmanından ve değerlerinden asla taviz vermez. Kur'an-ı Kerim'in ve sünnet-i seniyyenin rehberliğini terk etmez, sırat-ı müstakimden yüz çevirmez.

Onurlu bir mümini de kısaca, elinden ve dilinden insanların güvende olduğu bir kişi olarak tanımlarız. Mümin aldatmaktan ve aldanmaktan Allah'a sığınır. Müminin dilinden kötü ve yalan sözler, onur kırıcı ve gönül yaralayıcı ifadeler dökülmez. Mümin ötekileştirici değil, birleştiricidir; her bir sözünün ve işinin bir gün mutlaka hesabını vereceğinin idraki ve bilincindedir.  

Bu kadar tanımlamalardan sonra gelelim günümüz gerçeklerine. Ne yazık ki geçmişte ve günümüzde  zaman zaman din, birey ve toplum üzerindeki belirleyici ve yönlendirici gücü sebebiyle; siyasal, ekonomik, kültürel, ideolojik ve belli bir sosyal projeyi meşrulaştırmak için etkili bir istismar aracı olarak kullanılmıştır ve kullanılmaya da devam edilmektedir. 

İslam, alışverişte dürüst olmayı, komşu hakkına riayet etmeyi, çevreyi kirletmemeyi, işini hakkıyla yapmayı, toplumsal sorunlara duyarlı olmayı bekler. Ahlakın olmadığı bir yerde hiç bir şeyden bahsedilemez. Bugün Müslüman toplumlar ciddi bir ahlak kriziyle karşı karşıyadır. Bir ahlaki prensibin toplumda hayat bulabilmesi, önce bireyler üzerinde hayat bulmasıyla mümkündür.

Güçsüzün, incitilmeksizin hakkını alamadığı bir toplum yücelmez! Gün geçmiyor ki, çevremizde haksızlığa uğrayan bir insana rastlamayalım. Beşer gaddardır zulmeder, mekkardır gasp eder. Bu doğru! Ancak Allah'ın Adil isminin bir parıltısı olan adliye saraylarında da çoğu kez adaletin tecelli etmediği bir vakıadır. 

Her şeyin sahtesi olan dünyamızda, dinin sahtesi yok mu? Olmaz olur mu! İsterseniz konumuzla alakalı olduğu için biraz dinin sahtesinden bahsederek yazımızı sonuçlandıralım. Dinin sahtesi, siyasete karışmış olanıdır. Din duygularının ve dince kutsal kavramların siyaset adına kullanılmasıyla din, din olmaktan çıkar siyasetin aracı olur. Siyaset ticarete, ticaret siyasete, din her ikisine alet edildi mi, artık bu sömürünün sonu gelmez! Din ticareti ile meşgul olanlara bakın, hemen hemen hepsi her türlü paranın milyarderidir. Bir kolumuz siyasette, bir kolumuz ticarette, ayaklarımız tarikatlardadır. 

Ticaret, siyaset ve tarikat üçgenini oluşturan bu sahte dindarlar; yoksul Müslüman yurttaşın kan emicileri ve inanç sömürücüleridirler. Ne yazık ki, hala bu gerçeği göremeyen ve sahte dindarlara adeta tapan ve alet olan yoksul Müslümanların hali içler acısıdır. Kandırıldığını inatla görmemekle birlikte, gösterenleri de din düşmanlığıyla suçlarlar. Gayret bizden, tevfik ve hidayet Allah'tandır.

Kur'an'ı Okuyun

Prof. Dr. Hüseyin Atay ve Hasan Onat

Çağdaş iletişimin olanakları ile herkesi; ahlaksızı, hırsızı, sarhoşu, düzenbazı, bilgini, bilgeyi ve diğerlerini seyrediyor, dinliyor ve okuyorsunuz. Sizi yaratan, size insan diyen, sizi size anlatan Allah'ı da dinleyin ve kitabı olan Kur'an'ı okuyun. Emin olun ki, vaktiniz asla boşa gitmeyecektir. Hem kendinizi, hem etrafınızdaki insanları, hem de evreni anlayacaksınız. Bir insan ne kadar evrensel olursa olsun, bütün evreni ve insanlığı kucaklamak konusunda Allah'tan daha evrensel olamaz!

On bin veya daha çok yıllık insanlık tarihi süresi içinde hiçbir din ve hiçbir dinin kutsal kitabı, insanlık tarihine ne bir dünya medeniyeti ve ve ne de bir dünya felsefesi sunmuş değildir. Yalnız Kur'an bu hükmün dışındadır. Kur'an, insanlık tarihine hem yeni bir dünya medeniyeti, hem de bir dünya felsefesi kurmanın ilk örneğini vermiştir. Bunun inkar edilemez kanıtı tarihin kendisidir. 

Geçmişi böyle tarihi bir övüngüye sahip olan müslüman milletlerinin dünya milletleri içinde şimdiki acıklı duruma düşmelerinin sebebinin Kur'an'ı Kerim'i arkalarına atmaları olduğunu Bağdat'ta (1948-1954) öğrenciliğim sırasında kavradım. Kırk üç yıl önce, Türkler Kur'an'ı anlamadıkça gerçek müslüman olamazlar, demiştim.  

Yeni bir insanlık medeniyeti ortaya koymak, ancak Kur'an'a yeni bir ilim zihniyeti ile eğilip, onu yeni ilim verilerine ve çağın yaşam şartlarına göre anlayıp üzerinde düşünmekle olur. Kur'an geçmişte bunun örneğini vermiş olduğu gibi, şimdi de bunu başaracak güce ve dinamikliğe sahiptir. 

Ben, Kur'an'ı okuyup anladıkça, insanın ne kadar yüce bir varlık olduğunu algıladığım için, herkese Kur'an'ı okumasını öneriyorum ki; insan kendisinin ne yüce bir varlık olduğunun, Tanrı'dan başkasına boyun eğmeyecek saygınlığa ve şerefe sahip bulunduğunun bilincine varsın. Kur'an'da Allah konuşuyor. Size ne dediğini ve ne demek istediğini öğrenmeyi istemek hakkınız. İnsan bu hakkını kullanmaktan sorumludur. 

Hüseyin Atay
30 Aralık 1997
Beşevler, Ankara

Salat


Bu yazımda Kur'an'da geçen "salat" sözcüğünü ele alıp, namaz konusuna değinmek istiyorum. İçimden böyle geldi. Ben akademisyen değilim, liseyi bile dışarıdan bitirmiş, ortaokul mezunu sıradan biriyim. Uzun zamandır kendi halimde dinler tarihi, İslam dini ve Kur'an-ı Kerim üzerine araştırmalar yapıyorum. İslam dini ve Kur'an-ı Kerim üzerine bayağı bir bilgi birikimim oluştu diyebilirim. Ben ve benim gibilerin  bir çoğu taklidi iman üzerine kendisini İslam dininin içinde bulmuştur. Taklidi iman: Bir araştırmaya dayanmaksızın, kişinin kendisine telkin edinilen, veya çevresinden yahut büyüklerinden gördüğü imanı benimsemesidir. Tahkiki iman ise: Kur'an'ın yüzlerce ayetinde emrettiği gibi, araştıran ve muhakeme eden kimsenin sapasağlam delillere dayanan imanıdır. Bu bağlamda taklidi iman sahibi her müslümanın, taklidi imandan tahkiki imana geçmesi için gayret etmesi gerekmektedir. 

Okullar kapandıktan sonra sadece bir yaz döneminde iki ay kadar Kur'an Kursuna gitmiştim. Temel bilgileri aldıktan sonra tam Kur'an-ı Kerim'i okumaya geçmiştim ki, kurstan ayrılarak babamın işlettiği bakkal dükkanında çıraklık yapmak zorunda kaldım. Şu anda Kur'an-ı okumakta güçlük çekiyorum, ama okuyabiliyorum. Ben Kur'an'ı papağan gibi değil, okuduğum her ayeti, her kelimeyi ve her harfi çözerek, anlayarak okumaya gayret ediyorum. Elbette Amerika'yı yeniden keşfetmek gibi bir amacım yoktur. Mevcut eserleri, kaynakları, belgeleri araştırıyor, inceliyor ve muhakeme ederek hurafelerden arındırılmış Cenab-ı Hakk'ın halis dinini ön plana çıkarmaya gayret ediyorum. Bu konuda elimizde sağlam ve güvenilir tek bir kaynak var,  o da Kur'an- ı Kerim'dir. 

Kur'an-ı Kerim, Yüce Allah'ın Cibril vasıtasıyla Hz. Muhammed'e gönderdiği vahyin kitap haline getirilmesinden meydana gelmiştir. Bunun için ona Allah'ın kelamı (sözü), tebliği denmektedir. Kur'an bu tebliğe "İslam Dini" demiştir. Kur'an Arapça olduğundan onu iyi ve doğru anlamak için Arap edebiyatını, Arapçanın etimolojisini, dil felsefesini, semantiğini, eski terimleri ile;sarfı, nahvi, iştikak ilmini, fıkhu'l-lugayı, belagatı, beyanı ve bedi'i iyi bilmek gerektiğini yaptığım araştırmalar sonucu öğrenmiş oldum. Ancak, Arapça bilmeyenlerin de Kur'an'ın güvenilir ve iyi bir tercümesine dayanarak, Kur'an'ı anlamanın ve ilim yapmanın mümkün olabileceğine de inananlardanım. Kur'an'ı iyi anlamaya yardımcı olacak diğer ilimlerden; mantık, usul'il fıkıh ve kelam ilimlerini de bilmek gerektiğini yaptığım araştırmalar sonucu öğrenmiş bulunmaktayım. Şimdi Kur'an'ı iyi anlamak için bu kadar ilmi tahsil etmeye bizim gibilerin ne zamanı, ne de gücü yeter. O halde bizim gibi insanlar, güvenilir iyi bir tercümesine dayanarak; Kur'an'ı anlayabilir ve ilim yapabilir.

Salat ve namaz konusunun iyi anlaşılabilmesi için yazının mecrası ister istemez genişlemektedir. Bu kadar aydınlatıcı ve destek bilgiyi verdikten sonra Kur'an'da ki "salat"ın ne anlama geldiği konusunu incelemeye geçebiliriz. İlmine ve kelamına güvendiğim akademisyenlerin ve araştırmacıların kitaplarını, makalelerini ve kaynak gösterdikleri eserleri inceledikten sonra, bizlere namaz olarak tercüme edilen "salat" sözcüğünün asıl anlamını öğrenmek için konuyu bilimsel olarak ele almamız gerekiyor. Akademisyenler "salat" sözcüğünün yapı olarak "saly" ve "salv" köklerinden türemiş olabileceğini söylüyorlar.  Dilbilgisi kurallarına göre her ilki kökten de türemesi mümkündür. Zira hem "saly" hem de "salv" sözcüklerinin son harflerinin "harf-i illet"(1) olması sebebiyle "nakıs"tırlar(2) ve bu köklerden bir sözcük türediğinde, köklerin sonundaki harf-i illetler düşerek başka harfe dönüşür. Bu durumda, türeyen yeni sözcüğün, bu köklerin hangisinden türediği konusunda ciddi bir araştırma yapılmadığı takdirde, ortaya bazı karışıklıklar çıkabilir. Nitekim "salv" kökünden olan kalıpların bir çoğunun çekimlerinde "vav" harfi değişim neticesi "ya" harfine dönüşmekte ve bu şeklide türeyen sözcükler, ilk bakışta "saly" kökünden türemiş gibi görünmektedir. Bu gibi durumlarda Kur'an'ın mesajını doğru anlamak için yapılacak ilk iş, sözcüğün türemiş olabileceği köklerin anlamlarına bakmaktır. Daha önce "salat" sözcüğünün "saly" ya da "salv" sözcük köklerinin her ikisinden de türemiş olabileceğini söylemiştik. Şimdi bu her iki kök sözcüğünün anlamlarını incelemek durumundayız. "Saly"; pişirmek, yakmak, ateşe atmak, ateşe girmek, yaslamak anlamına gelir. Sözcük bu manada "Hakka" suresinde geçmektedir. "Sonra cehenneme yaslayın onu. (Hakka/31) Aynı zamanda "saly" sözcüğü Türkçe'deki "sallamak" ve "yaslamak" sözcüklerinin de kaynağıdır. 

Ancak, konumuz olan "salat" sözcüğünün kökünün "saly" olduğu varsayılırsa, Kur'an'da geçen tüm "salat" sözcüklerinin ve türevlerinin "ateşe atmak" ve "yaslamak" anlamında olduğunu kabul etmek gerekecektir ki bu durumda, örneğin Kevser suresindeki "salli" emrinden "onu ateşe at"  veya Ahzab suresinin 56. ayetindeki  "sallu aleyhi" ifadesinden "Onu (Muhammed'i) ateşe sallayın/atın"  anlamını çıkarmak gerekecektir. "Salv" sözcüğü ise;isim olarak "uyluk", "sırt" demek olan sözcük şöyle açıklanır: "Salv" insanın ve dört ayaklı hayvanların sırtı, kalça ile diz arası anlamına gelir. Bu anlam doğrultusunda fiil olarak kullanıldığında sözcük; "uyluklamak", "sırtlamak" anlamına gelir ki, uyluğun (bacağın diz ile kalça arasındaki bölümü) yatay duruma getirilerek bir yükün altına uzatılması şeklinde bir hareket olan "uyluklamak" da, bir yükü sırta almak demek olan "sırtlamak" da, yük altına girmeyi, yüke destek vermeyi ifade eder.

Bu duruma göre "salat" sözcüğünün kökü "saly" değil, "salv"dir.  Sözcüğün aslı ise "salvet" olup, kök sözcük "nakıs" (son harfi illetli olduğundan) genel dilbilgisi kuralları gereği "salvet" sözcüğü "salat" şekline dönüşmüştür. Nitekim sözcüğün çoğulu olan "salavat" sözcüğünde, kök sözcüğün asıl harfi olan "vav" açıkca ortaya çıkmaktadır.  Zaten "salat" sözcüğünün "s-l-v" kökünden türediği hususunda ittifak olduğu içindir ki, bir anlam karışıklığı olmasın diye mushaflarda "salat" sözcüğü "elif" ile değil "vav" ile yazılır.

Sonuç olarak Kur'an'da geçen "salat" sözcüğünün anlamı; "destek olmak, yardım etmek, sorunları sırtlamak, sorunların çözümünü üzerine almak"şeklinde özetlenebilir. Oysa bize bu sözcüğü hep namaz ve namaz kılmak şeklinde tercüme etmişler. Buradan İslam dininde namaz ve namaz kılmanın olmadığı anlamı çıkarılmasın. Biz sadece Kur'an'da geçen "salat" sözcüğünün ne ifade ettiğini açıklamaya çalıştık.

Namaz konusuna gelince, aslında namaz da kendi başına sayfalar tutan bir izahı gerektiren hassas bir konu. Allah'a zillet göstererek yapılan dua şeklinde kısa bir açıklama yaptıktan sonra, namazı bir başka blog paylaşımında tekrar ele almak gerektiği görüşündeyim. Yıllardır fıkıh kitaplarında anlatıldığı şekilde namaz kılıyoruz. Kıldığımız bu namazların kime ne faydası var? ben bu zamana kadar hiç kimseye faydası olduğu düşüncesinde değilim. Namaz insanı kötülüklerden alıkoyar deniliyor ama, içinde kötülük olan birini kötülüklerden alıkoyduğunu hiç görmedim.  Adam camiye gidiyor namazı kılıyor, ondan sonra yine ferişta kesiliyor ve her türlü kötülüğü yapıyor. Ama yardıma muhtaç birinin derdine çare olduğunuz da, onun darlığını giderdiğiniz de hem siz, hem de karşıdaki kişi ne kadar mutlu oluyor değil mi? Bu çifte mutluluk, Yüce Allah'ı daha çok memnun ediyor. İşte bizim namazımız bu olmalı.
Selam ve saygıyla.

(1) Harf-i illet: Arapça'da harf-i illet (elif, vav ve ya) harflerinden ibaret olup, fiil çekimlerinde veya isimlerde meydana gelen harf değişimlerinde bu harflerin diğer harflerden farklı hareket etmesidir.
(2) Nakıs: Arapça'da yalnız son harfi harf-i illet olan sözcük, fiil.

Kur'an'ı Anlamak


Merhabalar.
Bin yüz elli yıldan bu yana İslam dünyası dört rivayet ehlinin akla ve hür düşünceye karşı olmalarının baskı ve sıkıntısının ağırlığını taşıyor. Bu dört rivayet ehli hadisçiler, tasavvufçular, mukallit fıkıhçılar ve kelamcılar olup, bunlar Kur’an’ı bilgi kitabı olarak değil, dua ve namaz kitabı olarak değerlendirirler. Bin yüz elli yıldan beri hiç kimse Kur’an’a başvurup bu rivayetçilerin rivayetlerinin Kur’an’a uyup uymadığını teraziye vurma niyet ve cesaretini göstermedi. Üç yüz yıldan beri de İslam alimleri, Batı dünyasına karşı taklidi aşıp, toplumdaki müslümanların dini, sosyal, hukuki ve düşünsel gereksinimlerine gereği gibi bir uygulama ve çözüm üretmeyi düşünmediler. Tarihi, kültürü tekrarlayarak geleneği yaşamaya önem verdiler.

Müslümanların sorunlarının çözülemiyor olması, Kur'an'ı Kerim'i bin küsur yıldan beri terk etmek suretiyle, onu her çağa göre anlamaya çalışıp, uygulamayı ihmal etmiş olduklarındandır. Kur'an'ı Kerim'i yeni şartlara ve ihtiyaçlara göre anlamak gerektiği kabul gördüğü halde, meslek itibariyle anlamak mecburiyetinde olanların, bu anlayışa halen fiilen karşı çıkmalarının sıkıntısını bizler çekiyoruz.

Şimdiki İslam toplumlarının benimsediği İslam; Kur’an İslamından bin dört yüz yıl kadar uzak olmasaydı, müslümanlar dünyaya karşı bu düzeyde mi olurlardı? Bu bağlamda yapılacak iş Kur’an’a dönüp, onu zamanımızın bilgisine ve şartlarına göre yeniden anlamak olacaktır. Müslüman toplumlarının kurtuluşu buna bağlıdır.
Selam ve muhabbetle.

Kaynak: Kur'an'a Göre Araştırmalar-Prof.Dr. Hüseyin Atay

Günahta Veraset ve İntikal


Yüce Allah, Kur’an’ı Kerim’in Necm süresinin 38-41. ayetlerinde önemli ilkelere yer vermiştir. Necm suresi 38. ayet: “Gerçek şu ki, hiçbir günahkar, bir başka günahkarın yükünü sırtlamaz.”
Necm suresinin 38. ayeti, Sorumluluk prensibini, suçların ve cezaların şahsiliğini vurgulamaktadır.

Herkesin ancak kendi vebalini ve günahını taşıyacağı belirtilmektedir. Bu ayet aynı zamanda hıristiyanlıkta, Adem’den bütün insanlığa geçtiği düşünülenEzeli Günah” inancını da reddeder. Hiç kimse kendisinin sebep olmadığı bir günahtan sorumlu olamaz. Ne baba çocuğunun, ne de çocuk babasının, atasının günahından sorumludur. İnsanın atasının günahkar, şaki veya kafir olması, kendisine zarar veremeyeceği gibi, veli veya nebi olması da kendisine bir yarar sağlamaz. Babasının peygamber oluşu, Nuh’un kafir oğlunu kurtaramamıştır. Nuh’un oğlunu kurtarması için Cenab-ı Hakk’a yönelmesine karşılık Cenab-ı Allah Nuh’a: “Ey Nuh o senin ailenden değildir. O yaramaz işler yaptı. Bilmediğin şeyi benden isteme.” (Hud:46) şeklinde isteğini reddetmiştir.

Cenab-ı Hakk insanı, bir başkasının günahından sorumlu tutmadığına göre, insanlar da suç işlememiş birini, başkasının hata ve günahından dolayı sorumlu tutmamalıdır. Günah ve sevap, kötülük ve iyilik bireyseldir, kişinin kendisine özgüdür, verasetle geçmez.  Ancak, toplumumuzda “dedesi koruk yer, torununun dişi kamaşır” şeklinde günahın verasetle babadan oğula geçtiğini iddia edenlerin kullandığı bir atasözü vardır. Aslında bu atasözünden, “günahın verasetle babadan oğula geçtiği” şeklinde değil de “eskilerin yaptığı yanlış işlerden dolayı, daha sonrakiler de zarar görebilir.” anlamını çıkarmak gerekir.

Necm suresinin 39. ayetinde: “Doğrusu, insana çalışmasından başka bir şey yoktur.” 40. ayetinde: “Ve çalışması da yakında görülecektir.” 41. ayetinde ise: Sonra ona tastamam karşılığı verilecektir.” buyurulmaktadır. Yüce Allah bu ayetleri ile de hesaba ve adil yargılamaya dikkat çekmektedir. Zira dünya hayatında iradi seçimle yaptığı her iş, mahşer günü insanın önüne konacak, tamamen adil bir yargılamaya tabi tutulacaktır. İnsan, amellerinin karşılığını tastamam, eksiksiz bir şekilde alacaktır. 41. ayette, nihai takdire ayrıca vurgu yapılmıştır. Mahşerde hiç kimsenin en küçük bir haksızlığa uğratılmayacağı kesin olmakla beraber, ilahi lütuf ve bağışlama hususu Allah’ın mutlak iradesine bağlıdır.

Bu konuda mümine düşen ümitvar olmak, buna güvenmek ve gevşeklik göstermemektir. İnsanın ancak çabasının sonucu elde edeceği ve çabasının karşılığını ileride mutlaka göreceğini vurgulayan 39. ve 40. ayetler: Dürüstlükle çalışıp çabalamanın, alın teriyle kazanmanın Allah nezdindeki değerine de ayrıca işaret etmektedir.     

Din Toplumlar İçin Gereklidir


Dünya siyasi haritasında nüfusunun çoğunluğu Müslüman olup da, siyasi rejimi laik cumhuriyet ve siyasal sistemi demokrasi olduğu iddiasındaki tek devlet olan Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün din konusundaki  görüşlerini sizlerle paylaşmak istiyorum.

Yıl 1932, Tarih Kongresi sonrası Gazi Çiftliğindeki toplantıda Prof. Reşat Kaynar’ın daha önce muhatap olduğu “din toplumlar için gerekli midir?” sorusunu dile getiriyor ve Mustafa Kemal nezaketle bu soruya şöyle cevap veriyor: 
“...Din toplumlar için gereklidir. Dinsiz bir toplum olamaz. Şimdiye kadar dinsiz bir toplum görülmemiştir. Ama biz dini, Allah ile kul arasındaki bir bağlılık olarak görüyoruz. Fakat bu bağlılığı tamamen istismar ederek, Allah ile kul arasına girip oradan birtakım menfaatler sağlayan insanlar var. Biz işte bunların mücadelesini yapıyoruz ve bu mücadeleyi devam ettireceğiz. Çünkü doğrudan doğruya din gibi kutsal bir mesele istismar edilirse, bu memleket için büyük zararlar verir. Bundan dolayıdır ki tekrar ediyorum; ‘din, toplumlar için lazımdır ve yalnız Allah ile kul arasındadır. Allah ile kul arasına girip menfaat sağlayanları mutlaka bertaraf etmek lazımdır.’...”

Kaynak: “Fikrimizin Rehberi- Erol Mütercimler”

Bid'at ve Hurafeler


Merhabalar.
İslam davasına, Yüce Kitabımız Kur'an'ın ahkamına ve Sevgili Peygamberimizin ahlakına sarılarak sahip çıkılacağını, bid'at ve hurafelerle bir yere varılamayacağını söyleyen Din İşleri Yüksek Kurulu üyesi Prof.Dr. Bünyamin Erul'dan bir alıntıyı sizlerle paylaşmak istiyorum.

"Değerli kardeşlerim,
Son yıllarda sanal medyada Hz. Peygamber'e şu kadar salevat getirilmesi, şu kadar Yasin, Tebareke okunması hatta hatimler edilmesi şeklinde kampanyalar düzenlenmektedir. İyi niyetle de olsa, bu tür gayretler, bizleri yanlış bir din anlayışına sürüklemektedir. Allah'a ve Rasulüne olan sevgimiz, İslam davasına sahip çıkmamız, bu tür gayretlerle değil, Yüce Kitabımızın ahkamına ve Sevgili Peygamberinizin ahlakına sarılarak gerçekleşir. Allah'ın emir ve yasaklarına, Rasülünün sünnetlerine uyarak gerçekleşir. Dava, dilde kalan dua ile değil, eyleme ve davranışlara dönüşen çabalarla kazanılır. 

Sahabe ve Selef alimlerimiz, fetihleri ve zaferleri oturdukları yerden yüzlerce binlerce dua ve salevat ile değil, bizzat mallarını ve canlarını ortaya koyarak kazandılar. 

Sizi, bu hususta asılsız çağrılara değil, Allah ve Rasulünün hayat veren gerçek yoluna; Kitaba ve Sünnete davet ediyorum. Bizler, Kur'an ve Sünnetleri yaşadık da bu yetersiz mi kaldı? Ortada 14 asırdır yaşanan bir İslam var iken, işimiz bu tür bid'at ve hurafelere mi kaldı? Lütfen bu tür asılsız kampanyalara iltifat etmeyin. 
Selamlarımla"

Prof. Dr. Bünyamin ERUL
Din işleri yüksek Kurulu üyesi

Müslümanların Sorunları


Merhabalar.

Müslümanların sorunlarının çözülemiyor olması, Kur’an-ı Kerim’i bin küsur yıldan beri terk etmiş ve onu her çağa göre anlamaya çalışıp uygulamayı ihmal etmiş olmalarındandır. Cahiller, müslümanlar Kur’an'ı çok okuyorlar, ama manasını anlamadan okumanın, teybe konulan bir kasedin Kur’an okumasından ne farkı vardır? Hala bunun farkında olmayan müslümanların elbette işleri, sorunları çözülmeden, yüzüstü kalmaya mahkumdur.

Selam ve dualarımla.

Kur'an-ı Anlamak


Bismillahirrahmanirrahim

Ey örtüsüne bürünen! Geceleyin kalk! Kısa bir süre hariç, gecenin yarısını ayakta ol, yahut bundan biraz eksilt. Yahut buna biraz ekle: Ve Kur'an'ı ağır ağır, düşüne düşüne oku. Doğrusu, biz senin üzerine ağır bir söz bırakacağız. (Müzemmil- 1,2,3,4,5)

Kur'an'ı Kerim Hz. Muhammed zamanında yazıya geçirilmiş ve Hz. Peygamber onu birkaç defa bizzat kontrol etmiştir. Bu tarihi bir olay olup, inanan ve inanmayan herkes tarafından kabul edilmektedir. Hz. Muhammed arkadaşlarına yani sahabeye, kendi sözünü yazmayı yasaklamıştır. Bu sebeple Kur'an'a Hz. Muhammed'in sözü karışmamıştır.

Kur'an'ı Kerim her şeyden önce ilme ve düşünceye önem verir. Getirdiği esasları ilme ve akli ilkelere dayandırır. Bunun anlamı şudur: Kur'an'ı ilmin ve aklın ilkelerine göre anlamak gerekir. Akla, ilme ve mantığa aykırı gelen Kur'an'a da aykırı düşer. Bunun için Kur'an, kendi ilke ve hükümlerinde çelişki olmadığını açıkça ortaya koyarak; herkesi aklını çalıştırmaya, mantıklı ve tutarlı olmaya, sözünde, işinde çelişkiye ve tutarsızlığa düşmemeye çağırır. Münafıklık yapmamaya dikkat edilmesini ister. İlmin, aklın ve düşüncenin tutarlılığı sonucunda hurafelere, saçmalıklara, densizliklere, aldatmacalara ve batıla sapılmamasını ister. Böylece insanın onurunu korumayı hedefler. Kur'an'ı anlamak için bilinmesi gereken ilimlere dair şöyle bir çerçeve çizmek yerinde olacaktır.
  • Kur’an arapça olduğundan, onu iyi ve doğru analamak için arap edebiyatını, arapçanın etimolojisini, dil felsefesini, semantiğini, eski terimleri ile; sarfı, nahvi, iştikak ilmini, fıkhu’l-luğayı, belagatı, beyanı, ve bedi’i iyi bilmek gerekir. Ancak arapça bilmeyenler bilmelidir ki, iyi bir tercümesine dayanarak Kur’an’ı anlamak ve ilim yapmak mümkündür. Müslüman olmak için arapça bilmek de şart değildir.
  • Mantık bilmek gereklidir. Bu da Kur’an ayetleri arasındaki anlam ilişkisini, bu ilişkilerin derecelerini ve ayetlerden çıkacak sonuçların öncüllerle (mukaddime) olan bağlantılarını tayin ve tespit etmek suretiyle elde edilecek hükümlerin derecelerini tutarlı bir biçimde öğrenme imkanını ve hataya düşmemeyi sağlar.
  • Usul’il-fıkıh müslümanların icat ettikleri en önemli ilimlerdendir. Bu ilim, anlama ve yorumlama ilkelerini, kurallarını, söylenen sözün gayesini, hükmünü, değişmezliğini veya değişkenliğini ve şartlarını anlatır. Bu ilme “İslam hukuk felsefesi” denmesi gerçekleştirmek istediği hedeften dolayıdır. Aslında bu ad anlamanın ve yorumlamanın esasları manasındadır. Bu ilmi bilmeyenin ilmine güvenilmez.
  • Kelam ilmi (teoloji) Kur’an’ın esaslarını felsefi bir şekilde açıklamaya çalışır ve Kur’an’ın felsefesini yapar. Allah-kaninat-insan ilişkisini inceler. Bu, usuli’l-fıkhın esasını teşkil eder. Allah’ın varlığını, Kur’an’ın Kur’aniliğini ispat etmeye çalışır.
Bu bilimler, Kur'an-ı Kerim'in her ayetine uygulanabilecek temel birimlerdir. Bunların dışında, Kur'an-ı Kerim'de değişik konuların zikredildiği ayetlerin o bilimlerin uzmanları ve alimleri tarafından açıklanması gerekir. 

Selam ve dualarımla.

Yararlandığım Kaynak: Prof.Dr.Hüseyin Atay, Kur'an'a Göre Araştırmalar.

Diyanetin Soru ve Cevapları

Kadınlar mahfilinde Cuma namazı kılan kadınlardan bir görüntü.
Merhabalar.

Uzun zamandır hiç bir konuya el atamıyorum. Blog sayfamın yayın alanını biraz genişleterek; İslam dini, dinler tarihi, felsefe, kültür ve sanat yayınlarına ilaveten her türlü gündem, güncel ve haber konularına da artık blog sayfamda yer vermek istiyorum. 

Evimde takoz duvar takvimi kullanma alışkanlığım vardır. Her sene Diyanet İşleri Başkanlığı'nın duvar takviminden alırdım.  Geçen yıl bu kurumu protesto ettiğim için, duvar takvimini almamıştım. Ama bu sene yine bu kurumun duvar takvimini almaya karar verdim ve şu anda evimde bu duvar takvimini kullanıyorum. 

Takvimin giriş sayfasında : "1972 yılından itibaren yayımlanmaya başlayan Diyanet Takvimi her yıl kendisini yenileyerek daha iyi bir seviyeye ulaşmanın gayretindedir. Bu yıl da, içerdiği muhteva zenginliği yanında, tasarım ve görselliği ile okurların hizmetine sunuldu." şeklinde bir önsözü de ihmal etmemişler.

Henüz asıl meseleye gelmeden Diyanet taraftarı olanlar beni şiddetle eleştireceklerdir. Hatta belki de dinin, diyanetin düşmanı olarak bile göreceklerdir. Ama doğruları ve gerçekleri söylemeyen, haksızlıklar karşısında susan "dilsiz şeytandır" diyen de yine bu din ve Diyanet değil midir?

Malumunuz olduğu üzere çok yakın bir zamanda, Diyanete yöneltilen malum bir soruya, malum bir şekilde cevap veren Diyanet İşleri Başkanlığı'nı yerden yere vurdular. Söz konusu soruyu internet sayfasından çeken Diyanet, soruyu çekmekle birlikte hatasını da kabul etmiş oldu.

2016 yılı duvar takvimi, eski yıllara göre formatı ve içeriğiyle büyük bir değişikliğe uğramakla birlikte sorularla başı zaten dertte olan Diyanet, 2016 yılı duvar takviminde de "SORU-CEVAP" bölümüne yer vermiş. 12 Ocak Salı günkü takvim yaprağının arkasındaki soru-cevap bölümünde yer alan soru aynen şöyledir: "Erkekler Cuma namazından çıkmadan bayanlar öğle namazını kılabilir mi?"  Soruyu yöneltmiş olan vatandaşımıza bir diyeceğimiz yoktur. Çünkü geleneksel İslam öğretilerine göre Cuma namazı, sadece erkeklere has kılınmıştır. Neden? Müslüman bilginlerin bu konudaki gerekçelerinin başında "Cuma namazına gelen kadınların fitne zuhuruna sebep oldukları veya olabilecekleri", iddiası gelmektedir.

İslamiyet bütün insanların dini olup, evrenseldir. İslam'ın tekliflerinde kadın ve erkek cinsleri arasında ayırım yoktur. Mümin kadınlar, tıpkı mümin erkekler gibi, Cenab-ı Peygamber zamanında kendilerine farz kılınan namazları Mescid'de cemaatle kılmışlardır. Emeviler devrinden itibaren, yani Hilafetten saltanata geçişle birlikte İslam'ın kadınlara verdiği haklar yavaş yavaş geri alınmaya, kadın cinsi İslam'dan önceki durumuna döndürülmeye çalışılmıştır.

Konunun daha iyi anlaşılması için, Kur'an'ı Kerim'in Cuma suresinin, Cuma namazı ile ilgili 9. ayetin mealinin açıklamasına bakalım: "Ey iman edenler! Cuma günü namaza çağrıldığında hemen Allah'ı anmaya koşun ve alış verişi bırakın. Eğer bilmiş olsanız, elbette bu sizin için daha hayırlıdır."  Yüce dinimizin ibadetlerle ilgili hükümleri geneldir, kadın erkek arasında ayırım yapmamaktadır. Cuma namazı ile ilgili ayette kadın erkek ayırımı yapılmamış "Ey iman edenler!" genel ifadesi kullanılmış, bütün müminlere seslenilmiştir.

Gelelim Diyanet işleri Başkanlığı'nın bu soruya verdiği cevaba: "Kadınlar ve kendilerine Cuma namazı farz olmayan hasta ve benzeri kimseler vakit girdikten sonra, imam Cuma namazını bitirmeden önce kendi evlerinde öğle namazını kılarlarsa bu namaz geçerli olur. "

Diyanet işleri Başkanlığı verdiği cevapla, aynen Emeviler'in yaptığı gibi kadınları ikinci plana itmiş ve onları Cuma namazından muaf tutmuştur.

İslam'ın şari'i Allah'tır. Diyanet'in vazifesi ise, Şer'edilen ahkamı ve esasları açıklamak, sistemleştirmek ve yaşanılan çağın ihtiyaçlarına cevap verecek düzeyde ortaya koymaktır. Yoksa, kıyas ve içtihat yoluyla ne bir ibadet farz kılınabilir, ne de farz kılınmış bir ibadet kaldırılabilir. Bu durumda, Cuma namazını, bazı mükellef müminlere farz saymayan Diyanet, Allah'ın hak ve yetkisine, kendilerinden ibadeti iskat ettikleri müminler topluluğunun ibadet haklarına tecavüz etmiş olmuyor mu?

Selam ve dualarımla

AÇIKLAMALAR
Şari:Şeriat koyan, Allahu Teala Şari'i Mübindir. Dinleri gönderen ve değiştiren O'dur. Şeriatı meydana koyan, teşri eden.
İskat: Düşürme, düşürülme.
Şer: Şeriat, Allah'ın emri, Kur'an, sünnet, icma-i ümmet, kıyas-ı fukaha ile tespit edilmiş temeller.

Adha Bayramı


Merhabalar.

Malumunuz dini baramlarımızın ikincisi olan Kurban bayramına sayılı günler kaldı. Kurban fiyatları el yakıyor. Kurban kesmek isteyen emekli, memur ve işçi kardeşlerimiz, bir aylık maaşını kesceği kurbanlık hayvana ödemesi gerekiyor. Kurban bayramında ibadet niyeti ile kurban kesmek hür, mukim, (yolcu olmayan), müslüman ve zengin kimseye vacibtir. Zenginden maksat, temel ihtiyaçlarından başka, artıcı olsun veya olmasın; en az iki yüz dirhem gümüş değerinde bir mala sahip ve fitre vermekle yükümlü olan kimselerdir.

Kurban, yakınlık, yakın olma, yakınlaşma anlamındaki Arapça kelime "kurbiyet" ten türemiştir. Buna rağmen, Araplar bu bayrama, kurban bayramı demezler; kuşlukta kesilen hayvan anlamında "dahiye" den Adha Bayramı adını verirler.

Kurban bayramı, kurban kesmeyi kutlamak için değildir. Bayram olduğu için kurban kesilmektedir. Bu bayramda asıl olan hac ibadetidir. Kurban kesmek de ancak haccın bazı durumlarında gerekli kılınmıştır. Hac, Mekke'nin belli yerlerinde yapılacağı için, Mekke'de bulunmayan bütün müslümanlara bulundukları yerlerde bu bayramı kutlamaları için iki şart koşulmuş oluyor: Bu şartlardan biri bayram namazı, diğeri ise gücü yetenin kurban kesmesidir.

Kurban bayramınızı kutlar; tüm sevdiklerinizle birlikte sağlıklı, huzurlu ve mutlu bir bayram geçirmenizi dilerim. Cenab-ı Hakk, şimdiden kesceğiniz kurbanlarınızı mübarek kılsın ve kabul etsin inşAllah.

Selam ve dualarımla.

İman Zayıflığı


Merhabalar.

Sabah ezanları okunuyor. Saat şu anda 05:18. Uyku tutmadı. İyi ki de tutmadı, yoksa sabah namazlarını hep kaçırıyorum. Zaten bu aralar diğer vakit namazlarını da hep aksatıyorum. Allah'tan hayırlısı. Hani bir söz vardır "iğneyi kendine çuvaldızı başkasına batır" diye. Ne dersiniz? Ben bugün iğneyi kendime batırmakla işe koyulacağım. Hani bir söz daha vardır. "Allah'ın bildiğini kuldan saklamamak" diye. Bence her zaman dürüst olmak ve başkalarıyla birlikte kendimizi de kandırmamak gerekiyor. Daha önce de ara ara her vaktini kılmaya çalıştığım namazlarımda bir türlü tertip sahibi olamadım. 2006 yılında tekrar tertip sahibi olarak başladığım namazlarımı şu son zamanlarda yine aksatmaya başladım. 

Namaza hep hırsızlık yaptım, namazlarımı kılmamak için her bahaneyi kullandım. Yüce kitabımız Kur'an'da da Bakara suresinin 45. ayetinde namazın insan nefsine ağır geldiğinden şöyle bahseder: "Sabra ve namaza sarılarak yardım dileyin. Hiç kuşkusuz bu, kalbi ürperti duyanlardan başkasına çok ağır gelir." Bu bağlamda insan nefsine, bırakın namazı; saymakla bitiremeyeceğimiz daha nelerin ağır geldiğini düşünmek bile istemiyorum.

İslam'ın beş şartından biri olarak sayılan namaza (tertip sahibi olanlar müstesna) hırsızlık yapmayanımız  ve onu aksatmayanımız yoktur. Sonuç olarak namaz ibadeti nefsimize hep ağır gelmiştir. Ben bunu bizleri yaratan Allah'a olan inancımızın zayıflığına yorumluyorum. Tam ve kuvvetli bir iman üzere olmuş olsaydık, İslam'ın beş şartından biri olan ve Allah'ın yarattığı kullarına farz olarak buyurduğu namazlarımızı asla aksatmadan kılmaya devam ederdik.

Kurban kesmek, hac farizası esnasında yapılması gereken dini ibadetlerinden biri olmakla birlikte diğer İslam ülkelerin durumlarını bilmiyorum ama, ülkemizde gücü yetsin veya yetmesin her aile kurban kesmek için bütçesini zorlar ve kurbanını keser. Ama her nedense aynı hassasiyeti namaz kılmak da ve zekat vermek de göstermez. Oruç ibadetinde de müslümanların oruç farizasını yerine getirmek için gösterdikleri önem ve itinayı aynı şekilde namaz ibadetinde göstermezler.

Sözü fazla uzatmadan dürüstçe şunu söylemek istiyorum. Namazın mahiyeti ve diğer hususiyetleri ayrıca tartışılır. Ama hepimizin farz kabul ettiği beş vakit namazı kılmamak için, ya da namaza hırsızlık yapmak için elimizden geleni yapıyoruz. Neden? Ben bunu iman zayıflığına bağlıyorum. İman zayıflığı ne demek? Ben iman zayıflığını iki noktadan ele alarak incelemek istiyorum. Biri Allah'ın varlığı ile ilgili (Allah'ın olup olmadığı) diğeri de İslam dininde yer alan başta namaz olmak üzere tüm ibadetlerimizdeki tereddütler. 

İman zayıflığındaki en tehlikeli nokta Allah'ın varlığı ile ilgili olup, Allah göstermesin, bu zayıflık insanı ya şirke götürür, ya da tahkiki iman yoluyla Allah'a olan inancı sağlamlaştırarak haliyle imanı kuvvetlendirir. Ben zaman zaman hem Allah'ın varlığı, hem de ibadetlerle ilgili tereddütler arasında gidip geliyorum. Taklidi imandan tahkiki imana geçmek suretiyle Allah'a olan inancımı sağlamlaştırmak ve imanımı kuvvetlendirmek için elimden geleni yapıyorum. İbadetler konusundaki tereddütlerimi de gidermek için, İslam alimlerinin bu konuda yaptıkları çalışmaları inceliyorum.

Kalbinde iman hastalığı olan herkese de bu yolu tavsiye etmekle birlikte herkesin benim gibi açık yüreklilikle önce kendini sorgulamasını, sonra da iman konusundaki tereddütlerini çevresiyle tartışmak suretiyle paylaşmasını diliyorum. Belki bu tartışma, onun imanını kuvvetlendirir de iman konusunda ulaşması gereken makama yükselir.

Selam ve dualarımla.    
Recep Altun.

Sahur Vaktinin Tayin ve Tespiti


İslam dininin iki türlü esas ve ilkeleri vardır. Birinci türdekiler zihin, akıl ve vicdanla ilgili olanlardır Bunlar, zihin terbiyesini ve aklın görevini iyi yapmasını sağlar. Bunlara iman esasları denir. Bunlar bir bütündür, biri diğerinden ayrı düşünülemez. Birini kabul etmeyen hiçbirini kabul etmemiş sayılır. İkinci tür esaslar ve ilkeler ise, insanın bedeni ile ilgilidir. Bunlar, beden tarafından icra edilen ve ortaya konan hareket, davranış ve işlerdir. Bunlar da bedeni terbiye eder, yapılması gerekli davranış ve hareketleri alışkanlık haline getirir.

Bedenle ilgili önemli esaslardan birisi, yılda bir ay oruç tutmaktır. Bu ay Kur'an'da zikredilmiş olan ramazan ayıdır. Tarih boyunca insanoğlu zamanı ölçmek için iki birim kullanmıştır. Bunlardan biri güneş, diğeri de ay sistemidir. İnsanlar zamanı güneşe ve aya göre tayin ve tespit etmiştir. İslam dini de, hem güneşi hem de ayı zaman ölçeği olarak kullanmıştır. Bu nedenle zamanı aya göre ölçmenin İslami ve İslam dinine özel olduğunu; zamanı güneş ile tayin ve tespit etmenin ise başka dinlere ait olduğunu düşünmek ve iddia etmek yanlıştır.

Oruç söz konusu olduğunda da, bu ibadette hem ay hem de güneşi temel alan iki tür ölçeğin kullanıldığını görüyoruz. Orucun hangi ayda tutulacağı ay hesabına göre tespit edilir. Çünkü, Arapçada ramazan ayı, ay hesabına göre şaban ayından sonra gelen aydır. Ancak yirmi dört saatlik gün içinde hangi saatler arasında oruç tutulacağı güneş hesabına göre tayin edilir. Bu da güneşin doğuşundan batışına kadar geçen zamandır.

İşte İslam'da oruç sürelerinin belirlenmesinde, bu iki zaman ölçeğinden yararlanılması her zaman ve dünyanın her yerinde uygulanması gereken bir esastır. Böylece dünyanın bütün müslümanları arasında bu ibadetin uygulanmasında adalet sağlanmış olur.

Bizim burada üzerinde duracağımız husus, orucun gün içinde başlangıç ve bitiş zamanını tayin ve tespit etmek olacaktır. Bu hususta dayanacağımız kaynaklar önce Kur'an-ı Kerim, sonra hadisi şerif, üçüncü olarak fıkıh kitapları, yani müçtehit imamların sözleri ve dördüncü olarak da fetva kitaplarıdır.

1. Kur'an-ı Kerim'de orucun başlangıç ve bitiş zamanını bildiren tek bir ayeti kerime vardır. Türkçesi şöyledir: "Tan yerinde beyaz çizgi siyah çizgiden (iplik) sizce ayırt edilene kadar yiyin, için. Sonra orucu geceye kadar tamamlayın." (1)  Bu ayeti kerimede iki vakit belirtilmektedir.

Biri oruca başlama vaktidir ki, bu sahur yemeğinin sonudur. Ayeti kerimede geçen siyah ve beyaz iplik, bazı sahabeler tarafından gerçek dikiş ipliği manasında anlaşılmış ve Hz. Peygambere sorulmuştu. Hz. Peygamber, beyaz iplikten maksadın gündüzün aydınlığı ve siyah iplikten maksadın da gecenin karanlığı olduğunu açıklamıştı. Sahabelerin yanlış anlamalarına sebep, ayeti kerimede 'fecr' kelimesinin bulunmayışı olduğu için bu olaydan sonra ayeti kerimedeki iplik kelimesinin mecazi anlamda olduğunu belirtmek üzere 'minel-fecr' (fecirden) terkibi nazil olmuştur. O halde burada anlaşılması ve tespit edilmesi gereken husus gece ile gündüzün birbirinden ayrıldıkları çizgidir. Hz. Peygamberin ayeti kerimedeki beyaz ipliği gündüzün aydınlığı ve siyah ipliği de gecenin karanlığı olarak izah etmesi şu şekilde anlaşılır: Mesela, bir zemin üzerinde birbirine bitişik siyah ve beyaz iki satıh (düzey) tek bir çizgi meydana getirir. Ama çizginin bir yanı siyah ve öbür yanı beyazdır. Aynen bunun gibi gece ile gündüz bir zemin olup, onun üzerinde beyaz gündüz ve siyah olan gece birbirine bitişerek tek bir çizgi meydana getirirler. O halde geriye sadece gece ile gündüzün birleşerek meydana getirdikleri çizginin zamanını tespit etmemiz kalıyor. 
(Devam Etmeyecek)

Prof. Dr. Hüseyin Atay
Kaynak: Kur'an'a Göre Araştırmalar IV

(1) Bakara 2/187

AÇIKLAMA: Konu yeterince ilgi görmediği için, yayınına devam edilmeyecek!..

Bi'dat Kandili


Merhabalar.

"...Her sene, Şaban ayının on beşinci Berat gecesinde, o senede olacak şeyler, ameller, ömürler, ölüm sebepleri, yükselmeler, alçalmalar, yani her şey Levh-i mahfuzda yazılır. Resulullah efendimiz, bu gece, çok ibadet, çok dua ederdi. ..."

İnernette Berat kandili ile ilgili bir siteden aldığım ve yukarıda sizlerle paylaştığım ibarenin külliyen bi'dat olduğunu söylemekle sözlerime başlamak istiyorum.

Cenab-ı Hakk, Kur'an-ı Kerim'in Yunus suresinin 61. ayetinde mealen:

"Ne iş yaparsan yap ve sizler ona dair Kur'an'dan ne okursanız okuyun; ne yaparsanız yapın, yaptıklarınıza daldığınız anda, mutlaka Biz sizi görürüz. Yerde ve gökte hiçbir zerre Rabb'inden gizli değildir. Bundan daha küçüğü veya daha büyüğü şüphesiz apaçık bir Kitab'dadır."

buyurmaktadır.  Cenab'ı Hakk'ın Levh-i Mahfuz'a günlük yazar gibi, her yıl olacak şeyleri Şaban ayının on beşinci gecesi yazdığını beyan etmek nasıl bir bi'datsa, Berat gecesi dediğimiz gecenin  de feyizli, bereketli ve mübarek kabul edilerek; yapılacak ibadet ve dualarla işlenmiş günahların af ve mağfiretini istemek, ya da bir yıllık ömrümüzde karşılaşacağımız olayların, Cenab-ı Hakk tarafından lehimize sonuçlanacak şekilde takdir edilmesini talep etmek gibi değerlendirilmesi de aynı şekilde bi'dattır.   Cenab-ı Hakk'a,  her zaman gece ve gündüz, af ve mağfiretimiz için dua edebilir ve O'ndan hakkımızda her zaman hayırlısını talep edebiliriz. Ama bu istek ve dualarımızı belli bir güne, geceye bağlayarak yapmak bi'dattır. 

Günümüzde pek çok bi'dat, müslümanların hayatına girmiştir. Bu sebeple dinin emirlerini yerine getirmek isteyen her kişi, bu hususa dikkat etmeli; dinde eksiltme ya da ilave mahiyetinde olan söz, tavır ve davranışların yasaklanmış şeyler olduğunu bilerek bunları hayatından ayıklayıp atmalıdır. Burada müracaat edilecek yegane kaynak ise, Kur'an ve Sünnettir.  

Hadis olarak verilen bazı mevzu sözlerin kaynaklarına bakılmalı ki, uydurma hadislerle de amel edilme hatasına düşülmesin.

Selam ve dualarımla.
Recep Altun

Murat Kitabı

Hacı Bayram Kitapçılar Eski Çarşısından Bir Görünüm

Merhabalar.

Bir gün, Ankara Altındağ ilçesi Ulus semtinde bulunan Hacı Bayram Camisine doğru, kitapçılar eski çarşısını gezmek için yola çıktım. Kitapçıların olduğu çarşıya doğru yöneldim ve iki katlı olan çarşının üst katına merdiven basamaklarından çıkarken sağ tarafta çarşının sonundaki kapalı bir kitapçı dükkanının önünde orta yaşlı hafif sakallı bir adamın elindeki Kur'an-ı açıp ayetler okuyup yine yanında kendisi gibi ayakta bekleyen kapalı giyimli bayana bir şeyler söylediğini gördüm ve bu hareket dikkatimi çektiği için, olduğum noktadan onları izlediğim kuşkusunu uyandırmadan dükkanlara bakıyor gibi yaparak, epeyce onları izledim. Her ikisinin de ürkek kuşlar gibi tedirgin ve aceleci bir halleri vardı.

Adam Kur'an'ı bir kaç kez daha böyle rast gele açıp açılan sayfalardan ayetler okuyup kadına yine bir şeyler söylemeye devam etti. Onlara biraz daha yaklaşıp adamın Kur'an sayfalarını nasıl açtığını ve ne konuştuklarını takip etmek istedim ama, onların ayakta durdukları yer, kitapçı dükkanları arasında geçiş yapılan ara yollardan uzakta çarşının sonu olan ve kapalı bir kitapçı dükkanın bulunduğu köşede olduğu için onlara yaklaşamadım. Bir müddet sonra bayan ayrıldı, adam da elinde Kur'an ile birlikte çarşının alt katına inmek için, en yakın yerdeki merdiven basamaklarını hızla inerek gözden kayboldu. 

Aynı olaya bir başka gün içerisinde ve aynı yerde ikinci kez şahit oldum. Bu sefer onlara yakın bir pozisyondaydım. Sakallı adamın Kur'an'ın sayfalarını açış şekli bir değişikti. Sayfaları açık kur'an-ı her iki eliyle birlikte pat diye kapatıyor tekrar sağ eli ile kitabın sayfalarından rast gele bir yeri damaklayarak açıyor ve açtığı yerden biraz okuyor, daha sonra kafasını Kur'an'dan biraz aralııyor, gözlerini kapatıyor,  kafasında bir şeyler kurguluyor ve yine kapalı giyimli bayana bir şeyler söylüyordu. Ancak ne konuştuklarını duymam asla mümkün olmadı. Bir müddet sonra daha önceki gibi, önce kadın ve ardından adam bulundukları yerden ayrılarak uzaklaştılar.


Ben artık olayı çözmüştüm. Bu hafif sakallı adam sorunları olan kişilere,  Kur'an ile fal bakarak onların öğrenmek istedikleri şeyleri söylüyordu. Bu tip insanlar hem geçmişten, hem de gelecekten haber verirler. Oysa gaipten kimse haber veremez. Gaybı bilmek Allah'a mahsustur. Bu adamın yaptığı resmen falcılıktı. Kur'an murat kitabı mı ki? Kur'an fal kitabı mı ki? İnsan Allah'tan korkar!.. 

İşin dahası var... İnşirah suresi ne niyetle okunursa, o niyet gerçekleşirmiş. Her akşam Asr suresi yine murat için, Vakıa suresi de geçim sıkıntısı için okunurmuş. Dinimizde böyle şeyler var mı Allah aşkına! Demek Kur'an hidayet için değil de, falcılık veya murat için mi indirilmiş?.. Yazık bu düşünce sahiplerine yazık!.. Kur'an-ı adeta bir murat veya muska kitabı haline getirdiler. Her ağzına gelen Kur'an hakkında bir şeyler söylüyor. Kimi şifre peşinde, kimi murat peşinde. Asıl amaç,  Allah rızası peşinde olan yok diyemeyeceğim ama, bir elin parmaklarının sayısı kadar az olduğunu söyleyebilirim.

Selam ve dualarımla
Recep Altun