Oruç İbadeti
Hiç
Merhabalar.
Bir şeyler yaptığımı sanıyordum, ama aslında hiçbir şey yapmıyormuşum da, haberim yokmuş. Bugün için yaptığım bir şeyi beğenip heyecanlanırken; fazla değil, ertesi günü yaptığım şeye bakıyorum, kocaman bir hiç. Bu hiç, tasavvufun benlikten sıyrılma anlamındaki hiç değil, sonucu hiçbir değer üretemeyen kocaman bir sıfırı olan hiçtir. Hiçleri birbirine karıştırmamak gerekiyor.
Hiçlerden biri gerçekten hiçbir değer üretemeyen, bir manası ve anlamı olmayan hiçtir. Diğeri ise herkesin öyle kolay kolay yapamayacağı ve ulaşamayacağı bir makama ismini veren hiçtir. Her kim benliğinden sıyrılabiliyorsa işte o bir hiçtir. Çünkü, ancak nefsani arzularından sıyrılabilenler, ilahi esrardan nasiplenerek hiçlik makamına ulaşabilirler.
Konuyu bir başka kalem de şöyle ele almış:
"hiçlik makamı, kulağa hiç hoş gelmiyor. işi gücü kariyeri siktir et derdim onlarla değil. her şeyden vazgeçip n'olcan? mal gibi sabah kalkan akşam yatana kadar da sevgi kelebeği gibi "ay ilahi bir güç var" deyip durcan mı? içmiycen sıçmıycan mı? vücudunda heyecan gezmeyecek mi? güzel popolu kadın gördüğünde vay arkadaş demiycen mi? ne yapıcan lan? neyin hiçliği? bu hiçliği ortaya çıkaran her kimse zekiymiş, muhtemelen her şeye sahip olamayacağını anladığı için de zekice bok atmış bir takım şeyleri olan insanlara. neymiş ilahi bir şeymiş, herkes anlayamazmış. sıktınız lan, insanlar bir korkuyla bir de dinle böyle ilahi olduğu söylenen zırvalarla aldatılır. aç oku, kim kimi nasıl yönetmiş, bak şu an nasıl yönetiliyorsun? ulan hep içince giriyorum şu sözlüğe bi ayık zamanıma denk gelse daha neler diyebileceğim." (ekşi sözlükten)
Bir de sizin kaleminizden dinleyelim, nedir bu "hiç" konusu ve "hiçlik makamı" İyi bir şey mi, kötü bir şey mi? Faydalı mı? zararlı mı? Ne kaybederiz? Ne kazanırız?
Madem herkese söz hakkı verdik, her türlü atış serbesttir. Ancak, günahı, vebali boynunuzadır.
Selam ve saygılarımla.
Riya
Allah'a itaat eder görünerek kulların takdirini kazanmayı istemenin, ibadeti Allah'tan başkası için yapmanın, ibadetleri kullanarak dünyevi çıkar peşinde olmanın, Allah'ın emrini yerine getirmek maksadıyla değil de insanlara gösteriş olsun diye iyilik yapmanın adı riyadır. Riya aynı zamanda gizli şirktir. Samimiyetten uzak gönüllerin güzel sıfatlarla bezenmesini beklemek beyhudedir. Zira müslüman yaşamının ana ölçüsü samimiyettir.
Kınanma kaygısıyla ameli terk etmenin riya, insanlara gösteriş olsun diye amel etmenin şirk, bu iki kusurdan kurtulmanın ise ihlas olduğunu söylemek pekala mümkündür. Ancak ne yazık ki, günümüzde dünyevi çıkarları uğruna bu güzelim dini ahiret dini yapıp kendileri dünyanın zevkini çıkaranlar o kadar çok çoğaldılar ki, bu tablo karşısında üzülmemek elde değildir.
Kendilerini müslüman görerek yaşamlarında bu samimiyeti göstermeyen riyakarların ve yine sizleri Allah ile aldatanların oyununa gelmeyin.
Selam ve saygılarımla.
Ensar ve Muhacir
İslâm tarihindeki "Hicret", "Muhacir" ve "Ensar" olayı ile zamanımızdaki 5 milyon Suriyeli sığınmacı olayı aynı mı? Bu kavramları gündeme siyasi iktidar getirdiğinden, Suriyeli sığınmacılara "muhacir", (nedense diğer ülkelerden gelenler muhacir değil) Türk Milletine de "Ensar" adını verdi. Sığınmacılar sorununu bu kavramlara dayandırmak doğru mu? Malum, Mekkeli Müslümanlar, müşriklerin zulümlerinden kurtulmak için Peygamber efendimizle birlikte Medine'ye göç (hicret) ettiler. Bunlara, göç eden anlamında "muhacir" denildi. Muhacirleri (200 civarında) gönüllü olarak kabul eden Medineli Müslümanlara da, yardım eden anlamında "Ensar" adı verildi.Peygamber efendimiz ve beraberindeki Mekkeli Müslümanlar, geçici olarak hicret ettiklerinden, Medine'de 6 yıl kaldıktan sonra, günü gelince bilinen amaç ve şartlarda Mekke'ye döndüler.Suriyeli sığınmacılar ve vatandaşlık: İç savaş felaketinden kaçan Suriyeli sığınmacıların uğradığı zulüm büyük boyutlarda. Bunların 4 milyon 800 bini Türkiye'ye, 1 milyonu Lübnan'a, 660 bini Ürdün'e, 250 bini Irak'a sığındı. Aradan 6-7 sene geçtikten sonra Suriye hükümeti önemli ölçüde güçlenip, topraklarının büyük bölümünde hâkimiyet sağladı. Bunun üzerine Lübnan ve Ürdün, Şam yönetimiyle anlaşarak, ülkelerinde farklı kentlerde çadırlarda bekleyen sığınmacıların önemli bir kısmını Suriye'ye gönderdi. Aynı milletten (Arap) ve dinden (İslam) oldukları halde, herkes yurduna-yuvasına diyebiliyorlar. Bu yönüyle hicretteki duruma benzeyen bir uygulama söz konusu.Türkiye böyle yapmadı. Büyük bir gayretle ülkede topladığı sığınmacıları, sınır bölgelerimiz başta olmak üzere bütün şehirlerimize dağıttı. Sığınmacılara, kendi vatandaşından esirgediği her türlü imtiyazı tanıdı. Tahrik tesiri yapan bu imtiyaz, şehirlerde gettoların doğmasına yol açtı. Toplumda yer yer ölümle sonuçlanan çatışmaların yaşanması başladı ve yayılma eğilimi gösterip her yere sirayet etti. Siyasi iktidar, halk arasında artan rahatsızlıkları ve vatandaşın zihninde beliren soruları gidermek için bazen "Suriyeli sığınmacılar (mülteci demekteler) yurtlarına gönderilecek", bazen de "sığınmacılar vatandaş yapılacak" şeklinde çelişkili açıklamalar sürdürüldü. Şu anda Suriye sınırından sorgusuz sualsiz çıkış ve girişler devam ediyor. 70 binin üstünde sığınmacı, vatandaş oldu. Suriyeli 700 bin çocuk için açılan kurslarda, anayasamız devletin dili Türkçe, Türkçeden başka hiçbir dille eğitim öğretim yapılamaz dediği halde, Arapça ile eğitim ve öğretim yapılmakta. Batılı ülkeler büyük bir iştahla, sığınmacıların vatandaş yapılması için iktidara destek veriyor. Değişik kamu kuruluşlarının yazışmalarında, seçimlerden sonra vatandaşlık kanununu değiştirip sığınmacılara toplu olarak vatandaşlık verileceğine dair medyada önemli bilgiler yer alıyor. Meselâ; AB projesi çerçevesinde, "sığınmacıları topluma entegre etmek" için yürütülen çalışmalar tamamlanmak üzere. Eğer sığınmacılar gönderilecekse, Türk toplumuna entegre edilmesinin anlamı nedir? Sürekli bir şekilde sığınmacı yerine mülteci denilmekte. Uluslararası hukuka göre mülteci geldiği ülkeye gönderilemez. Hayati derece önemli bu konu Türk Milletinden ne için gizleniyor?Peki, Cumhur ne diyor?: Yapılan araştırmalarda Türk vatandaşlarının yüzde 87,6'sı "Suriyeliler ülkelerine gönderilsin;" Suriyeli sığınmacıların yüzde 67'si "ülkemize dönmek istiyoruz" diyor. Neden bunun gereği yapılmıyor? Türk Milletinin nüfus yapısını sosyal dokusunu, ekonomisini, sağlığını, güvenliğini, huzurunu, kamu düzeni gibi temel yapılarını bozacağı belli olan 4-5 milyon sığınmacıya vatandaşlık, nasıl bir amaçla verilmek isteniyor. Anlamak mümkün değil.Bu çerçevede şu tabloya bir daha bakalım: Bir tarafta mülkün sahibi Türk Milleti (Cumhur) ve Suriyeli sığınmacılar var; "vatandaşlık" istemiyor. Ama tanıyan yok. Buna karşılık öbür tarafta haçlılar (Batılı emperyaller) ve iktidarın çekirdek ekibi var; "vatandaşlık" verilmeli diye dayatıyor. Bu projenin meşruiyeti nerede? Yetkili ve güçlü olmakla meşruiyetin nasıl bir ilgisi olabilir? Hukuk, insan hakları, egemenliğimiz, devletimizin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü karşısında bir de "Ensar", "Muhacir" demezler mi? Bu nasıl iş? Şu garabete bakınız.Soralım; dünyada böylesi ve benzeri olmayan bir dayatma ile "Hicret", "Ensar" ve "Muhacir" gibi müstesna kavramlar kullanılarak hayırlı sonuçlara ulaşılabilir mi?
Kaynak: Sadi Somuncuoğlu
Dine Karşı Din
Sizleri İranlı yazar Ali Şeriati ve onun kaleme aldığı "Dine Karşı Din" kitabıyla tanıştıracağım. O kadar kitap ve yazar arasından neden Ali Şeriati ve "Dine Karşı Din" kitabını ele aldığımı bir cümle ile açıklayım. Bizde Yaşar Nuri Öztürk ne ise, İran'da da Ali Şeriati odur. Ancak, Ali Şeriati Y. Nuri Öztürk hocadan bir tık ilerdedir. Yani Yaşar Nuri hocanın söyleyemediği şeyleri Ali Şeriati söyleme cesaretini bulmuş ve bunun bedelini de hayatı ile ödemiştir.
Merhum Şeriati, dünyanın bugün yaşayan iki önemli medeniyeti olan, İslam ve Batı medeniyetini yakından tanıma fırsatı bulmuş ender şahsiyetlerden biridir. Dahası, bir sosyolog gözüyle incelediği konuları dahiyane bir düşünce işçiliği ile işlemiş ve Fars edebiyatının kendisine kazandırdığı akıcı üslupla ortaya koymuştur. Bilimsel liyakati, özgün bakış açısı, dindarlığı ve inandığı doğrular uğruna can verecek kadar yürekli kişiliği ile sadece İran gençliğini arkasından sürüklemekle kalmamış, dünya Müslümanlarının öze dönüş çabasına katkıda bulunarak bir döneme damgasını vurmuştur. Şeriati'nin düşünceleri, Batılı saldırı karşısında çok derin ve güçlü bir mukavemet oluştururken İslam geleneğini kirleten ve çöküntüye sebep olan bidat ve hurafelere de ağır darbe indiriyordu. Tabii bu da bilinçsiz kesimler nezdinde İslam'ın kendisine yapılan bir saldırı olarak algılanıyordu.
Kendi tabiriyle içinde doğup büyüdüğü geleneksel Safevi Şiiliğine yönelttiği eleştiriler yüzünden İran'da dışlanırken, Şii bakış açısı nedeniyle de Sünni dünyadan önemli tepkiler almıştır. Ancak Şeriati, her ne kadar Ali Şiası ve Safevi Şiası ayrımı yapsa ve Safevi Şiiliğini eleştirse de eleştirdiği düşünceden bütünüyle kurtulamamış ve söz konusu etkilerle Sünni dünyanın kabul edemeyeceği kimi düşünceler serdedebilmiştir.
23 Kasım 1933 yılında Horasan'da dünyaya gelen Ali Şeriati, 16 Mayıs 1977 'de Avrupa'ya hicret ettikten 30 gün sonra İngiliz istihbaratının yardımıyla İran İstihbaratı Savak tarafından öldürülmüştür.
Sahte Dinciler
Malumunuz olduğu üzere onuru: Hem insanın itibar ve şerefini, kendisine duyduğu öz saygıyı, hem de başkalarının gösterdiği saygının dayandığı kişisel değeri ifade eden bir kavram olarak kabul ederiz. Bu tanıma göre insan, onur sahibi bir varlıktır. Onur, insana sonradan bahşedilmiş bir değer olmayıp, fıtraten verilmiş bir değer olmakla birlikte, onurlu bir varlık olarak kalabilmek için de, kişisel özen ve gayretin gösterilmesi gerekmektedir.
Mümini, her şeyden önce teslimiyet ve sadakat sahibi biri olarak tanımlarız. Ayrıca mümin hayatı boyunca İbrahimi bir duruş sergiler ve vakarını korur. İmanından ve değerlerinden asla taviz vermez. Kur'an-ı Kerim'in ve sünnet-i seniyyenin rehberliğini terk etmez, sırat-ı müstakimden yüz çevirmez.
Onurlu bir mümini de kısaca, elinden ve dilinden insanların güvende olduğu bir kişi olarak tanımlarız. Mümin aldatmaktan ve aldanmaktan Allah'a sığınır. Müminin dilinden kötü ve yalan sözler, onur kırıcı ve gönül yaralayıcı ifadeler dökülmez. Mümin ötekileştirici değil, birleştiricidir; her bir sözünün ve işinin bir gün mutlaka hesabını vereceğinin idraki ve bilincindedir.
Bu kadar tanımlamalardan sonra gelelim günümüz gerçeklerine. Ne yazık ki geçmişte ve günümüzde zaman zaman din, birey ve toplum üzerindeki belirleyici ve yönlendirici gücü sebebiyle; siyasal, ekonomik, kültürel, ideolojik ve belli bir sosyal projeyi meşrulaştırmak için etkili bir istismar aracı olarak kullanılmıştır ve kullanılmaya da devam edilmektedir.
İslam, alışverişte dürüst olmayı, komşu hakkına riayet etmeyi, çevreyi kirletmemeyi, işini hakkıyla yapmayı, toplumsal sorunlara duyarlı olmayı bekler. Ahlakın olmadığı bir yerde hiç bir şeyden bahsedilemez. Bugün Müslüman toplumlar ciddi bir ahlak kriziyle karşı karşıyadır. Bir ahlaki prensibin toplumda hayat bulabilmesi, önce bireyler üzerinde hayat bulmasıyla mümkündür.
Güçsüzün, incitilmeksizin hakkını alamadığı bir toplum yücelmez! Gün geçmiyor ki, çevremizde haksızlığa uğrayan bir insana rastlamayalım. Beşer gaddardır zulmeder, mekkardır gasp eder. Bu doğru! Ancak Allah'ın Adil isminin bir parıltısı olan adliye saraylarında da çoğu kez adaletin tecelli etmediği bir vakıadır.
Her şeyin sahtesi olan dünyamızda, dinin sahtesi yok mu? Olmaz olur mu! İsterseniz konumuzla alakalı olduğu için biraz dinin sahtesinden bahsederek yazımızı sonuçlandıralım. Dinin sahtesi, siyasete karışmış olanıdır. Din duygularının ve dince kutsal kavramların siyaset adına kullanılmasıyla din, din olmaktan çıkar siyasetin aracı olur. Siyaset ticarete, ticaret siyasete, din her ikisine alet edildi mi, artık bu sömürünün sonu gelmez! Din ticareti ile meşgul olanlara bakın, hemen hemen hepsi her türlü paranın milyarderidir. Bir kolumuz siyasette, bir kolumuz ticarette, ayaklarımız tarikatlardadır.
Ticaret, siyaset ve tarikat üçgenini oluşturan bu sahte dindarlar; yoksul Müslüman yurttaşın kan emicileri ve inanç sömürücüleridirler. Ne yazık ki, hala bu gerçeği göremeyen ve sahte dindarlara adeta tapan ve alet olan yoksul Müslümanların hali içler acısıdır. Kandırıldığını inatla görmemekle birlikte, gösterenleri de din düşmanlığıyla suçlarlar. Gayret bizden, tevfik ve hidayet Allah'tandır.
Kur'an'ı Okuyun
![]() |
| Prof. Dr. Hüseyin Atay ve Hasan Onat |
Salat
Bu yazımda Kur'an'da geçen "salat" sözcüğünü ele alıp, namaz konusuna değinmek istiyorum. İçimden böyle geldi. Ben akademisyen değilim, liseyi bile dışarıdan bitirmiş, ortaokul mezunu sıradan biriyim. Uzun zamandır kendi halimde dinler tarihi, İslam dini ve Kur'an-ı Kerim üzerine araştırmalar yapıyorum. İslam dini ve Kur'an-ı Kerim üzerine bayağı bir bilgi birikimim oluştu diyebilirim. Ben ve benim gibilerin bir çoğu taklidi iman üzerine kendisini İslam dininin içinde bulmuştur. Taklidi iman: Bir araştırmaya dayanmaksızın, kişinin kendisine telkin edinilen, veya çevresinden yahut büyüklerinden gördüğü imanı benimsemesidir. Tahkiki iman ise: Kur'an'ın yüzlerce ayetinde emrettiği gibi, araştıran ve muhakeme eden kimsenin sapasağlam delillere dayanan imanıdır. Bu bağlamda taklidi iman sahibi her müslümanın, taklidi imandan tahkiki imana geçmesi için gayret etmesi gerekmektedir.
Bu duruma göre "salat" sözcüğünün kökü "saly" değil, "salv"dir. Sözcüğün aslı ise "salvet" olup, kök sözcük "nakıs" (son harfi illetli olduğundan) genel dilbilgisi kuralları gereği "salvet" sözcüğü "salat" şekline dönüşmüştür. Nitekim sözcüğün çoğulu olan "salavat" sözcüğünde, kök sözcüğün asıl harfi olan "vav" açıkca ortaya çıkmaktadır. Zaten "salat" sözcüğünün "s-l-v" kökünden türediği hususunda ittifak olduğu içindir ki, bir anlam karışıklığı olmasın diye mushaflarda "salat" sözcüğü "elif" ile değil "vav" ile yazılır.
Namaz konusuna gelince, aslında namaz da kendi başına sayfalar tutan bir izahı gerektiren hassas bir konu. Allah'a zillet göstererek yapılan dua şeklinde kısa bir açıklama yaptıktan sonra, namazı bir başka blog paylaşımında tekrar ele almak gerektiği görüşündeyim. Yıllardır fıkıh kitaplarında anlatıldığı şekilde namaz kılıyoruz. Kıldığımız bu namazların kime ne faydası var? ben bu zamana kadar hiç kimseye faydası olduğu düşüncesinde değilim. Namaz insanı kötülüklerden alıkoyar deniliyor ama, içinde kötülük olan birini kötülüklerden alıkoyduğunu hiç görmedim. Adam camiye gidiyor namazı kılıyor, ondan sonra yine ferişta kesiliyor ve her türlü kötülüğü yapıyor. Ama yardıma muhtaç birinin derdine çare olduğunuz da, onun darlığını giderdiğiniz de hem siz, hem de karşıdaki kişi ne kadar mutlu oluyor değil mi? Bu çifte mutluluk, Yüce Allah'ı daha çok memnun ediyor. İşte bizim namazımız bu olmalı.
Selam ve saygıyla.
(1) Harf-i illet: Arapça'da harf-i illet (elif, vav ve ya) harflerinden ibaret olup, fiil çekimlerinde veya isimlerde meydana gelen harf değişimlerinde bu harflerin diğer harflerden farklı hareket etmesidir.
(2) Nakıs: Arapça'da yalnız son harfi harf-i illet olan sözcük, fiil.
Kur'an'ı Anlamak
Kaynak: Kur'an'a Göre Araştırmalar-Prof.Dr. Hüseyin Atay
Günahta Veraset ve İntikal
Yüce Allah, Kur’an’ı Kerim’in Necm süresinin 38-41. ayetlerinde önemli ilkelere yer vermiştir. Necm suresi 38. ayet: “Gerçek şu ki, hiçbir günahkar, bir başka günahkarın yükünü sırtlamaz.”
Necm suresinin 38. ayeti, Sorumluluk prensibini, suçların ve cezaların şahsiliğini vurgulamaktadır.
Herkesin ancak kendi vebalini ve günahını taşıyacağı belirtilmektedir. Bu ayet aynı zamanda hıristiyanlıkta, Adem’den bütün insanlığa geçtiği düşünülen “Ezeli Günah” inancını da reddeder. Hiç kimse kendisinin sebep olmadığı bir günahtan sorumlu olamaz. Ne baba çocuğunun, ne de çocuk babasının, atasının günahından sorumludur. İnsanın atasının günahkar, şaki veya kafir olması, kendisine zarar veremeyeceği gibi, veli veya nebi olması da kendisine bir yarar sağlamaz. Babasının peygamber oluşu, Nuh’un kafir oğlunu kurtaramamıştır. Nuh’un oğlunu kurtarması için Cenab-ı Hakk’a yönelmesine karşılık Cenab-ı Allah Nuh’a: “Ey Nuh o senin ailenden değildir. O yaramaz işler yaptı. Bilmediğin şeyi benden isteme.” (Hud:46) şeklinde isteğini reddetmiştir.
Din Toplumlar İçin Gereklidir
“...Din toplumlar için gereklidir. Dinsiz bir toplum olamaz. Şimdiye kadar dinsiz bir toplum görülmemiştir. Ama biz dini, Allah ile kul arasındaki bir bağlılık olarak görüyoruz. Fakat bu bağlılığı tamamen istismar ederek, Allah ile kul arasına girip oradan birtakım menfaatler sağlayan insanlar var. Biz işte bunların mücadelesini yapıyoruz ve bu mücadeleyi devam ettireceğiz. Çünkü doğrudan doğruya din gibi kutsal bir mesele istismar edilirse, bu memleket için büyük zararlar verir. Bundan dolayıdır ki tekrar ediyorum; ‘din, toplumlar için lazımdır ve yalnız Allah ile kul arasındadır. Allah ile kul arasına girip menfaat sağlayanları mutlaka bertaraf etmek lazımdır.’...”
Bid'at ve Hurafeler
Prof. Dr. Bünyamin ERUL
Din işleri yüksek Kurulu üyesi
Müslümanların Sorunları
Kur'an-ı Anlamak
Kur'an'ı Kerim her şeyden önce ilme ve düşünceye önem verir. Getirdiği esasları ilme ve akli ilkelere dayandırır. Bunun anlamı şudur: Kur'an'ı ilmin ve aklın ilkelerine göre anlamak gerekir. Akla, ilme ve mantığa aykırı gelen Kur'an'a da aykırı düşer. Bunun için Kur'an, kendi ilke ve hükümlerinde çelişki olmadığını açıkça ortaya koyarak; herkesi aklını çalıştırmaya, mantıklı ve tutarlı olmaya, sözünde, işinde çelişkiye ve tutarsızlığa düşmemeye çağırır. Münafıklık yapmamaya dikkat edilmesini ister. İlmin, aklın ve düşüncenin tutarlılığı sonucunda hurafelere, saçmalıklara, densizliklere, aldatmacalara ve batıla sapılmamasını ister. Böylece insanın onurunu korumayı hedefler. Kur'an'ı anlamak için bilinmesi gereken ilimlere dair şöyle bir çerçeve çizmek yerinde olacaktır.
- Kur’an arapça olduğundan, onu iyi ve doğru analamak için arap edebiyatını, arapçanın etimolojisini, dil felsefesini, semantiğini, eski terimleri ile; sarfı, nahvi, iştikak ilmini, fıkhu’l-luğayı, belagatı, beyanı, ve bedi’i iyi bilmek gerekir. Ancak arapça bilmeyenler bilmelidir ki, iyi bir tercümesine dayanarak Kur’an’ı anlamak ve ilim yapmak mümkündür. Müslüman olmak için arapça bilmek de şart değildir.
- Mantık bilmek gereklidir. Bu da Kur’an ayetleri arasındaki anlam ilişkisini, bu ilişkilerin derecelerini ve ayetlerden çıkacak sonuçların öncüllerle (mukaddime) olan bağlantılarını tayin ve tespit etmek suretiyle elde edilecek hükümlerin derecelerini tutarlı bir biçimde öğrenme imkanını ve hataya düşmemeyi sağlar.
- Usul’il-fıkıh müslümanların icat ettikleri en önemli ilimlerdendir. Bu ilim, anlama ve yorumlama ilkelerini, kurallarını, söylenen sözün gayesini, hükmünü, değişmezliğini veya değişkenliğini ve şartlarını anlatır. Bu ilme “İslam hukuk felsefesi” denmesi gerçekleştirmek istediği hedeften dolayıdır. Aslında bu ad anlamanın ve yorumlamanın esasları manasındadır. Bu ilmi bilmeyenin ilmine güvenilmez.
- Kelam ilmi (teoloji) Kur’an’ın esaslarını felsefi bir şekilde açıklamaya çalışır ve Kur’an’ın felsefesini yapar. Allah-kaninat-insan ilişkisini inceler. Bu, usuli’l-fıkhın esasını teşkil eder. Allah’ın varlığını, Kur’an’ın Kur’aniliğini ispat etmeye çalışır.
Selam ve dualarımla.
Yararlandığım Kaynak: Prof.Dr.Hüseyin Atay, Kur'an'a Göre Araştırmalar.
Diyanetin Soru ve Cevapları
![]() |
| Kadınlar mahfilinde Cuma namazı kılan kadınlardan bir görüntü. |
Henüz asıl meseleye gelmeden Diyanet taraftarı olanlar beni şiddetle eleştireceklerdir. Hatta belki de dinin, diyanetin düşmanı olarak bile göreceklerdir. Ama doğruları ve gerçekleri söylemeyen, haksızlıklar karşısında susan "dilsiz şeytandır" diyen de yine bu din ve Diyanet değil midir?
Malumunuz olduğu üzere çok yakın bir zamanda, Diyanete yöneltilen malum bir soruya, malum bir şekilde cevap veren Diyanet İşleri Başkanlığı'nı yerden yere vurdular. Söz konusu soruyu internet sayfasından çeken Diyanet, soruyu çekmekle birlikte hatasını da kabul etmiş oldu.
2016 yılı duvar takvimi, eski yıllara göre formatı ve içeriğiyle büyük bir değişikliğe uğramakla birlikte sorularla başı zaten dertte olan Diyanet, 2016 yılı duvar takviminde de "SORU-CEVAP" bölümüne yer vermiş. 12 Ocak Salı günkü takvim yaprağının arkasındaki soru-cevap bölümünde yer alan soru aynen şöyledir: "Erkekler Cuma namazından çıkmadan bayanlar öğle namazını kılabilir mi?" Soruyu yöneltmiş olan vatandaşımıza bir diyeceğimiz yoktur. Çünkü geleneksel İslam öğretilerine göre Cuma namazı, sadece erkeklere has kılınmıştır. Neden? Müslüman bilginlerin bu konudaki gerekçelerinin başında "Cuma namazına gelen kadınların fitne zuhuruna sebep oldukları veya olabilecekleri", iddiası gelmektedir.
İslamiyet bütün insanların dini olup, evrenseldir. İslam'ın tekliflerinde kadın ve erkek cinsleri arasında ayırım yoktur. Mümin kadınlar, tıpkı mümin erkekler gibi, Cenab-ı Peygamber zamanında kendilerine farz kılınan namazları Mescid'de cemaatle kılmışlardır. Emeviler devrinden itibaren, yani Hilafetten saltanata geçişle birlikte İslam'ın kadınlara verdiği haklar yavaş yavaş geri alınmaya, kadın cinsi İslam'dan önceki durumuna döndürülmeye çalışılmıştır.
Konunun daha iyi anlaşılması için, Kur'an'ı Kerim'in Cuma suresinin, Cuma namazı ile ilgili 9. ayetin mealinin açıklamasına bakalım: "Ey iman edenler! Cuma günü namaza çağrıldığında hemen Allah'ı anmaya koşun ve alış verişi bırakın. Eğer bilmiş olsanız, elbette bu sizin için daha hayırlıdır." Yüce dinimizin ibadetlerle ilgili hükümleri geneldir, kadın erkek arasında ayırım yapmamaktadır. Cuma namazı ile ilgili ayette kadın erkek ayırımı yapılmamış "Ey iman edenler!" genel ifadesi kullanılmış, bütün müminlere seslenilmiştir.
Gelelim Diyanet işleri Başkanlığı'nın bu soruya verdiği cevaba: "Kadınlar ve kendilerine Cuma namazı farz olmayan hasta ve benzeri kimseler vakit girdikten sonra, imam Cuma namazını bitirmeden önce kendi evlerinde öğle namazını kılarlarsa bu namaz geçerli olur. "
Diyanet işleri Başkanlığı verdiği cevapla, aynen Emeviler'in yaptığı gibi kadınları ikinci plana itmiş ve onları Cuma namazından muaf tutmuştur.
İslam'ın şari'i Allah'tır. Diyanet'in vazifesi ise, Şer'edilen ahkamı ve esasları açıklamak, sistemleştirmek ve yaşanılan çağın ihtiyaçlarına cevap verecek düzeyde ortaya koymaktır. Yoksa, kıyas ve içtihat yoluyla ne bir ibadet farz kılınabilir, ne de farz kılınmış bir ibadet kaldırılabilir. Bu durumda, Cuma namazını, bazı mükellef müminlere farz saymayan Diyanet, Allah'ın hak ve yetkisine, kendilerinden ibadeti iskat ettikleri müminler topluluğunun ibadet haklarına tecavüz etmiş olmuyor mu?
Selam ve dualarımla
AÇIKLAMALAR
Şari:Şeriat koyan, Allahu Teala Şari'i Mübindir. Dinleri gönderen ve değiştiren O'dur. Şeriatı meydana koyan, teşri eden.
İskat: Düşürme, düşürülme.
Şer: Şeriat, Allah'ın emri, Kur'an, sünnet, icma-i ümmet, kıyas-ı fukaha ile tespit edilmiş temeller.
Adha Bayramı
İman Zayıflığı
Merhabalar.
Recep Altun.
Sahur Vaktinin Tayin ve Tespiti
Kaynak: Kur'an'a Göre Araştırmalar IV
(1) Bakara 2/187
AÇIKLAMA: Konu yeterince ilgi görmediği için, yayınına devam edilmeyecek!..
Bi'dat Kandili
Merhabalar.
"...Her sene, Şaban ayının on beşinci Berat gecesinde, o senede olacak şeyler, ameller, ömürler, ölüm sebepleri, yükselmeler, alçalmalar, yani her şey Levh-i mahfuzda yazılır. Resulullah efendimiz, bu gece, çok ibadet, çok dua ederdi. ..."
"Ne iş yaparsan yap ve sizler ona dair Kur'an'dan ne okursanız okuyun; ne yaparsanız yapın, yaptıklarınıza daldığınız anda, mutlaka Biz sizi görürüz. Yerde ve gökte hiçbir zerre Rabb'inden gizli değildir. Bundan daha küçüğü veya daha büyüğü şüphesiz apaçık bir Kitab'dadır."
Murat Kitabı
![]() |
| Hacı Bayram Kitapçılar Eski Çarşısından Bir Görünüm |
Selam ve dualarımla
Recep Altun





















