25 Haziran 2011 Cumartesi

Üç Gün


“Sermayen nedir?” diye sordular
İşte sazım, işte heybem dedim
Ben çalıp söyledikçe onlar azdılar
Ben de sermaye tükenmez dedim

Bu dünyayı üç güne sığdırmışlar
Dün, içindekilerle beraber geçti gitti
Bugün senindir, iyi değerlendir fırsatı
Yarına ulaşmak herkese nasip değildir

Neye inanırsan inan, öleceksin bir gün
Yaptıkların yanına kalır sanma
Her işin hesabını vereceksin bir gün
Öldükten sonra dirilmem sanma

Bir musibet, bin nasihatten evlaymış
Doğru yolu bulmak yine sana kalmış
Dünü, bugünü ve yarını düşünerek
Sermaye, ömrü üç güne sığdırmakmış! 

25.06.2011
YazBlogcu

19 Haziran 2011 Pazar

Babam

“Babalar Günü'ne İthafen”

Dışı başka, içi başkadır
Onun adı babadır
Ana gibi değildir
Sevgisi içindedir.

Onunda yüreği vardır
Ama biraz katıdır
Ona her şeyi söyleyemezsin
Çünkü, o bir babadır.

Sen tökezince
Onun da ciğeri yanar
Ana gibi değildir
Seni içinde sarar

Baba, aklıyla davranır
Ana, duyguyla katlanır
Her ikisi de paralanır
Ama, o bir babadır…

Yüzüne gülmez belki
Sevmez görünür sanki
Başına bir iş geldiğinde
Baba değil, ana  sanki!..

Recep Altun

16 Haziran 2011 Perşembe

Hemi De


Ben soyunmuşum sıcakları bekliyorum
Her gün yağmur yağar çıplak bedenime
Ben sadece ama sadece seni seviyorum
Komşunun kızı takmış beni gönlüne

Yürümez bu sevda ben de biliyorum
Yanık gönlüme söz geçiremiyorum
Hemi de hemi de, ben de seviyorum
Hiç umurumda değil, artık gidiyorum

Bir şeyler yapsana, bana mani olsana
Ben de cahilim gönlüm kayıyor kıza
Allah’ım ne olur bana bir engel çıkar
Bu sevdadan kimseye yok bir fayda

Neden yazdım bu dizeleri bilmiyorum
Ne böyle bir aşk var, ne de bir sevda
Herhalde gençliğim düştü yarım aklıma
Okuyan benzetmesin beni bir çapkına 

YazBlogcu

3 Haziran 2011 Cuma

Son Kuşlar

Vaktiyle, bu adaya bu zamanda kuşlar uğrarlardı. Cıvıl cıvıl öterlerdi. Küme küme, bir ağaçtan ötekine konarlardı.

İki senedir gelmiyorlar. Sonbahara doğru, birtakım insanların çoluk çocuk, ellerinde bir kafes adanın tek tepesine doğru gittiklerini görürdüm. İçim cız ederdi. Büyüklerin ellerinde, birbirine yapışmış pislik renginde acayip çomaklar vardı.

Bunlarla bir yeşil meydanın kenarına varır, bunları bir ağacın altına çığırtkan kafesiyle bırakırlar, ağacın her dalına ökseleri bağlarlardı. Hür kuşlar, kafesteki çığırtkan kuşların feryadına, dostluk, arkadaşlık, yalnızlık sesine doğru bir küme halinde gelirlerdi. Çayırlıkta bir başka ağacın gölgesinde birikmiş çoluklu çocuklu kocaman herifler, bir müddet bekleşirler. Sonra kuşların üşüştüğü ağaca doğru yavaş yavaş yürürlerdi. Ökselerden kurtulmuş dört beş kuş bir başka ökseye doğru uçup giderken, birer damlacık etleriyle birer tabiat harikası olan kuşları toplarlar, hemen dişleriyle oracıktı boğarlardı. Ve hemen canlı canlı yolarlardı.

Hele bir tanesi vardı, bir tanesi. Çocukları bu işe seferber eden de oydu. Ökseleri cumartesi gecesinden hazırlayan da. Konstantin isminde bir herifti. Galata'da bir yazıhanesi vardı. O esmerle sarışın arası iskete kuşlarının bir damlacık etlerinden yapacağı pilavın hazzıyla, pırıl pırıl yanan krom dişleriyle nasıl nasıl kopartırdı kuşların ümüğünü bir görseniz.

... Konstantin Efendi, o kuşların çok uzaktan geçtiklerini görebilirdi. Gözlerini kısardı. Esmer lekelerin adalar istikametinde gittiklerini görür, etrafına bakar, bir tanıdık görecek olsa gözünü kırpar, gökyüzüne bir işaret çakar: "Bizim pilavlıklar geldi" derdi. Kuşlar pek yakından geçmişse, seslerini taklit ederek, kalın dudaklarıyla dişlerinin arasından seslenirdi. Kuşların çoğunlukla aldandıklarına, bu sesi duyarak dost sesi sanıp vapur etrafında bir dönüp uzaklaştıklarına şahit olmuşumdur.

Havalar sertleşir, poyrazlar, lodoslar birbirini kovalar, günün birinde, teşrin'lerin sonlarına doğru ılık, hiç rüzgarsız, parça parça oynamayan bulutlu, tatlı, sümbüli günlerde, o, en çığırtkan kafes kuşunu nereden bulur bulur, mahalle çocuklarını çağırtır, isketeleri, floryaları, aralarına karışmış serçeleri gökyüzünden birer birer toplardı.

Seneler var ki kuşlar gelmiyor. ... Kuşlardan sonra şimdi de milletin yeşilliğine musallat olanlar. Geçen gün, yol kenarlarındaki yeşilliklere basmaya kıyamayarak, yola çıkmıştım. Konstantin Efendi'nin günlerinden bir gündü. Ama gökte hiç kuş gözükmüyordu.

Kuşlar şimdi yoktu havada ama yeşillikler vardı ya. Baktım. Bu yeşilliklerin bazı yerleri sökülmüş. Biraz ileride dört çocuğa rastladım. Yürüyorlar. Yeşilliklerin en güzel yerlerinde duruyor, bir kaldırım taşı kadar büyük bir parçayı alıp söküyorlar, bir çuvala dolduruyorlardı.
"Ne yapıyorsunuz?" dedim.
"Sana ne?" dediler.
Fukara, üstleri yırtık pırtık yavrulardı.
"Canım neden söküyorsunuz?" dedim.
- Mühendis Ahmet Bey söktürüyor.
- Ne yapacak bunları?
- Yukarıda deri tüccarı Hollandalı var ya hani, onun bahçesini düzeltiyorlar da.
- İngiliz çimi alsın, eksin, madem ki herif zengin.
- İngiliz çimiyle bu bir mi?
- Bu daha mı iyi?
- İyi de laf mı? Bunun üstüne çimen olur mu? Hollandalı öyle demiş.

Karakola koştum. Polislere haber verdim. Güya men ettiler. Gizli gizli, yine çimenler yer yer söküldü. Mühendis Ahmet Bey'e, ceza bile kesilmedi. Belediye talimatnamesinde, yol kenarlarındaki çimenleri sökmek cezayı mucip olmuyormuş.
Kuşları boğdular, çimenleri kestiler, yollar çamur içinde kaldı.


DÜNYA DEĞİŞİYOR DOSTLARIM. GÜNÜN BİRİNDE, GÖKYÜZÜNDE GÜZ MEVSİMİNDE ARTIK ESMER LEKELER GÖREMEYECEKSİNİZ. GÜNÜN BİRİNDE, YOL KENARLARINDA TOPRAK ANAMIZIN KOYU YEŞİL SAÇLARINI DA GÖREMEYECEKSİNİZ. BİZİM İÇİN DEĞİL AMA, ÇOCUKLAR, SİZİN İÇİN KÖTÜ OLACAK.


Sait Faik Abasıyanık