Şehidlerimiz


Merhabalar, Sevgili Blogger Kardeşlerim!..

Son derece kızgın, son derece üzgün olarak bilgisayarın başına oturdum. Bu ruh halimle ne yazılır bilmiyorum. Bildiğim tek şey, sonu bir türlü gelmeyen PKK terörünün hain saldırıları sonucu 3 Türk evladının daha şehid verilmesi karşısındaki derin üzüntüm ve içimdeki isyandır. "YETER ARTIK!" diye haykırmak istiyorum. Bu isyanım kahpe tuzaklar kuran kalleşlere olduğu kadar, hatta onlardan daha çok, bu ihanetin yeniden alevlenmesine, bu alçakların yeinden cüret ve cesaret bulmalarına, yeniden  tuzak kurmalarına, karakol basmalarına, bomba koymalarına, kurşun atmalarına zemin hazırlayanlaradır.      

Aziz Şehidlerimize Cenab-ı Hakk'tan rahmet, yüce Türk milletine ve şehid ailelerine başsağlığı ve sabr-ı cemil dilerim.

YETER ARTIK!

Silahlar yine kan kusmakta
Yürekler alev alev yanmakta
Hergün bir şehit haberiyle
Türkiye acılara uyanmakta.

Sen usanmadın öldürmekten
Biz de usanmayız ölmekten
Bu işin sonu nereye varacak 
Vazgeç artık, kan dökmekten!

Bu terör son bulacak birgün 
Sorulacak yapılanların hesabı
Kaçacak yer aranacak o gün
Kalmaz yerde şehidimin kanı.

Recep Altun

Çıkınağıl

Genç çoban, köyün en güzel kızına sevdalanır. Kızın da yüreği alevlenir genç çobana... Ama ağa kızıdır, mümkün değildir biraraya gelmeleri. Çoban bu sevdaya daha fazla dayanamaz ve bir gün genç kıza: "Kap çıkınını gel ağıla" der. Genç kız da çıkınını alır gelir ağıla, tam kaçarlarken ağa ve adamları basar ağılı ve çoban ile kızı oracıkta öldürürler. İçinden "kara sevda" geçen köy, adını bu olaydan alır: Çıkınağıl...

Çıkınağıl köyü Hirfanlı Barajı'nın suları altında kalınca, 1957 yılında taşınır, yerinden olur. 12 Eylül darbesinden sonra da isminden olur. Artık kasaba olan Çıkınağıl'ın içinden sevda geçen adı, dönemin belediye başkanının darbeci generale yaranma sevdasıyla Evren oluverir.

Şu anda Ankara'ya bağlı olan ve Ankara'ya 178 km. uzaklıkta bulunan yeni adıyla Evren kasabası halkı, yağcılık nedeniyle ilçelerine verilen Evren ismini hiç kabullenememişler ve köylerinde geçen bu kara sevda olayının köylerine verdiği Çıkınağıl ismini kullanmaktan asla vazgeçmemişler.

Aradan 31 yıl geçmiş olmasına rağmen, bir faydasını da göremedikleri darbeci generalden şikayetçi de olan Evren ilçe halkı,  eski isimleri olan Çıkınağıl'ı tekrar resmen kullanmak istemektedirler.

Kaynak: Web Sitelerinden Araştırılarak Yazıldı.

Mizan ve İrfan


Çeşm-i insaf gibi kamile mizan olmaz
Kişi noksanını bilmek gibi irfan olmaz

                                                  Talibi


İnsaf; kelime anlamı olarak, merhamete, vicdana yada akıl mantık kurallarına dayanan adalet demektir. Çeşm-i insaf; malum insaf gözü demektir. Bilge, yaşını almış olgunluk çağına gelmiş bir kişiye insafla bakıp, kainatın her zerresinde tecelli eden gerçek varlığın Allah olduğunu, ondan gayri hiçbir mevcudun gerçek anlamda var olmadığını görmek gibi bir mizan; yani bilgelik ölçüsü yoktur. Kişinin, kendi kusurunu noksanlığını, eksikliğini bilmesi gibi de irfan; yani İlahi sır ve gerçekleri kavrama ve anlama kabiliyeti yoktur. Zira; oldukça bilinen bir hadis-i şerifte Hz. Peygamberimiz şöyle buyurmuştur; "Nefsini (yok) bilen, Rabbini bilir." Nefsinin, yaratılmış olduğunu, aslında "la şey'” yani yok olduğunu, O’nun yüce iradesi önünde aciz, kusurlu ve eksikli olduğunu bilen Rabbinin yüceliğine boyun eğer, bu boyun eğiş, secde kalpten olursa bu hakikat bilgisine yükselişin adı nefsini bilmek ve Rabbini bilmektir ki, insanın yaratılışının asıl gayesi Rabbini bilmek ve ona kulluk bilincine ermektir.

Biz, mademki kuluz, kusurluyuz, mükemmel olamayız, yaratılmış olmamız bunun en büyük delilidir. Yani, kul her ne kadar yükselirse yükselsin neticede kuldur. Bizler onun ilminden ancak dilediği kadarını öğrenebilir, hıfz edebiliriz. Oysa, O'nun ilmine son yoktur. Bu yüzden Hak yolunda, bilmediğini bilmek irfanın başı sayılmıştır.

Allahu Teala'nın isim ve sıfatları insanda tecelli eder, fakat zati sıfatlarından tekvin sadece Allah'a mahsustur. İnsan, bir sivrisineğin karşısında bile acze düşer. Bazen, küçücük bir virüs karşısında bütün savunma sistemi çöker. Öyleyse, insan haddini asla aşmamalı, yaratıcısına karşı daima muti ve mütevazı olmalı, kendini ihtiyaç, fakr-u zaruret içinde görüp, her hal-u karda Rabbinin karşısında boynu bükük, eli bağlı bir köle gibi olmalıdır. 

İşte, kulun kendi noksanını bilmesinden daha büyük bir irfan yani bilgelik yoktur. Şair, yukarıdaki beyitte bu hakikati anlatmak istemiştir.

Alıntıdır.

Şehir Tiyatroları

Türkiye'de sanatçıların ve sanatçı geçinenlerin tavırları genellikle elitist, jakoben, devletçi ve tepeden inmecidir. İçinde yaşadıkları toplumu ve insanları küçük gören bu grup, genellikle muhafazakâr aydınları ve halkı beğenmez, kendilerini allâme-i cihan zannederler.

Bir zamanlar TİP'li takılsalar da değişmez adresleri genellikle CHP'dir. Onlara göre, muhafazakârlıkla sanat bir arada bulunamaz; hattâ 'Muhafazakâr sanat olmaz' deyip kestirip atarlar. Zira bu güruh kendi milletinin özgün sanat geçmişini ve birikimini hiçbir zaman kabul etmemiştir.

Değerli ilim adamı, edebiyatçı ve sanatçı Prof. Dr. İskender Pala'nın yazdığı 'Muhafazakârın Sanat Manifestosu'nu mutlaka okumanızı tavsiye ederim. O zaman, son günlerde bir bardak suda fırtınalar koparan sözde sanatçıların, milletin değerlerine önem verenlerle farkını açıkça görebilirsiniz.

Ben prensip olarak devletin kültüre ve sanata müdahale etmesine karşıyım. Esasen böylesine devletçi bir toplumda, katılımcı demokrasi yerine asimilasyon ve tektipçilik gelişecektir. Bu çerçeveden bakınca, İstanbul Şehir Tiyatroları'nın repertuarında bürokratların sözünün olması, elbette doğru değildir. Fakat kazın ayağı öyle değil... 'Günlük Müstehcen Sırlar' isimli oyun tam bir müstehcenlik örneği. Repertuardan kaldırılan oyun baştan sona küfürden ve pornografiden ibaret...

Yani bu ayaklanan 'sanatçılar', her türlü oyunu seçip oynayabilecekler; paraları hesapsızca harcayabilecekler; toplumun değer yargıları ve oyunların tutup tutmaması onları hiç ilgilendirmeyecek; lâkin aybaşlarında maaşlarını muntazaman almaya devam edecekler... Sorarlar adama: 'Şehir tiyatroları babanızın malı mı?' diye...

Üstelik bu 'Günlük Müstehcen Sırlar' bir istisna da değil. Müstehcenlik gösteren '+16' kategorisinde iki oyun daha var. Ayrıca Osmanlı tarihini karalamaya çalışan ya da Soğuk Savaş'ın kokuşmuş Marksist iddialarıyla yazılan oyunlar da var... Lâkin, kimse bu gökten inmiş 'sanat melekleri'ne karışamaz. Çünkü Şehir Tiyatroları kendilerine özel çiftlik olarak tahsis edilmiştir.

Atatürk döneminde, Osmanlı'dan kalan 'Dârülbedâyi', 'Şehir Tiyatro'su olarak hizmetini yaygınlaştırdı. Atatürk, bu nevi kültürel hizmetleri merkezîleştirmedi. Tiyatrolar da 1949'a gelinceye kadar 'Devlet Tiyatrosu' olmadılar. Aslına bakarsanız, kültürün 'devletleştirildiği' dönem, Sovyetlerin yıkılmasıyla birlikte ortadan kalkmıştır. 1992'den sonra dünyadaki tek devlet tiyatrosu Türkiye'de kalmıştır. Bir zamanlar Moskova Devlet Sirki ile alay eder, kadrolu, cambaz ve palyaçolardan bahsederdik.

Bu sanatçı kıyamının kültür ve sanat hayatımıza faydası olmuştur. Başbakan'ın dediği gibi şehir tiyatroları özelleşir ve kendisine güvenen çıkar, riske girer, çalışır ve ortaya güzel eserler koyar. Türkiye'de bunun çok örnekleri görülmüştür.

Tiyatroların özelleştirilmesi desteklenmemesi anlamına gelmez. Belirli kriterlerle tiyatrolar ve oyunlar desteklenebilir. Bu arada özel sektör de sponsorluk yapabilir.

Sözün özü, artık bankamatik memurluğu dönemi bitmeli, gerçek sanat dönemi başlamalıdır.

Hasan Celal Güzel
Sabah Gazetesi-3 Mayıs 2012

3 Mayıs Türkçülük Günü

3 Mayıs 1944'de bir avuç Türk aydını dönemin iktidarı tarafından nizam düşmanlığı ve ırkçılık gibi suçlamaları ile zulme uğramış, Türk tarihine Türkçülük-Turancılık mahkemeleri olarak geçen kara sayfalar yazılmıştır. Türk milliyetçileri iftiralara, baskılara ve suçlamalara rağmen Türklük şuurundan, Türkiye sevdasından ve Türk birliği ülküsünden vazgeçmemişlerdir. Kurulan mahkemelerin sonunda şerefli bir mücadele verildiği tescil edilmiş ve 3 Mayıs Türkçüler Günü olarak tarihe geçmiştir. 

Bu davalar gelenekten geleceğe Ziya Gökalp, Nihal Atsız, Mümtaz Turhan, Alparslan Türkeş, Erol Güngör ve daha nice fikir ve siyaset adamını Türk milletinin maddi varlığında buluşturmuş, ülkenin bölünmez bütünlüğü, varlık ve bekası için sönmez bir inanç meşalesini yakmıştır. 

Türk milletini her türlü emperyalizmden korumak için inandıkları fikirleri, değerleri ve doğruları haykıran Türk milliyetçilerinin verdikleri bu mücadele, bugün daha net bir şekilde anlaşılmaktadır. Bugün Türkiye, etnik milliyetçilikleri körükleyen ve Türk kimliğini her fırsatta reddeden bir siyasi anlayışla idare edilmektedir. "Türküm" diyemeyenlerin, Türklük şuurunu sorgulamaya açanların, Türk olmaktan gurur duyanları ırkçılıkla suçlayanların 'aydın' sayıldığı günümüzde, 3 Mayıs'a sebep olan zihniyet yeniden hortlamıştır. 

Bu vesileyle, 3 Mayıs Türkçülük Günü, bütün Türk Milletine ve dünya Türklüğüne kutlu olsun!   

Alıntıdır.