Bir Aşkın Hikayesi

Rahmetli babam 1966 yılının Nisan ayında Almanya'ya işçi olarak gitti. Kendisi memlekette terziydi. İyi terziydi, ancak tembel mi, çalışkan bir terzi miydi orasını bilmiyorum? Çalışkan bir terzi olmuş olsaydı, herhalde Almanya'ya çalışmak için gitmezdi. Babamın Almanya'ya gittiği 1966 yılında, 1966-1967 eğitim ve öğretim yılı Kaman Ortaokulunun 1-F şubesinin 711 nolu öğrencisiydim. O yıllarda ilçemiz ortaöğretim kurumlarında yabancı dil olarak Fransızca okutulmaktaydı. İngilizce ve Almanca gibi diğer yabncı dil uygulamasına daha sonraki yıllar içerisinde geçilmişti. 

Çok açık bir şekilde itiraf etmem gerekirse, ben öyle çalışkan ve başarılı bir öğrenci değildim. Benim gibi bir öğrenci, vasat olarak bile nitelenemezdi. Aşağıdaki ortaokul karnemden de görüleceği üzere, ortaokul 1. sınıfın Matematik, Tabiat Bilgisi ve Yabancı Dil derslerinden bütünlemeye kaldım. Ancak bütünleme imtihanlarına hiç girmedim ve 1967-1968 öğretim yılında ortaokul 1. sınıfı çift dikişle tamamlamıştım.

1968-1969 öğretim yılında 2. sınıfı okudum. Babam Almanya'da iki yıl kadar çalıştıktan sonra biriktirdiği küçük bir sermaye ile 1968 yılında temelli Türkiye'ye döndü ve Kaman Ortaokulu binası karşısındaki sıralı dükkanların birini kiralayarak orada bir bakkal dükkanı açtı. Ben bir taraftan okula giderken diğer taraftan da babama bakkal dükkanında yardım ederdim. Babamın bakkallığı da Almanya macerası gibi fazla uzun sürmedi ve ticarette başarılı olamayarak iflas etti. Nasıl iflas etmesin? Dükkanından sigara alan müşterisine "sigarayı bırak, ben sana her gün bir avuç leblebi vereyim" derdi.

Almanya'daki eski iş yerine bir mektup göndererek tekrar işçi olarak çalışmak istediğini bildirdi. Eski iş yeri de babamın başvurusunu kabul etti ve babamı Almanya'ya davet etti. Babam gerekli hazırlıklarını tamamlayarak 1969 yılında tekrar Almanya'ya gitti.  

1969-1970 öğretim yılında ortaokul 3. sınıf öğrencisiyim. Aynı mahallede kocası öğretmen ve kendi de devlet hastanesinde ebe olarak çalışmakta olan komşumuzun evinde, ev işlerine yardımcı olmak ve küçük çocuklarına bakmak üzere bir kız çalışmaktaydı. Benim de küçük bir kardeşim vardı ve komşumuzun küçük oğlu ile arkadaştı. O zamanlar böyle ev işlerine yardımcı olmak ve küçük çocuklarına bakmak üzere evlerde çalıştırılan bayanlar, bakıcı olarak vasıflandırılırdı. Küçük kardeşimin komşu çocuğuyla arkadaş olması nedeniyle çocuğa bakmakta olan kızı zaman zaman evimizde görmeye başladım. Ben o zamanlar 15 yaşındaydım, bakıcı olarak çalışmakta olan kız da herhalde benim yaşlarımdaydı. Ben, pek tanımadığım insanlarla konuşamazdım, hele bu insan bir bayansa selam bile veremezdim. Çünkü biz çok farklı bir şekilde yetiştirilmiştik. 

Ben bu kıza ilgi duymaya başladım. Yine bizim eve geldiği bir gündü çok az da olsa karşılıklı bir şeyler konuştuk, ama emin olun ne konuştuğumuzu şimdi hatırlamam mümkün değil. Akşamları çalıştığı evden ayrılarak evlerine gitmek üzere kullandığı dar ve patika yol, evimizin bahçesinin yoldan biraz yüksekte olan ihata duvarının bitişiğinden geçerdi. Ben evde olduğum her akşam, dar ve patika yolun bitişiğindeki bahçe duvarımızdan kızın eve gidişini izlerdim. O da benim tarafımdan izlendiğini bilirdi.

Nasıl oldu anlayamadım ama ben kendimi, o kızla  karşılıklı mektuplaşma ortamında buldum. Bu  mektuplaşma o kadar ileri gitti ki birbirimize resim,  mendil vs. göndermeye başladık. Hatta kız saçından bir  tutam keserek bana saçını bile göndermişti.  Mektuplarımızı da yine kızın çalıştığı evin beyinin ilk  hanımından ve arkadaşım olan çocuk getirip  götürüyordu. Biz karşı karşıya gelip, birbirimize  sevdiğimizi bile söyleyemedik. Ben bu aşkımı hep  "bizim aşkımız tertemiz, eli elime bile değmedi" diye tanımlarım. Hayatımda bu kızdan başka aşkım olmadı, ilk ve son aşkım da buydu zaten. 

Artık hem onun çevresi, hem de benim çevrem bu kızla olan aşkımızı öğrendi. Bizim aşkımız tertemizdi, eli elime bile değmedi; karşılıklı birbirimizle bir dünya kelamı bile etmedik. Bu mektuplaşma bir yıla yakın sürdü. Matematik dersinden başarılı olamadığım için, ortaokulu bitirip mezun olamadım. Tanıdığım bir marangoz atölyesinde çalışan bir arkadaşımın yanında çalışmaya başladım. Babam ise hala Almanya'da işçi olarak çalışmaya devam etmekteydi.

Ben, bu aşkın ne ona, ne de bana bir hayrının dokunmayacağına kanaat getirdikten sonra, ona uzunca yazdığım son mektupta, artık bu mektuplaşma işine bir son vererek, karşılıklı birbirimize gönderdiğimiz resim, saç, mendil vs. emanetleri de iade etmemiz gerektiğini belirttim. Mektubuma cevaben yazdığı mektubun satırları, göz yaşları ile dağılmış bir vaziyetteydi. Bunlar bizim son mektuplarımız oldu ve ben ayrılmamız gerektiği konusundaki yazdığım son mektuptan dolayı çok vicdan azabı çekmiş ve çok üzülmüştüm. Ama bence doğrusu buydu. İkimizin biraraya gelmesi mümkün değildi ve boş yere kızın adı çıkacak ve onun hiç hayrına olmayacaktı. Ben böyle davranarak onu korumak istemiştim.

Rahmetlik annem de kızın birikmiş mektuplarını, saçını ve resmini kıza iade etmemi söyledi. Ben de tüm bu emanetleri paketledim ve çok samimi olduğum ve güvendiğim bir arkadaşım vasıtasıyla ona verilmesini sağladım. Herhalde o da bana emanetlerimi iade etti diye hatırlıyorum.

Yine bu blog sayfasının birinde "Bir Diploma, Bir Hikaye" başlığı altında ve iki bölüm halinde paylaştığım hikayemde anlattığım gibi ben daha 16 yaşımda iken, 1971 yılının Eylül ayında çalışmak üzere Almanya'ya babamın yanına gittim. İlk ve son aşkım olan kız ilkokul mezunuydu, ortaokulu okumak üzere, ortaokula kaydını yaptırarak öğrenci olduğunu çok sonradan duydum. Almanya'da iken okul adresine teyze kızına hitaben yazılmış bir mektup gönderdim. Mektubumun sonuna da bir not düşerek, "hala seni seviyorum." yazmıştım. Bu mektupla kızı yeniden ümitlendirdiğimin farkında olarak yanlış yapmıştım. O, bana bu mektubun karşılığını göndermedi olarak biliyorum. Gönderdiyse de elime mi ulaşmadı, bu konuyu net hatırlamıyorum. 

1975 yılında vatani görevimi ifa etmek üzere Almanya'dan döndüm ve 1977 yılında terhis oldum. 1971-1977 yılları arasında onu ne gördüm, ne de onunla karşılaştım. Ben artık o kızı tamamen unutmuştum. 1978 yılında evlendim. O yıllarda damatlar, gelin kızı ve arkadaşlarını saçlarını yaptırmaya kuaföre götürürler. 31 Temmuz 1978 günü ben de gelinimi ve arkadaşlarının saçlarını yaptırmak üzere kuaföre götürmüştüm. Kuaför tanıdık biriydi bazen içeride oturuyor bazen dışarı çıkıyor saçların yapılmasını bekliyordum. Hava almak için yine kuaför dükkanından dışarı çıkıyordum ki bir de ne göreyim, o ilk aşkım saçını yaptırma bahanesiyle kuaföre gelmiş ve dükkanın önünde karşılaştık. Birbirimizle hiç konuşmadık. O içeriye girdi ve bekleme koltuklarından birine oturdu. Ben daha hiç içeriye giremedim. Gelinin ve arkadaşlarının saç yapım işi bitince onları oradan alarak kuaför dükkanından ayrıldım. 

Eşime onunla bu karşılaşma olayını yıllar sonra anlattım. Şimdi siz hemen eşimin bu konudaki tepkisini merak edeceksiniz ama nasıl bir tepki gösterdi, emin olun şimdi ben bile hatırlamıyorum. Aşağıda okuyacağınız şiir, bu yarım kalan aşkı hikaye etmektedir.

BİZİM AŞKIMIZ

Dillere düşmüş bu sevdadan,
Bize hayır gelmez, bitsin istedim.
Hak etmediğim bir sevginin, 
Harcanmasına boyun eğmedim.

Bizim aşkımız tertemizdi.
Eli elime bile değmedi.
Birkaç mektup, birkaç resim;
İşte, hepsi bundan ibaretti.

Elbet bir gün karşılaşırız.
Hal, hatır sorarız.
Havadan, sudan değil de;
Eskileri yad ederiz.

Geldiği zaman veda vakti,
Sarılırım ona bir kardeş gibi,
Ama bu sefer affetmem;
Tutarım, o tutamadığım eli.
 

Ben ona vefasızlık yaptım, ama o benim kiminle evlendiğimi merak etmiş olacak ki o gün kuaföre, gelinimi görmek ve benim kiminle evlendiğimi öğrenmek için geliyor ve gelini görüyor. Onun bu medeni cesaretini, hala beni unutmadığına ve merak etmesine bağlıyorum. Artık o da 31 Temmuz 1978 tarihinde aşkımızı bitirmiş olacak ki yıllar sonra ben de onun evlendiğini duydum. Belki hala içimde o aşkın kırıntıları duruyor olabilir. Ama ona ilk ve temiz aşkımdan dolayı sadece ilgi duyuyorum. Bu ilgi olmasaydı, yıllar sonra bu aşkı anlatan şiiri kaleme almazdım herhalde. 

Bir Kitap İncelemesi


Dr. Halim Hilmi Bilsel, 1916 yılında Rize'in Üçkaya köyünde doğmuş. Tıp fakültesini bitirdikten sonra kalp ve iç hastalıkları mütehassısı olarak doktorluk hayatına devam etmiş. Boş zamanlarını hep okuma ve araştırma yaparak geçiren Dr. Halim Bilsel 1962 yılında "Çocuk Felci Tedavisi", 1966'da "Allah Vardır", 1972'de "Hemiplegia-Felçler" ve 1978 yılında "Güzel Huy" isimli bir ahlak kitabının yazarı olup 5 Nisan 1997 tarihinde vefat etmiştir. (Allah rahmetiyle muamele eylesin.)

Şu anda elimde Dr. Halim Bilsel'in "Allah Vardır" kitabını incelemekle meşgulum. Dr. Halim Bilsel, Allah'ın varlığını akli, felsefi, ilmi, nakli ve dini delillerle açıklamaya çalışmıştır. Ben konuyu Allah'ın varlığından ziyade, mahlukatın en şereflisi olarak yaratılan insanın ruhunun kaynağı üzerinde durmak istiyorum. 

Yazar, Allah'ın varlığını açıklarken, "...acaba Allah, külli bir ruh mudur? Ruh denen şey, maddesi olmayan bir cevherdir..." dedikten sonra, "...insan bedeni; görünen madde ile görünmiyen ve ruh denen iki kısımdan yaratılmıştır.." şeklinde insanın hem madde, hem de manevi bir varlık olduğuna değinmiştir. 

Ben burada ruhun yapısı ve özelliklerine girmeden yazarın "Allah Vardır" kitabı içinde insana verilen ruhun kaynağı konusundaki çelişkili beyanına değineceğim. 


(*) Yazar kitabın içinde 167. sayfasında: "...Allah, Adem'i yarattıktan sonra, ona ruh vermiştir. Acaba Allah Adem'e kendi ruhundan yani kendi cevherinden mi vermiştir? Bu mümkün değildir. Böyle olmuş olsaydı insanların kudsiyet peyda etmiş olması icabederdi. Gerçi bazı insanlar, ben yarattım, ben icat ettim, diyorlarsa da bu tabir yanlıştır. Yaratmak, Allah'a mahsustur. Allah, maddeyi yarattığı gibi ruhu da yoktan var etmiştir. Ne madde ve ne de ruh, Allah tabiatından ve Allah cinsinden değillerdir..."

Yazarın kitabında ruhun mahiyeti hakkındaki şu benzetmesine değinmeden geçmek istemiyorum. "...Ruh bedenden ayrıdır. Fakat bedenin dışında değil, içindedir. Ruh, bedeni teşkil eden bütün hücrelerle temas halindedir. Fakat onlara yapışık değilidr. İnsan bedenini bakır tele, ruhu da o telden geçen elektrik ceryanına benzetebiliriz..."

Ruhu, maddesi olmayan bir cevhere benzeten yazar; "...Ruh, Allah'ın bir emri ve ilahi bir nefestir. Ruhun görünen ve görünmiyen iki hali vardır. Zahiri olan hali, gördüğümüz canlı mevcudattır. Batıni hali ise, görünmiyen ve beka alemine geçecek olan şeklidir..." şeklinde beyan etmektedir.


İşte şimdi yazarın insana verilen ruhun kaynağı ile tezat teşkil eden açıklamasına gelelim. Yazar kitabın 170. sayfasında:  "... Allah, insanı mahlukatın en şereflisi olarak yaratmıştır. İnsanı kendi sıfat ve esmasiyesiyle müzeyyen kılmıştır. İnsana kendi ruhundan üflemiştir. Bundan dolayı insan çok mukaddes ve çok kabiliyetlidir. melekler bile insana secde etmiştir..."

Yazar yukarıdaki (*) paragrafta Allah'ın Adem'e kendi ruhundan vermediğini beyan etmiş, ancak bir üstteki parağrafta ise insana kendi ruhundan üflediğini beyan etmektedir. İşte ben burada bir tezatlık ve bir çelişki görmekteyim. Yazar kitabının bir bölümünde Allah'ın yarattığı insana kendi ruhundan üflemediğini, bir başka bölümünde ise, insana kendi ruhundan üflediğini beyan etmektedir. 

Söz konusu kitabı daha önce okuyan ve inceleyenler; yazarın, insana verilen ruhun kaynağı ile tezat teşkil eden beyanını fark edebilmişler miydi? 

NOT: Elimdeki kitap, 1986 yılı  18. baskısıdır.

Ağlama Duvarı

Ağlama Duvarı, İnternetten Alıntıdır.

Güya bu blog sayfasını "Değirmenden Mektup Var" ismiyle taçlandırdım ama bu zamana kadar değirmenden, doğru dürüst bir mektup yazamadım. Malumunuz olduğu üzere değirmenler, içinde öğütme işlerinin yapıldığı yapılardır. Benim değirmenimin içinde ise fikirler, düşünceler ve duygular öğütülecekti. Ama en çok dertler, sıkıntılar, sorunlar öğütüldü. Temsilde hata olmasın ama benim değirmenim adeta benim için bir ağlama duvarına dönüştü. Değirmenimin bu halinden hiç memnun değilim. Belki değirmenin takipçileri olarak sizler de memnun değilsinizdir. 

Zaman zaman değirmene bir ayar yapıyorum ve dönen o taşların arasından güzel şeyler öğütülsün istiyorum ama değirmen yine bildiğini öğütüyor ve adeta bir ağlama duvarına dönüşüyor. Ağlama duvarı hakkında da kısa bir açıklama bilgisine yer vermek isterdim, ama çoğunuzun bahsettiğim bu ağlama duvarının ne olduğunu bildiğinizi varsayarak açıklama gereği duymadım. Eğer aranızda ağlama duvarı hakkında gerçekten bilgi sahibi olmayanınız varsa internete bakmalarını öneririm. Ya da yorum marifetiyle bana soranlara, yine cevab-i yorum marifetyle açıklama yapabilirim.

Blogger platformunun çok sevgili ve kıymetli blogcuları. Hepimiz bir şeyler yazarak çizerek hazırladığımız blogları paylaşmanın gayreti içindeyiz. Yazarak önce kendimizi, yazdıklarımızı paylaşmak suretiyle de takipçilerimizi memnun ve mutlu etmeye çalışıyoruz. Eğer blog sayfalarını okumak bir işkenceye dönüşmüşse, yazmanın da paylaşmanın da bir anlamı kalmamış demektir. 

Bu durumu değerlendirerek blogculara yön verecek olanlar, yine sizlersiniz. Yine her zaman olduğu gibi iş size düşüyor. Bu konuda herkesin en samimi bir şekilde duygu ve düşünceleri ile birlikte yol gösterici fikirlerine ihtiyacım var. Bu bağlamda bana yardımcı olacağınıza inancım ile birlikte hepinizi sevgi ve saygılarımla selamlıyor; sağlıklı, huzurlu ve mutlu günler diliyorum. 

Süper Talan Yasası

Merhabalar.

Doğa talanını büyütmeyi amaçlayan yasa teklifine “süper talan yasası” deniliyor. Zeytinliklerin, ormanların, tarım arazilerinin sermayeye peşkeş çekilmesi hedefleniyor. Yasa teklifi Mecliste onaylanırsa, enerji ve maden şirketlerinin doğayı talan etmesinin önünde hiçbir engel kalmayacak. Ormanların şirketlere devri kolaylaşacak. Maden sahalarındaki ormanlık alanlar, Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü’ne (MAPEG) devredilerek madencilik faaliyetlerine açılacak. Enerji ve madencilik yatırımları adı altında doğal güzellikler yok edilecek. 2024 öncesinde ruhsatsız yapılmış enerji ve maden tesislerine af getirilecek. Yani patronların kaçak maden işletmesi yasal hale gelecek. Zeytinlikler maden ve enerji şirketleri için kamulaştırılarak köylülerden alınıp patronlara verilecek. Köylülerin tapuları acele kamulaştırma yoluyla gasp edilecek. Yaşam alanları, geçim kaynakları ellerinden alınacak.

Yasa teklifiyle kısmi koruma sağlayan kanunlar da fiilen etkisiz hale getiriliyor. Mesela mevcut Zeytincilik Kanunu zeytinliklerin çevresinde maden ocağı açılmasını, tesis kurulmasını açıkça yasaklıyor. Yeni yasa teklifiyle bu yasak da aşılacak. Buna göre zeytinlik alanlar, “başka bir yerde madencilik yapılamayacağı” gerekçesiyle kamulaştırılabilecek. Zeytin ağaçları başka bir yere taşınarak, bölgede madencilik faaliyetleri yapılmasının önü açılacak. Oysa köylülerin ve namuslu bilim insanlarının ısrarla vurguladıkları gibi zeytinliklerin taşınması mümkün değildir. Zeytinlikleri taşımak demek onları öldürmek demektir!

Sermayenin çıkarları uğruna doğanın daha fazla talan edilmesini, köylülerin yaşam ve geçim alanlarının gasp edilmesini içeren yasa teklifine karşı köylülerin mücadelesi sürüyor.

Bu yasaya karşı çıkmak, sadece köylülerin görevi değildir. Bu yasaya karşı çıkmak, her Türk vatandaşının görevidir. O halde 85 milyon her bir Türk vatandaşı, bu yasanın meclisten onaylanarak geçmemesi için üzerine düşeni yapması gerekiyor. Aksi halde, üzerinde yaşayabileceğimiz ve nefes alabileceğimiz bir memleket kalmayacak!

Selam ve saygılarımla.

Bana Ne oldu Böyle?



Merhabalar.

Geçirdiğim hastalıklar, operasyonlar, radyoterapiler ve ardından tüm bunlar da yetmiyormuş gibi prostatın kanserli hücresinin yeniden atağa geçmemesi için hormon tedavisi... Daha bitmedi, ama yeter artık diyelim ve sizleri de daha fazla üzmeyelim. 

Hastalık da sağlık da her şey biz insanlar için. Elbette hastalığa da sağlığa da diyecek bir lafımız yok! Ancak, beni dövüyorlar dövüyorlar ve tüm bunlar yetmiyormuş gibi arkamdan bir de değnek atıyorlar... 

Artık ne yazabiliyorum, ne de okuyabiliyorum, daha da ötesi okuyamıyorum. Birazcık bilgisayarın başında bir şeyler yapmak hevesiyle oturduğumda da sürekli blog sayfamın temasıyla oynayıp duruyorum. Tüm bu blog yazmaya ve okumaya karşı kaybettiğim heves ve iştahımın siz de farkına varmış olacaksınız ki ben bu durumu blog hareketlerinden gözlemleyebiliyorum. 

Artık ne zaman bir ilham gelir de yeniden yazmaya ve okumaya doğru bir hareketlenme yakalarsam, o zaman okuyup yazacağım galiba...

Bu mektubu da sırf sizleri bilgilendirmek amacıyla kaleme aldım. Çünkü böyle bir açıklama yapma ihtiyacı hissettim. 

Blog ortamından geri kalmamak ve soğumamak adına, okuma listesine düşen yazı ve paylaşımlarınızı takip ederek yorumlardan mahrum etmeyeceğim inşAllah!

Selam ve saygılarımla. 

Canı Yanmak

Merhabalar.

Bugün sizlere deyim yanlışları ile ilgili kısa bir bilgi verdikten sonra deyim yanlışına bir örnek bağlayarak paylaşımı sonlandırmak istiyorum. 

Deyimler, birden fazla sözcüğün özel bir anlamda kalıplaşmasıyla oluşmuş söz öbekleridir. Bunlar yüzyılların süzgecinden geçmiş, söyleyeni bilinmeyen sözlerdir. Deyimlerin ulusallık boyutu olduğu için kişiler deyim üretemez veya bunların herhangi bir sözcüğünü -eş anlamlılarıyla bile- değiştiremez.

Yanlış deyim kullanımına örnek cümle: ...canının en çok acıdığı bir anda karısı ona aynı cümleyi tekrarlayacak... (Ahmet Altan, Kılıç Yarası Gibi, s.198)

Türkçede "canı acımak" diye bir deyim yoktur. Buna biçimce yakın "canını acıtmak" deyimi var; ama o da "birine acı vermek" anlamında, yani bu cümleye anlamca uymamakta. Bir de "canı yanmak" deyimi var, "çok acı duymak" anlamıyla cümleye de uymakta. Cümlede kullanılması gereken bu olmalıydı: "...canının en çok yandığı bir anda..."

Söz, canı yanmaktan açılmışken ülkemizde kimlerin canı yanıyor, hiç düşündünüz mü? En başta ormanlarımızla birlikte bizlerin canı yanıyor, geleceğimiz yanıyor... 

Selam ve saygılarımla. 

Türk Telekom Gerçeği

 


Hiç fazladan laf kalabalığı yapmadan hemen olayı özetlemeye gayret ederek yazıma başlamak istiyorum. 13 Haziran 2025 Cuma'yı Cumartesi'ye bağlayan gece saat 02:30'da çok büyük bir gürültü ile yine büyük bir ışık kümesi eşliğinde mahallemize düşen yıldırım neticesinde çevremizde modem kullanan tüm evlerdeki modemler yanmış. LCD televizyonlar, elektronik buzdolapları, kombiler vs. elektronik devrelerinde büyük hasarlar alarak arızalanmışlar. 

14 Haziran 2025 Cumartesi sabahı, modemi kontrol ettim çalışmıyor. İnternet bağlantım yok ve bilgisayarım sadece fiziki olarak çalışıyor ama işlem yapmıyor. İnternet hattım Türk Telekom, ilçemizde başka kablolu internet sağlayıcı bir firma yok. Müşteri hizmetlerini aradım durumu bildirdim, genel arıza kaydı açtılar. Güya benim internet hattı arızam, genel arıza alanı içindeymiş. 

14 Haziran 2025 Cumartesi gününden 23 Haziran 2025 Pazartesi gününe kadar her gün müşteri hizmetlerini arıyorum, her seferinde arızanın muhtemelen giderileceği bir gün sonrasını veriyorlar. Bu görüşmeler böyle 10 gün devam etti. Türk Telekom ile aramızda yapılan sözleşmeye göre, internet hattında meydana gelebilecek arızanın kurum tarafından giderilmesi için 180 günlük bir süre hakkı olduğu, ben taahhüdümü cezasız olarak sonlandırabilmem için de bu 180 günü beklemem gerektiği, hem sözleşmede yazıyor, hem de müşteri temsilcisi tarafından doğrulanıyor. 

Eğer bir torpil bulamasaydım, söz konusu internet hattımdaki arızanın giderilmesi için en az 180 gün internetsiz beklemem gerekiyordu. Bulduğum torpil sayesinde 23 Haziran 2025 Pazartesi günü öğleden sonra iki eleman gönderdiler, direkteki bağlantı kutusunu kontrol ettiler sinyalin kutuya kadar geldiğini söylediler. Evdeki piriz bağlantımda bir sorun olmuş olabileceğini ima etseler de benim internet arızamın genel bir arıza alanı kapsamında olmayıp normal arıza alanı içinde olduğunu anladım. Piriz kablo bağlantısını yenilediler, modem çalışmaya ve IP almaya başlayınca internet bağlantısı da devreye girdi. 

Rekabetsiz bir alanda istediği gibi at koşturan Türk Telekom ile başa çıkmanız için mutlaka bir torpiliniz olacak, aksi halde sittinsene arızanın giderilmesini bekler durursunuz. Müşterinin mağduriyeti, Türk Telekom'un hiç umurunda bile değil. 

Yıldırım Düştü

Merhabalar.

Geçenlerde 13 Haziran Cuma gecesini, 14 Haziran Cumartesiye bağlayan gece, havaların biraz sıcaklığını kaybetmesi ve akabinde yağışların da olması nedeniyle mahallemizde yakın bir yere düşen yıldırım sonucu, modemi ve bilgisayarımı maalesef kaybettim. Evdeki tüplü televizyonlara, buzdolabı, çamaşır makinesi ve derin dondurucuya Allah'tan bir şey olmadı. 

Komşularımızın hepsinin bilgisayar ve modemlerinin elektronik devreleri yanmış. LCD televizyonlarının da elektronik devreleri yanarak arızalanmış, beyaz eşyalardan zarar göreni duymadım. 


Modemin içini açıp devrelerini incelediğim de maalesef elektronik devrelerinden zarar gören kısımları gördüm. Bilgisayarım ise devreye giriyor, ancak sinyal yok mesajı verip uyku moduna geçiyor. Evdeki kullanmadığım iki adet masaüstü bilgisayar donanımlarından ana kart işlemci ve bellekler hariç tümünü değiştirerek kontrol ettim ama maalesef arızayı gideremedim. 

Muhtemelen arızanın, bilgisayarımın ana kartındaki devrelerde, belleklerde ya da işlemcide olduğuna kanaat getirdim ve eski bilgisayar donanımlardan kendime geçici bir masaüstü bilgisayar hazırladım. Şimdilik bu bilgisayarı kullanacağım. 

Her zaman işim bitince bilgisayarımın bağlı olduğu prizden düğmeyi kapatıyordum, o gün unutmuş olabilirim hatırlamıyorum ama, bilgisayar kapalı olmasına rağmen fişinin elektrik prizinde takılı olması zarar görmesine yetmiş. Modem ise, 24 saat gece gündüz çalışır durumda olduğu için devresi yanmış.  

Evdeki hassas cihazlarımızı, aşırı akım korumalı devre ya da cihazlarla korumamız gerekiyor. Aksi halde böyle durumlarda elektronik cihazlarımızı kaybedebiliriz. Yağışlı havalarda yıldırımlardan etkilenmemek için tüm cihazların fişlerini prizlerden çekmemiz gerekiyor, devamlı çalışması gereken buzdolabı ve derin dondurucu, televizyon, bilgisayar, modem gibi cihazlar için de aşırı akım korumalı sistemlerle tedbir almak durumundayız.

Yıldırım düşmesi sonucu, 14 Haziran Cumartesi gününden bu yana internet bağlantısı da yok. Türk Telekom tarafından 19 Haziran Perşembe günü akşamına kadar arızanın giderilebileceği planlanmış. Ben de kısıtlı imkanlarla cep telefonu internetini paylaşmak suretiyle interneti kullanabiliyorum.

Selam ve saygılarımla.

Bir Diploma Bir Hikaye (son)

Alman Konsolosluğu (Kavaklıdere/Ankara)

3 Mart 1977 tarihi itibariyla vatani görevimi yaptığım birlikten terhis oldum. Almanya'daki çalıştığım firmaya tekrar beni istihdam etmesi için mektup yazdım, ama müspet ya da menfi bir cevap gelmedi. Ankara'daki Alman konsolosluğuna gittim ve ilgililere durumu izah ettim. Alman konsolosluğu, benim tekrar Almanya'ya işçi olarak gidebilmem için; terhisimden sonra üç aylık zaman diliminin geçmemiş olması ve Almanya'da son çalıştığım işverenin beni tekrar istihdam etmek üzere, bana davet mektubu göndermesi gerektiğini söyledi. Ben terhisimden sonraki üç aylık zaman dilimini geçirmeden gerekli başvurularımı yaptım, ancak son çalıştığım işveren bana davet mektubunu göndermedi. O ara Almanya'da çalışan annemin amca oğullarından biri bana başka işletmelerden iş buldu ama, konsolosluk bu davetleri kabul etmedi. Alman yasalarına göre son çalıştığım işverenin beni tekrar istihdam etmesi gerekiyormuş.

Sizin anlayacağınız Tekrar Almanya'ya gitme işinde talih benden yana olmadı. Mevcut Alman yasalarına göre başka yolları deneyerek tekrar Almanya'ya gidebilirdim, ama ben de o yollara hiç başvurmadım. 

Kaman İmam-Hatip Lisesi (İlk) Okul Binası

1976-1977 eğitim ve öğretim yılı için ilçemizde İmam-Hatip Lisesi açılması yönünde karar verilmiş ve okul açılmış. Okulda çalıştırılmak üzere, yardımcı hizmetler sınıfından bir adet müstahdem ve genel idare hizmetleri sınıfından da bir adet katiplik kadrosu tahsis edilmiş. Katiplik sınavına katıldım. Yazılı ve mülakat sınavlarını kazanarak İmam-Htaip Lisesine katip olarak atandım. Daha sonra evlendim. Kaman İmam-Hatip Lisesinde memur olarak görev yapmakta iken 1978 yılı haziran ayı içinde Almanya da işçi olarak çalıştığım ilk ve son firmamdan beni tekrar Almanya'da çalıştırmak üzere, bana bir davet mektubu geldi. Hemen Ankara'daki Alman konsolosluğuna davet mektubu ile birlikte başvurdum. Konsolosluk, terhisimden sonra üç aylık zaman dilimin geçmesi nedeniyle söz konusu davet mektubunun hiçbir işe yaramayacağını ve bu şekilde tekrar Almanya'ya dönmemin mümkün olamayacağını söyledi. Eğer işveren bana bu davet mektubunu terhisimden sonraki üç ay içerisinde göndermiş olsaydı, Almanya'ya tekrar dönmem mümkün olacaktı. Hal böyle olunca, ümidimi kestim ve İmam-Htaip Lisesindeki memurluk iş hayatıma devam ettim. 

Kırşehir Lisesi Okul Binası

Ortaokul mezunu olarak göreve başladığım için (14/2) maaş derece ve kademem düşüktü. Maaş derece ve kadememi yükseltmek için de önce liseyi daha sonra da bir yüksek okulu okuyup mezun olmam gerekiyordu. İlçemizde bir yüksek okul olmadığı için dışarıdan lise bitirme imtihanları açılamıyordu. Ben de Kırşehir Lisesine, dışarıdan bitirme sınavlarına girmek üzere  kaydımı yaptırdım. Bir dönem içinde üç yıllık lisenin 42 dersinden 36 dersin sınavlarından geçer not aldım. Okulun müdür yardımcısı bana "sen çok hızlı gidiyorsun, biraz yavaş" dedi. Bir yılda mezun olacağım liseyi, tam üç yılda bitirdim. Derslerin hepsini çalışarak torpilsiz, bileğimin hakkıyla geçtim. Fotoğrafında da göreceğiniz üzere 22 Ekim 1987 tarihinde lise diplomamı almaya hak kazandım. Hemen diplomamı işleme koyarak kadro maaş derece ve kademe intibakımın yapılması için başvurumu yaptım. 

Temsili 1988 ÖSS Sonuç Belgesi

1988 yılında ÖSS sınavlarına girdim. ÖSS barajı o yıl için 105 puan olarak belirlenmişti. Ben 116.500 puan alarak, Açıköğretim Fakültesi iş idaresi bölümüne kaydımı yaptırdım. 

Kaydımı yaptırdığım İş İdaresinin ilk sınav döneminde tamamı 9 ders olan 6 dersin sınavlarından geçtim. Ancak, Genel Muhasebe, İş İdaresine ve İktisada Giriş derslerinden bir tülü geçerli (50) notu alamadığım için ikinci sınıfa geçemedim. 8 yıl süren Açıköğretim Fakültesi eğitim serüvenimi sonlandırmak zorunda kaldım. Derslerin birinden daha geçerli not alsaydım, ikinci sınıftan ders alma hakkım olacaktı ve ikinci sınıftan ders alınca da gayrete gelerek belki iki sınıfı bitirip ön lisans mezunu olabilirdim, ama kısmet değilmiş olmadı.

İşte lise diplomamın hikayesi, böylece mutsuz bir şekilde sonlanmış oldu. Pek iç açıcı bir hikaye olmadı ama gerçek hayatın içinde yaşdıklarımı sizlerle paylaşmış oldum. 

Takip ettiğiniz ve okuma zahmetinde bulunup yorum yazdığınız için sizlere çok teşekkür ederim. 


Bir Diploma, Bir Hikaye (1)


Bugün, nasıl olduğunu bilmediğim bir yerden bir ilham geldi ve 1987 yılında Kırşehir Lisesinden aldığım okul dışı diplomamla ilgili küçük bir hikayeyi kaleme almaya karar verdim. 

1969-1970 öğretim yılı sonunda ortaokuldan mezun olmam gerekirken, Matematik dersinden bütünlemeye kaldım. O yıl bütünleme sınavlarına da girmedim. Babam Almanya'da işçi olarak çalışmaktaydı. Ben de ona durumumu izah eden bir mektup yazarak, Almanya'ya gitmek istediğimi bildirdim. Babam önceleri benim Almanya'ya gelmeme pek sıcak bakmadı. Mektup üzerine mektuplar yazarak babamı nihayet ikna ettik. Babam, çalıştığı tekstil fabrikasına beni işçi olarak istek yaptırdı. 

Almanya'ya davet edilen işçilerin, özel olarak Almanya’dan gelen doktorlar tarafından İstanbul/Mecidiyeköy'de bulunan bir büroda;hayvan pazarından hayvan alır gibi diş kontrolü, idrar ve kan tahlilleri yapılıyordu. Bu kontrollerin sonunda da sağlıklı ve genç insanlar seçiliyordu. Böylece Almanya'ya gidecek olan işçilerin sağlık sigortası kurumuna ve diğer sosyal kurumlarına yük olmaması amaçlanıyordu. Ben de burada yapılan muayene ve tetkikler sonucunda sağlam raporu aldım ve Almanya yolculuğu için hazırlıklara başladım.

Fabrikanın Lojman Binası

1971 yılının Eylül ayında İstanbul/Sirkeci garından yakıtı kömür olan bir buharlı trenle Almanya yolculuğum başladı. Üç günlük rezil bir tren yolculuğundan sonra Almanya'ya geldim. 

Achim Tren İstasyonu

Babam beni tren garından almaya bir arkadaşıyla geldi. Tren garından yürüme mesafesinde olan işçi lojmanına üçümüz birlikte yürüyerek geldik. İçinde çift katlı ranza, çift kapılı metal bir dolap, ahşap bir masa, iki sandalye ve bir koltuktan  ibaret mütevazi lojman odasını görünce, hemen memleketteki evimiz gözümün önüne geldi. Daha üç dört gün olmuştu memleketten ayrılalı. Gurbetin gerçekten çok zor bir süreç olduğunu yavaş yavaş burada hissetmeye başladım.

Lojmandaki Odamız

Televizyonu ilk defa orada "En Uzun Gün" isimli İkinci Dünya Savaşı konulu filmiyle izledim. Yine ilk defa AVM'leri orada gördüm. Çalışacağım fabrika, kadın ve çocuk giyimi üzerine üretim yapan bir tekstil fabrikasıydı. Fabrikadaki ilk çalışma yerim, her işi bitmiş giysilerin üzerine korumak için askılarıyla birlikte naylon bir kılıf geçirip raylı sistemde yürüyebilen iki makaralı bir büyük taşıma askılıklara takıyordum. Daha sonraları ütüye geçtim, Daha sonra da paket sevkiyatına geçerek o bölümde çalışmıştım.

Fabrikanın Dikiş Atölyesi

1972 yılında babamla birlikte Türk Hava Yolları ile Türkiye'ye izinli geldik. İzin bitimi babam Almanya'ya döndü ama ben ortaokul son sınıftan kaldığım matematik dersinin bütünleme sınavına girmek için biraz daha Türkiye'de kaldım. Bütünlemeye kaldığım matematik dersinin sınavından geçer not alarak akabinde diplomamı almaya hak kazandım ve tekrar ben de ortaokul mezunu olarak Almanya'ya döndüm. (ortaokul diplomamı dışardan okumak üzere Kırşehir Lisesine vermiştim.)

Almanya'dan Aldığım Sürücü Belgemin Temsili Görüntüsü( Her hakkı saklıdır, izinsiz kopyalanamaz)

1973 yılında babamın isteği üzerine sürücü belgesi almak üzere şoför okuluna kaydımı yaptırdım. İlk yardım kursu, teorik bilgiler kursu ve direksiyon eğitim kurslarını tamamladıktan sonra teorik bilgiler yazılı sınavını kazandım ve akabinde direksiyon uygulamalı sınavını da kazandıktan sonra imtihan edildiğim araçta sürücü belgesini imzalayıp hemen teslim ettiler. Ülkemizde bu sistem uygulanırken yapılan sınavları başardıktan sonra bir sertifika alıyorsun, o sertifikayla emniyete gidip sürücü belgen hazırlandıktan sonra alıyorsun. Okuduğunuz gibi, Avrupa'da direksiyon sınavını başardıktan sonra imtihan edildiğin araçtan inmeden hemen aracın içinde sürücünü belgeni alıyorsun. 


Sürücü belgesini aldıktan sonra şimdi bize bir araba lazım. Belki arabayla Türkiye'ye izne gidebiliriz. Belki de Türkiye'den önce bir Hollanda ziyareti de gerçekleştirebilirdik. Derken tanıdığımız bir yakınımızdan 17 M Ford marka tek kapılı steyşın bir araba satın aldık. 

Temsili Resim
Babamla ben Almanya'dan bu arabayla ailesi ile birlikte Hollanda'da (Den Haag) yaşayan Yusuf dayımı ziyarete gittik. Gitmeden evvel harita üzerinde yol güzergah planımızı yapmıştık. Ama şimdi bire bir güzergahı hatırlayamadım. İlk trafik cezamı bu yolculuk esnasında aldım. Şehir merkezi statüsünde sayılan yol güzergahında 50 km. hızla seyretmem gerekirken 64 km. hıza çıkmışım. Radar beni yakalamış. Söz konucu cezadan ancak, Almanya'ya geri dönüşümüzde lojmanımıza vardığımızda kapının altından lojman odasına atılmış zarfı açınca öğrendik ve 20 Alman Markı olarak düzenlenmiş poliçeyi Almanya'da bir PTT şubesine ödemiştim. 

Temsili Resim

Daha sonra 1974 yılının Haziran ayında arabamızla birlikte Almanya'dan Türkiye'ye izinli gitmek üzere gerekli hazırlıklarımızı yaparak yola çıktık. Ben henüz daha çok acemi bir sürücü olmama rağmen, yollarda hiçbir sıkıntı çekmeden kazasız belasız sağ salim Türkiye'ye ulaştık. Tabi bu aralar o kadar çok Türk Almancı, arabalarıyla Türkiye'ye izne gidiyorlar ki tüm güzergah yollarında, yoğun bir şekilde Türk Almancıları ile karşılaşıyorduk. Tabi yollarda arıza yapan, en çok da hararet yapmış araçları görüyorduk. 

Biz, Almanya'nın en kuzeyinde Bremen'de kaldığımız için bir gün Almanya; iki gün de Avusturya, Yugoslavya ve Bulgaristan üzerinden Türkiye'ye memleketimiz olan Kırşehir/Kaman'a üç günde ulaşabiliyorduk. Ben, hiçbir zaman zaruri haller hariç, saatte 100 km. üzeri sürat yapmadım ve genellikle saatte 90 km. hızla yol alarak bu 3 bin km. mesafeyi üç günde kat ettim.  

Tabi 1974 yılının Temmuz ayında, Kıbrıs'taki soydaşlarımıza yapılan mezalimi durdurmak için Türkiye'nin garantör ülke sıfatıyla Kıbrıs'a barış kuvvetleri çıkartmasıyla başlayan savaş, hepimizi heyecanlandırmıştı. İznimiz bitti ve geri Almanya'ya dönüş yolculuğumuz için hazırlıklarımızı yaptık ve düştük yollara. Bir taraftan yol alırken, bir taraftan da savaş bahanesiyle inşAllah Edirne Kapıkule sınır kapısından bizleri geri çevirirler diye de dua ediyorduk. Akşamın karanlığında İstanbul'a geldik. Polis ve jandarma tüm arabaları durdurup farlarını karartmalarını istiyordu. Karartma işi için okulda iken kitap ve defterlerimizi kapladığımız mavi renkli plastik karışımlı kağıtlar kullandık. Her yer karanlık, arabalarımızın farları da karartmadan dolayı çok zayıf bir ışık vermesi nedeniyle etrafımızı da sağlıklı bir şekilde görüp yol alamıyorduk. İstanbul'un içinden Edirne çıkışını bir türlü bulamadık ve arabayı sağa çekip birilerinden yardım almak zorunda kaldık ve o arada yine farları karartılmış bir araç, göbekteki üzeri şemsiyeli polis noktası olan yuvarlak ahşap varile çarpmasıyla polis kontrol kulesi devrildi ve hızla oradan uzaklaştı. Neyse biz de yolumuzu bulduk ve Edirne-Bulgaristan Kapıkule sınırına geldik. Tabi biz buradan geri çevrilmeyi bekliyorduk, ama pasaport kontrolümüz yapıldı ve Bulgaristan'a geçmemize izin verildi. 

59. Top. Er.Eğt.Tug. Acemi Birliğimden

1975 yılında silah altına alınacağımdan dolayı Türkiye Cumhuriyeti Hannover Başkonsolosu, pasaportumu 6 aydan fazla uzatmadı. Haliyle Alman makamları da oturma ve çalışma izinlerini pasaport geçerlilik süresini aşmayacak şekilde 6 aydan fazla uzatmadı ve ben 1975 yılının Haziran ayında babamla birlikte Türkiye'ye kesin dönüş yaptım. Daha önce babama, askerden terhis oluncaya kadar Almanya'da çalışmaya devam etmesini, terhisime müteakip tekrar Almanya'ya yerleştikten sonra kesin dönüş yapmasını önerdim ama o bana "Bir Kaman bizi besleyemiyor mu?" dedi ve benimle birlikte kesin dönüşünü yaptı. Lafı fazla uzatmayalım, 3 Temmuz 1975 tarihinde Erzincan'daki 59. Top. Er. Eğt. Tug. Hafif Uçaksavar Takımı Çavuş Talimgahına askerlik görevimi yapmak üzere teslim oldum. Çok zorlu bir 4 aylık eğitimden sonra, Tatvan/Sorgun mezrasında bulunan Hafif Uçaksavar Topçu Taburu, 2.Batarya K.lığına çavuş olarak nasbedildim.

Tatvan/Sorgun/Uçaksavar Bataryası

Yirmi aylık vatani görevimi ifa ettikten sonra, 3 Mart 1977 tarihinde terhis oldum ve memlekete geldim. İşte, asıl askerlik bundan sonra başlar... Terhis olmadan bir ay öncesinden Almanya'da çalıştığım tekstil firmasının bölüm şefi Hans Martin'e, terhis sonrası yeniden fabrikada çalışmak istediğimi belirtir bir mektup yazmıştım. Şef Hans Martin de şu anda çalıştığım kısımda bir gencin istihdam edidiğini ve şu an itibariyla talebimin karşılanmasının mümkün olmadığını, ancak ilerleyen günlerde bana ihtiyaç duyulduğunda isteğimin karşılanacağına dair bir mektup yazarak durumu bana bildirdi.  

Devam edecek ...

Anneler Günü

 Yeryüzünün tek geçerli ve kıymetli günü, ANNELER GÜNÜ'dür.

Emek ve Dayanışma Günü


Ülkemizin kalkınması ve geleceği için emeğini ortaya koyan, yüreğinde vatan sevgisi ile çalışıp memleketimize değer katan tüm vatandaşlarımızın 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü’nü kutluyorum.