Akhenaton

Mısır firavunları çoğunlukla zorba, baskıcı, savaşçı ve acımasız kişilerdir. Bu firavunların ortak özellikleri Mısır’ın çok tanrılı dinini benimsemeleri ve bu din sayesinde kendilerini tanrılaştırmalarıdır. Ancak Mısır tarihinde bir tek firavun vardır ki, IV. Amenofis (Akhenaton) diğerlerinden çok farklıdır. Bu firavun tek bir Yaratıcı’ya inanılması gerektiğini savunmuş ve bu yüzden özellikle çok tanrılı dinin kaymağını yiyen Amon Rahipleri ve bunlara destek veren bazı askerler tarafından büyük baskıya maruz kalmıştır.


Firavunların saltanatı 3000 yıldan fazla sürdü ve bu arada otuz hükümdar sülalesi birbirini izledi. M.Ö. 1364 yılına gelindiğinde 18'inci sülaleden Kraliçe Tiye ve Amenhotep III’ ün genç çocuğu olan IV. Amenofis (Akhenaton) tahta çıktı. Bu sırada Mısırlılar başta Amon (Güneş Tanrısı) olmak üzere birçok tanrıya tapıyorlardı.

Akhenaton

Akhenaton'un ölümünden tam 3000 yıl sonra arkeologlar, Amarna kentini kazarlarken keşfedilen Akhenaton, böylece gündeme gelmiş oldu. IV. Amenofis olarak da bilinen Akhenaton, babasının ölümünden sonra tahta geçtiğinde henüz çok gençti. Kendisi, hangi sebepten-kaynaktan dolayı kesin olarak bilinmez, tahta çıktıktan 5 sene sonra 41 yaşında iken, Monoteizmi (tek tanrılı inanç sistemini) benimsedi. Akla en yatkın sebep, o çağa en yakın (her zaman olduğu gibi hatırlatıcı-uyarıcı) gönderilmiş bir elçi-peygamberden kalma inanç sisteminin izleridir büyük ihtimalle.

Akhenaton Çıktığı Seferlerden Birinde

Tahta geçtikten yaklaşık 5 yıl kadar sonra, yaptığı öncelikli işlerden biri; halkı firavunların Ra'nın (güneş tanrısının) oğlu olduklarına inandırmak için duvarlardaki Ra ile firavunun annelerini cinsel ilişkide gösteren-anlatan hiyeroglifleri kazıtmak olmuştur. 

Akhenaton ve Nefertiti

Bunun yerine "Akhenaton olsa olsa Aton'un kulu ve köle (hizmetçi) sidir" anlamına gelen hiyeroglifi yazdırtmıştır. Tabii sadece güneşi tanrı kabul ediyor gibi görünen firavun hanedanı aslında çok tanrılı bir inanç sistemine sahipti.



Daha sonra adını değiştirerek Akhenaton (Ato’nun hizmetkarı) ismini kullanmış ve geleneksel çok tanrılı mısır dinini yasaklayarak tek tanrılı Aton dinini kurmuştur. Krallığının 5. ya da 6. yılında Akhenaton'un bu yaptıklarına ve inanç sistemine en çok karşı olanlar Amon rahipleriydi kuşkusuz. Zaten Akhenaton rahiplerin kendisini rahat bırakmayacağını bildiğinden, kökten bir kararla yüz yıllardır Mısır'ın başkenti olan Teb'i terk ederek bugün Teb şehrinin 300 km. kadar kuzeyinde Nil nehrinin doğu yakasında Tel el Amarna olarak bilinen el değmemiş topraklara “Akhenaton” isminde yeni bir başkent kurmaya karar vermiştir.

Güneş Tanrısı Ra
 Akhenaton babası gibi bir asker değil, her şeyden önce bir düşünürdü. Zamanının büyük bölümünü Amarna'da, karısı Nefertiti ile birlikte yeni dinin "gerçeklerini" bulmaya çalışarak geçiriyordu. Düşman ülkeler firavunun savaşçı olmamasından yararlanarak Mısır topraklarına mütemadiyen akınlar düzenliyorlardı.

Akhenaton ve Nefertiti

Akhenaton'un ölümünden sonra tahta geçen, damadı Tutankhamon, rahiplerin aşırı baskısına dayanamayarak, tapınak ve kurallar dahil her şeyiyle eski düzene geçilmiş-taşınılmıştır.

Kur'an dan biliyoruz ki; firavunlarla ilişkisi olan iki peygamber var:
1. Hz. Yusuf (A.S)
2. Hz. Musa (A.S)

18. hanedandan 10. firavun olan Akhenaton'un tahtta kaldığı tarih: İsa'dan Önce 3351-3340 yılları olduğuna göre; Hz Musa'dan önceki zamanda yaşadığı anlaşılıyor. Geriye kalıyor Hz. Yusuf (A.S) ve onun anlattığı inanç sisteminin izleri. Buna göre: 

Hz. Yusuf ve Akhenaton
Hz.Yusuf döneminde Akhenaton kraliçe Nefertiti ile birlikte Allah’a iman etmiştir. Çok tanrılı Mısır dinini kaldırmış ve tek tanrı olan Allah’a iman etmişler.
Amon tapınaklarına karşı yapılan savaşlar başlamadan önce Hz.Yusuf Mısır dilinde Yuzarsif'e pek çok komplo ve entrikalar düzenlemeye çalışmışlar. Fakat hiç birinde başarıya ulaşamamışlar. Yuzarsif köle olarak satıldığında çocukmuş yaklaşık 11-12 yaşlarında galiba. Köle olarak satıldığı kişi Mısır orduları komutanı ve Mısır azizi Potefhar Türkçede Potifar olarak bilinmektedir. Hz.Yusuf pek çok maceradan sonra kralın rüyasını yorumlayıp tarım ve hazineden sorumlu olmuş ve kralın başdanışmanı ilan edilmişti. Potifar ölünce Mısır orduları komutanı ve Mısır azizi ilan edildi. Nefertiti ve Kral Akhenaton'a gelen bir komplo haberiyle kral yanına çağırmıştı. O gün kralı imana davet etti ve oradakiler Müslüman olmuşlar ve Akhenaton’un tapınak rahiplerine açtığı savaş büyümüştü.
En sonunda Hz.Yusuf ve Akhenaton savaşı kazanıp çok tanrılı Mısır dinini ve amon tapınaklarını yoketmişti.

Nefertiti
Akhenaton hakkında iki fikir daha var:

Birincisi, onun bir peygamber olduğu, ikincisi ise; Aynen Hz. İbrahim gibi tek olan Yaratıcı’yı akıl yoluyla bulmuş olma ihtimali. Modern arkeolojinin en son (2004) verilerine göre Akhenaton'un hayatına; Kur'an verilerilerindeki elçiler ve kavimlerinin ilişkisi kıstas alınarak bakıldığında, elçi olduğuna dair delil-mantık çıkmıyor.


Hz. İbrahim gibi akıl yoluyla Monoteizmi bulmuş olması da zayıf bir ihtimal. Eğer böyle olsa idi, Allah Teâlâ hazretleri, ondan da bahsederdi. Ayrıca her ne kadar güneşe tapıyor idiyseler de Hz İbrahim'in Hanif dininden kalan uygulamaları devam ettiriyorlardı. Yani: domuz etini haram diye yemiyorlar, sünnet oluyorlar, tapınaklara girmeden önce ellerini yüzlerini ve ayaklarını yıkıyorlar (abdest) ve cinsel ilişkiden sonra mutlaka yıkanıyorlardı (gusül abdesti ) Bunların bu halini düşünür iken Efendimize Risalet gelmeden önceki Mekke'li müşrikleri hatırlamamak mümkün değil. Çünkü onlar da Allah'a şirk koşmalarına rağmen İbrahim (A.S) dan gelen birçok uygulamayı devam ettiriyorlardı.

Tabii ki en doğrusunu Rabb'imiz bilir.

Mısır Piramitleri


AKHENATON’UN YAZDIĞI ŞİİRLER


                        -1-
Tanrı uludur; birdir, tektir.
Ondan başkası yoktur.
Bir tanedir,
O'dur her varlığı yaratan
Bir ruhtur Tanrı, görünmeyen bir ruh...
Ta başlangıçta vardı Tanrı,
Tek varlıktı o.
Hiç bir şey yokken o vardı.
Her şeyi o yarattı
Ezelden beri süregelen varlığı,
Ebediyete kadar sürecek,
Gizlidir Tanrı, kimse görmemiştir onu.
İnsanlara ve yarattıklarına sır kalır her zaman.

                          -2-
Göklerin ufkunda belirmen ne kadar güzeldir,
Ey! Hayatın temelinde yaşayan Aton,
Sen doğu göğünün ufkunda doğduğunda,
Tüm memleketi güzelliğinle doldurursun,
Uzaklaşsan da, ışınların dünya üzerindedir,
Ne kadar yüksek olursan ol,
Senin adımlarının izleri gündüzdür,
Sen, ışınlarını dağıttığın zaman,
Mısır'ın her iki ülkesi de bayram eder,
Hepsi uyanık ve ayaklarının üzerindedir,
Çünkü Sen, onları uyandırmışsındır,
Onlar tüm organlarını sende yıkarlar,
Ve kollarını kaldırıp, Sen'i şafakta selamlar,
Sonra tüm dünyada herkes kendi işini yapar,
Hayvanlar otlardan zevk alırlar,
Ağaçlar ve bitkiler çiçeklenirler,
Kuşlar, kanatları sana doğru ibadet edercesine kalkık,
Bataklıklarda uçarlar,
Sen üzerlerinde oldukça onlar yaşarlar,
Kadında çocuğu Sen yaratırsın,
Ananın karnında çocuğa Sen hayat verirsin,
Sen ana rahminde dahi çocuğu besleyensin,
Ne zaman civciv kabuğu içinde bağırsa,
Sen ona hayat vermek için nefes verirsin,
Ey Tanrım, Senin ne kadar çok eserlerin vardır,
Sen! Ebediyetin hakimi! Senin isteklerin hep iyidir,
Sen yaşamın ta kendisinin ve yaşam Sen'de yaşar,
Tanrım Sen yaşamsın ve yaşam ancak sende görülür.

Kaynak: National Geographic


Varsaklar


13. Yüzyılda Anadolu’ya gelerek Mersin tarafına yerleşen ve Çelebi Sultan Mehmed zamanında Osmanlı hakimiyetine giren; Oğuzların Üçok boyuna bağlı bir Türk boyu olan Varsak’larla ilgili yaptığım bir küçük araştırma sonucu elde ettiğim bilgileri sizlerle paylaşmaya çalışacağım.

Türk Dil Kurumunun tarama sözlüğünde Varsak için aşağıdaki dört değişik tanımla karşılaşılır:

1- Bir Türk boyu kabilesi. 
2- Eski harp aletlerinden bir çeşit yatağan, kısa kılıç.
3- Antalya ili, merkez ilçesi, merkez bucağına bağlı bir yerleşim birimi.
4- Taşçıların taş kırdıkları, büyük çekiç. (Balyoz)

Diğer türlü “Varsak”  kelimesi daha çok; bir yere bağlı olmayan bağımsız, çoğu Üçok grubu olmakla birlikte, çeşitli kabilelerden meydana gelmiş, dağlılığı ve dağlardaki hayatı yansıtan, biraz da baskı dolayısıyla dışlanmış ama buna rağmen çok erken devirde iskan edilmeye başlanmış Türkmen kabilelerini çağrıştırmaktadır.    

Çukurova Varsakları Haritası

“Farsak” şeklinde söyleyenler de vardır ve Çukurova’da daha ziyade “Farsak” denmektedir. Varsak’ın kelime olarak tam karşılığına kaynaklarda rastlanılmamakla birlikte; Çukurova’da pis, kirli olan bir insana “Farsak”, Kırşehir ile Çelebi’nin yukarı ve  Aşağı Şıh köylerinde koyun ve ineklerde asalak yaşayan keneye “Varsak” denmektedir. Yine Mucur’da da keneye “Farsah” adı verilmiştir. “Farsak”;  Niğde Bor’da : “akılsız, delişmen”,  Adana’da :” dağ köylüsü”,  Anamur’da: ise “elinden iş gelmeyen deli dolu kız” anlamlarında kullanılmıştır.

Kızılırmak Nehri Üzerinde Kurulu Kapulukaya Barajı

Yörük, genel olarak Anadolu’nun batısı ile Rumeli’de yaşayanlara, Türkmen ise, Kızılırmak’ın doğusu ile Çukurova, İçel, Dulkadir ili ve Halep’te yaşayanlara verilen bir isimdir. Osmanlı tarihçilerinin hemen hepsi ve son dönem araştırmacıları, Varsaklar’ın bir Türkmen boyu olduğunu söylemektedirler. Yörük ve Türkmenler; konar göçer yaşayan, resmi otoritenin kendine gösterdiği yerlerde kışlayıp yazlayan Türk teşekkülleridir. Yörük ve Türkmenlerin  yerleşik düzene geçtikten sonra Yörüklükten ve Türkmenlikten çıkarıldıkları, Osmanlı Kanunnamelerinden anlaşılmaktadır.

Kıl çadır ve kilim dokuyan Varsaklar, dokudukları kıl çadırlarda yaşarlardı. Genel olarak hayvancılıkla geçiniyorlar ve  at yetiştiriyorlardı. Hemen hemen bütün aşiretler koyun ve deve beslerlerdi. Develer aynı zamanda göçlerini yükledikleri ulaşım araçlarıydı. Et, süt, peynir, deri gibi hayvan ürünleri ile canlı hayvan ve at satıyorlardı. Bunun için mevsimlik büyük Türkmen pazarları kurulurdu. Bu pazarların biri  Kırşehir-Kayseri yolunda kurulmuştur.

Vergi ve askerlik hususunda aşiretlerle sıkıntı yaşayan Osmanlı Devleti; zaman zaman resmi otoriteye kafa da tuttukları için de, aşiretleri Anadolu’nun boş yörelerine iskan etmeyi düşünmüş, ancak  binlerce yıldır konar göçer hayata alıştıklarından dolayı bir yere bağlanarak ziraatla uğraşmak konar göçer aşiretler için ölüm demekti. Bu yüzden iskan emirlerine karşı çıkarak, genellikle uymamışlar. Bunu fırsat bilen Osmanlı; iskana direnenleri Halep yakınlarındaki Rakka gibi sıcak ve Arap aşiretlerinin hakim oldukları yerlere sürmüş, hatta  Kıbrıs’a gönderilenler bile olmuş. Ama aşiretler gelip, eski yurtlarına tekrar konmuşlar. 1865 İskanı, son büyük iskan olup, Çukurova’daki bütün aşiretler, zorla yerleştirilmiştir. Ancak bu sırada, Türkmen aşiretlerinin istek ve dilekleri genellikle dikkate alınmamış, çoğu istediği yere konamamıştır.  Bazı boylar gibi Varsaklar’ın bir kısmı da, asırlar boyu konar göçer hayatı sürdürmüşlerdir.   

Yararlandığım Kaynak: XV. Yüzyılda Kırşehir Varsakları-Sebahattin Yaşar