30 Eylül 2012 Pazar

iyi ve Güzel Şeyler

Biz böyle de mutlu oluruz; yeter ki,  huzur olsun!
Sessiz sedasız kalarak, ya da geçici olarak blog sayfasını kapatarak blog aleminden çekilmenin; sayfayı takip eden ziyaretçilere karşı bir saygısızlık olduğunu bildiğim için, blog çalışmalarıma bir müddet ara vereceğimi üzülerek bildirmek isterim.

İnşallah en kısa zamanda tekrar bu blog sayfalarında, iyi ve güzel şeyler paylaşmak arzu ve ümidiyle şimdilik Allah’a emanet olun!

Saygılarımla.

Recep Altun

27 Eylül 2012 Perşembe

Kürdistan'ı Kim Kuracak?

Hürriyet Gazetesi'nden Alıntıdır.
Habur Açılımı ile ilgili hazırlıklar yapılırken, bu işi bilenler tarafından yetkililer, "Siz PKK'nın ne istediğini bilmiyorsunuz, yanlış yapıyorsunuz?" şeklinde uyarılmıştı. Ama bu uyarı fayda vermedi.  PKK'nın  30 yıldır dağlarda Kürtçe eğitim için eşkıyalık yaptığı yanılgısına düşüldü ve fiyaskoyla sonuçlanan Habur skandalının sorumlusu olarak da basın tarafından yine basın olarak gösterildi. PKK eşkıyasının derdinin Türkiye'de Kürtlerle Türklerin barış içinde yaşamaları değil, Güneydoğu'nun koparılması ve bağımsız bir Kürt devleti oluşturması olduğu gözardı edildi. Çünkü, işin başında iken asla böyle bir ayrılıktan bahsedilmiyor ve bu niyetler gizleniyordu. Ayakları yer tuttukça, bir yerlerden cesaret aldıkça söylemlerini böyle fütursuzca dile getirebiliyorlar.

BDP Diyarbakır Milletvekili Altan Tan,  Bingöl parti binasında partililerine:  "...Kürdistan'ı kim kuracak biliyor musunuz? İdris Naim Şahin ile Tayyip Erdoğan kuracak!.." şeklinde konuşmuştur. BDP Diyarbakır Milletvekilinin özet konuşması yukarıda, arzu edenler internetten bu konuşmanın tamamını da okuyabilirler.

Blog sayfamda bu tür haberlere yer vermek istemediğim gibi, yorumda bile bulunmak istemiyorum ama, gelin görün ki, şu yukarıda sizlerle paylaştığım haber okunduktan sonra sessiz kalınabilirse, ben de kalayım.

Recep Altun 

25 Eylül 2012 Salı

Neşet Ertaş'ı Kaybettik!

Değerli Hemşehrim Halk Ozanı Neşet Ertaş
Neşet Ertaş türkü demek; binlerce yıldır söyleyen ve söylenecek olan... Neşet Ertaş bağlama demek; binlerce yıldır çalınan ve çalınacak olan... Kırk yıldır ismi türkü ve bağlama ile özdeşleşmiş Neşet Ertaş'ın yoksulluk, gurbet ve ayrılıklarla dolu hayat hikayesi 1938'de Kırtıllar Köyünde başlar. Anası Keskin'in Hacelobası köyünden Döne, babası Yağmurlu Büyükoba'dan Muharrem Ertaş... Baba Ertaş, orta Anadolu Türkmen/Abdal Müziği geleneğinin bilinen en güçlü temsilcilerinden biri ve gelmiş geçmiş en büyük bozlak ustasıdır.

"Yağmurlu Büyükoba, Hacelobası, Kırtıllar, İkibikli, Tezrek, Barak, Kırıksoku, Kaman, Keskin, Kırıkkale, Yerköy ve Çiçekdağı...
Buralar, asırlar öncesinin gezginci ozanlık geleneğini sürdürürcesine köy köy gezen Baba Ertaş'ın çocukluk ve ilk gençlik yılları, başta Kırşehir Ve Yozgat'a ait bu köyler olmak üzere çevre il ve ilçelerde babası ile düğün çalarak geçer.

Bozkırın tezenesi, halk ozanı Neşet Ertaş, hayatını anlattığı bir şiirinde şöyle der:

"Dizinde sızıydı anamın derdi
Tokacı saz yaptı elime verdi
Yeni bitirmiştim üç ile dördü

Baban gibi sazcı oldun dediler"

Derken bir gün elinde sazı, cebinde iki buçuk lirayla ver elini Ankara diyerek Kırşehir'den ayrılır. Ankara, İstanbul, kısa bir süre için tekrar Kırşehir ve nihayet hiç bitmeyecek bir gurbet hayatına başlamak üzere tekrar Ankara... Gazinolar, pavyonlar, eğlence yerleri, düğünler ve konserler... Ve turneler;  Anadolu turneleri, Sarısözen'in tabiri ile "Kırşehir'li mahalli sanatçısı" Neşet Ertaş, 1960'ların sonlarına doğru artık yurdun dört bir tarafında zevkle dinlenen ve herkesin sevdiği bir sanatçı olmuştur. O'nun türküleri ortanadolu bozkırlarının bin yıllık hüznünü anlatır lisan-ı hal ile. İşte bunun için, "türkü" denince o'nun o gür, parlak ve bir o Kadar da içli ve duygulu sesiyle söylediği yürek burkan ezgileri gelir aklımıza. 

Bağlama denince de o'nun elinde adeta sihirli bir alet haline gelen bin yıllık sazımız akla gelir hemen. 1976 yılında geçirdi ani bir rahatsızlığın tedavisi için Almanya'ya gider ve iyileştikten sonra sanatçı olarak oturma izni alıp orada kalır. Yirmi üç yıldır  "Alaman gurbetinde", ülkesine insanlarına duyduğu aşkla çalıp söylemektedir.

Bir sanatçıyı tanımanın en iyi yolu, hele de bu Neşet Ertaş gibi türküler de hep kendini anlatan, kendi ruh ve gönül macerasını saza, söze döken bir usta ise, en güzeli sanatçının kendisini dinlemek. Neşet Ertaş, sazı türküye; türküyü saza o kadar yakıştırır ve yakınlaştırır ki, dinleyenlere derin iç çekmek ya da göğüs geçirmek kalırdı.

...Ve bu büyük ustayı, değerli hemşehrimi, 25 Eylül 2012 Salı günü sabah saat, 08:45 sularında tedavi görmekte olduğu İzmir'de 74 yaşında iken kaybettik. Acımız büyüktür. Anadolu bozkırının tezenesi bu büyük ustaya Cenab'ı Allah'tan rahmet, yakınlarına ve tüm sevenlerine başsağlığı dileriz. 

Recep Altun

23 Eylül 2012 Pazar

Toplumsal Zorunluluk


Yazma, kişisel olduğu kadar toplumsal bir zorunluluktur da. Bu zorunluluk, içinde yaşadığımız toplumun bir üyesi oluşumuzdan doğar. Bu nedenle, çevremizdeki kişilerle sürekli ilişkiler kurarız; onların sorunlarıyla ilgileniriz. Düşünce alışverişi bu ilişkiden başlar. Hiçbir insan bu doğal ilişkinin dışında değildir. Bunun içindir ki, başkalarının acılarına, sevinçlerine katılırız. Düşüncede, duyguda ortaklığı da bu ilişki sağlar. Bu yönden toplumsallık da bu ortaklığın ürünüdür. Ernest Hemingway, “Çanlar Kimin İçin Çalıyor” adlı ünlü romanının başına John Donne’nin, bu toplumsal ortaklığı çizdiği aşağıdaki dizelerini almıştır.

“Hiç kimse bir ADA
kendi başına bir bütün değildir;
her insan KITA’nın bir parçası
BÜTÜN’ün bir bölüğüdür;
DENİZ senin ya da dostlarından birinin EV’ini
dağlık bir burnu, bir balçık toprağını alıp götürse
AVRUPA o denli küçülür;
herhangi bir kimsenin ÖLÜMÜ’de beni eksiltir
çünkü ben İNSANLIK’la ilgiliyim;
öyleyse adam gönderip
çanlar kimin İçin çalıyor, diye sordurma;
onlar SENİN için çalıyor.”


Bu çalan çanlar, çevremizdekilerin sorunlarıdır diye onlara kulaklarımızı tıkayamamayız. Kendi sesimiz yankılanır ÇANLAR’da. Tepkimizi ya sözle, yazıyla, ya da eylemle gösteririz. Bu yolla başkalarını da etkilemeyi amaçlarız. Michel Pidon'un da dediği gibi “Yazmak dünyayı tanımak, onu dost hale getirmektir.”


Dünyayı nasıl dost hale getirebiliriz? Çevremizdeki çirkinlikleri, haksızlıkları ortadan kaldırarak, onları değiştirip düzelterek… Haksızlıkların yok edilmesi, çirkinliklerin giderilmesi toplumda bir saygı dengesi yaratır. Bu nedenledir ki yazmaya katılmış her insan, öbür insanlardan daha ağır sorumluluk yüklenmiştir. Böyle bir sorumluluk yüklenme, yazarı, toplumun sözcüsü haline getirir. Bu durumda yazma, toplumsal bir görev, toplumsal bir gereksinim olarak belirir.

Kaynak: Yazma Sanatı

22 Eylül 2012 Cumartesi

Bu Hainlik Niye?


Çocukların boynu bükük kalmadığı
Eşlerin hayatı yalnız paylaşmadığı
Kanların akmadığı
Herkesin gülüp, tebessüm ettiği
Aşımızdan ve işimizden başka bir derdimizin olmadığı
Birliğin, dirliğin ve el ele olmanın güzelliği ile
Sınırları ve dikenli telleri olmayan
Bir dünya dururken;
Zaten üç gün ömrü olan bu dünyayı
Neden dar ederiz birbirimize?
Hani söz vermiştik Rabb’imize...
Bu hainlik niye?
Oysa yeryüzü geniş, yeter hepimize!
Yeter artık, çözün bu illeti!
Batmasın artık güneşler, bir hilal uğruna
Sağır kulaklarınız duymuyor, belli…
Bari vicdanlarınızda duyun;
Yüreğine ateş düşen, bu milletin sesini…

Recep Altun-Ankara 

21 Eylül 2012 Cuma

Sahipsiz Kaldık

Cenab-ı Hakk, sana rahmetiyle muamele eylesin! (Ovacık C.Savcısı Murat Uzun)

Aşağıdaki tepki mesajı "http://adalet.org" sitesinden alınmıştır.

"Sevgili Murat abi benim dönem arkadaşım, içimiz yanıyor. Ovacık kaymakamlığına ve Tunceli valiliğine fax, mesaj çekerek tepkimizi gösterelim. HSYK'yi harekete geçirelim, ah vah edip unutmayalım. Hepimiz bulunduğumuz yerlerde kaymakamlıklara ve valiliklere her ay bıkmadan usanmadan koruma talebini içerir yazı gönderelim, gelen ret cevaplarını biriktirelim, başımıza bir şey gelirse birileri, "koruma talebi yoktu" diyemesin ve talep ve cevap yazılarını yüzlerine vuralım."    

Cenab-ı Hakk, Sizlere Sabr-ı Cemil İhsan Etsin. (Savcının eşi ve çocukları)

Bir laf vardır bizim yöremizde: "BİZ ÖLMÜŞÜZ DE AĞLAYANIMIZ YOK!" Rahmetlik savcının eşinin ve çocuklarının yukarıdaki fotoğrafını görünce yüreğim yerinden koptu ve gözyaşlarımı tutamadım, sel oldu aktı. Şimdi kime ne diyelim? Öfkemizi kime kusalım? Ne yapalım?..

Recep Altun

20 Eylül 2012 Perşembe

Hak Arayışına Engel


Eskiden eş, dost, akraba arasında elinde olan ihtiyacı olana çok rahatlılıkla parasal yardımı yapardı. Bu dönemde kimse kimseye güvenemediği için, tanıdık insanlar arasında söz konusu para alış-verişi yapılmıyor. Bu nedenle paraya ihtiyacı olanlar da bankalara başvurmak zorunda kalıyor.  Bu bağlamda, bankalardan aldığımız kredi kartlarının,  ya da yine bankalara başvurarak çektiğimiz bireysel tüketici kredilerinin,  çoğu eş, dost ve akrabadan daha  iyi bir dost olduğundan da bahseder hale geldik. Ben bu konuya çok şahit oldum. Bir sohbet esnasında cüzdanındaki  kredi kartını çıkararak eline alan bir tanıdığım: “İşte, benim eşim de, dostum da, akrabam da bu kart; ne zaman ihtiyaç duysam, hiç ikiletmez ve ihtiyacımı o anda görür, sıkıntımı da o anda giderir” demişti.

Türkiye’nin bu hale geldiğini bilen yerli ve yabancı bankacılar da insanlarımızın bu durumundan faydalanmak için  birbirleri ile yarışır hale geldiler, bu bağlamda ülkemiz de kaç tane yabancı sermayeli banka var saymakla bitiremezsiniz.

Kolay kazanç kapısı olarak görülen tüketicilerin gerek kredi kartı, gerekse bireysel tüketici kredi taleplerinde akla hayale gelmedik masraf çeşitleri göstererek insanlarımızın sırtından haksız kazançlar elde etmektedirler. Bunu da her hizmetin bir bedeli vardır diye elde ettikleri haksız kazançlarını meşrulaştırmaya çalışmaktadırlar.

Banka kredisi kullanan tüketicilerden “dosya masrafı, ekspertiz, kredi tahsis değerlendirme ücreti gibi bedellerin müzakere edilmeden alınmasının yasal olmadığı”na dair alınan kararlardan sonra birçok tüketicinin hakem heyetlerine başvurmak üzere bankalarından talep ettikleri masraf belgelerine bankalar fahiş fiyatlar çıkartarak adeta tüketicinin hak arayışına engel çıkarıyorlar.   


Bankaların yasal olarak vermekle zorunlu oldukları söz konusu belgeler üzerinden fahiş fiyatlar talep ederek, tüketicinin hak arayışlarının önünü kesiyor, bankaların bu ayıplarını temizlemeye çalışan heyet ve mahkemelerin yaptıkları masrafları ise,  devlet cebinden ödemek durumunda kalıyor.

Bu ülkenin daha öyle çok sorunları var ki, zavallı vatandaşlarımız her yerde itiliyor, kakılıyor ve daha saymakla bitiremeyeceğimiz kurum ve kuruluşlar tarafından da söğüşlenmeye devam ediliyor, devlette bu soyguna ses çıkarmıyor.

Recep Altun

Bir Ödevin Hikayesi




Güneş henüz batmadı ama, bu güz mevsiminde batmakta olan güneşin zayıf ve cılız ışıkları üşüyen bedenlerimizi artık ısıtmaya yetmiyordu. Bir taraftan üşüyen bedenim, diğer taraftan ödevimi yapabilmem için ihtiyacım olan divit ve mürekkebi nasıl tedarik edeceğime dair sıkıntı, beni ümitsizliğe itmişti. Bir sayfa yazı yazılacak ama; divit yok, divit ucu yok, mürekkep yok! Dahası bunları satın almaya para hiç yok! Bu ödev, akşam yapılacak ve sabah okula götürülecekti.


Her ne kadar kendi işimi kendim yapmayı sevsem de konuyu evdeki büyüklerime açmaktan başka çarem kalmamıştı. Uçlu diviti ve mürekkebi tedarik ettiğim de vakit bir hayli ilerlemişti. Nihayet, gecenin ilerleyen saatlerinde ödevimi bitirmiş, ödevimi yapmanın  verdiği huzur ve sevinçle bütün bir günün yorgunluğunu atabileceğim sıcacık yatağıma girmenin vakti gelmişti. Bütün bir öğleden sonramı gecenin ilerleyen saatlerine kadar yapacağım ödevime yönelik  ihtiyacım olan malzemeyi tedarik etme sıkıntı ve uğraşısı ile geçirdiğim için, daha başım yastığa bir karış kala uyuya kalmışım...


Rüyamda da aynı sıkıntıyı yaşadım. Ödevim için ihtiyacım olan divit ve içi mürekkep dolu bir hokkayı temin etmek için oradan oraya koşturup duruyordum. Birden divit ve hokkaların bir kelebek gibi havada uçuştuklarını gördüm. Bunlardan birini alabilmem için benim de uçmam gerekiyordu. Ayak parmak uçlarının üzerine çökerek yaylanıyor ve havaya doğru zıplayarak uçmaya çalışıyor, ama bir türlü uçamıyordum. Bir türlü elime geçiremediğim divit ve hokkanın bana verdiği sıkıntı ve üzüntünün doruğa çıktığı bir anda uyandım ve kan ter içinde kalan bedenimi bir havlu ile kurulayarak tekrar uyumak üzere yattım.


Sabah olmuş ve ben, sorumluluğumu yerine getirmenin sevinç ve mutluluğu içinde okulumun yolunu tutmuştum. Sınıfımdaki sırama oturmuş ve heyecanla yaptığım yazı ödevimi öğretmenime “bak ben bütün imkansızlıklara rağmen, canla başla uğraşarak, didinerek  ödevimi yaptım” edasıyla biraz da gururlanarak göstermek için sabırsızlanıyordum.


Nihayet öğretmenimiz sınıfa girdi, selamlaşmadan sonra “herkes ödevini yaptı mı?” diye sordu. Sınıf hep bir ağızdan “evet öğretmenim” dedi.  Öğretmenimiz: “Herkes ödevini sırasının üzerine çıkarsın” dedi. Bizler de yaptığımız ödevlerimizi sıralarımızın üzerine çıkarttık.  Nihayet bizim sıra grubuna da geldi, ödevime baktı ve sadece “güzel!” dedi geçti. Ben, öğretmenimizin bu değerlendirmesinden asla memnun kalmadım. Benim, bu ödevi yapabilmek için çektiğim sıkıntıları ödevime dikkatlice bakarak görmesini ve beni farklı bir şekilde takdir ve taltif etmesini bekliyordum. Ben, ödevime baktığımda çektiğim tüm sıkıntıları görebiliyorken, o nasıl bir öğretmen olarak bu sıkıntıları göremedi diye üzülmüştüm.

Recep Altun

Dikenli Teller



Fotoğraf: Maurizio Polese

Göğü  kapkara,  gri bulutlar kaplamış
Dikenli teller bölmüş yarınlarımızı
Umutlar, yarınların ufuk çizgisinde
Mehmet, güneşi örten grinin pençesinde
Gencecik Mehmetler parçalanır her gün
Vahşetin bu acımasız dikenli tellerinde.

Recep Altun – Ankara :18 Eylül 2012

19 Eylül 2012 Çarşamba

Yeter Artık!.. Yeter!..

  •  TERÖRÜN AZMASININ BİR NUMARALI SORUMLUSU OLAN BAŞBAKAN ERDOĞAN, KANLI OLAYI YİNE KLİŞE LAFLARLA GEÇİŞTİRECEK!
  • GEMİ AZIYA ALAN TERÖRE KARŞI, "BAŞSAĞLIĞI" MESAJLARINDAN BAŞKA YAPILAN FAZLA BİR ŞEY YOK!
  • MESAJLAR KARIN DOYURMUYOR, VİCDANLAR KANIYOR, PARÇALANAN YÜREKLER "YETER ARTIK!" DİYE HAYKIRIYOR!  BAŞBAKAN BU SESLERE KULAK TIKIYOR.
  • HER UYGAR ÜLKEDE, SORUNLAR KARŞISINDA BU DENLİ BAŞARISIZ OLAN HÜKÜMETLER DERHAL İSTİFA EDER!
  •  BAŞBAKAN ERDOĞAN'DA İSTİFA ETME ERDEMİNİ GÖSTERMELİDİR!

                                                                                                                                         SÖZCÜ

18 Eylül 2012 Salı

Buraya Kadar!

Bingöl'de Askeri Konvoya Saldırı

Amerikan güdümündeki Büyük Kürdistan hayalinin adım adım gerçekleştirilmesine alet olan, çanak tutan ve göz yuman herkese sesleniyorum:

  • Ülkemizdeki terör, savaş boyutuna gelmiştir!
  • Bu vatanı savunmak, herkesin boynunun borcudur!
  • Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır!
  • Terörle topyekün mücadeleye girilmelidir!

Buraya kadar!..

Recep Altun

Gurk Yatan Tavuk

Gurk Yatan Tavuk

Merhabalar,
Kaç kez blog sayfamdan çekildim, kaç kez çekilmeyi düşündüm ve kaç kez kapatıp açtım, sayısını hatırlamıyorum. Yazmak bir tutku olmuş ama,  bu sıralar bir tutukluk var; ne düşünebiliyor, ne de yazabiliyorum. Son bloğumdaki "Dikenli Teller" isimli şiirimi bile zar zor biraraya getirebildim. Kaç kez okudum yazdığım şiiri, anlam ve mana bakımından bir tersliği var mı diye.

Her sabah kalktığım da bilgisayarımı açar blog sayfamı kontrol eder, yeni ilave edilmiş blogları dolaştıktan sonra birşeyler yazmak isterim ama, bir türlü yazamam. Şu anda ülkemiz üzerinde dönüp dolaşan kara bulutlar ve terör belası yüzünden ne sağlıklı düşünebiliyorum, ne de üretebiliyorum. Ne kadar iyi ve güzel birşeyler yazmaya teşebbüs etsem de bir türlü yazamıyorum, olmuyor!..

Ben,  aslında yumurtalarının üzerinde gurk yatan bir tavuk gibiyim. Gurk yatan bir tavuk nasıl rahatsız edilmekten hoşlanmıyorsa, ben de yazı yazarken rahatsız edilmekten hoşlanmam. Acı da olsa, tatlı da olsa birşeyler yazabilmem için ruh halimin çok güzel bir atmosferde olması gerekiyor. Moralimi bozan, huzurumıu kaçıran birşeyler varsa, işte ben tutuldum kaldım, yazamıyorum. Size bir şey daha itiraf edeyim, huzurum yerindeyse namazımı kılabiliyorum, eğer huzurum yerinde değilse, namazlarımı bile aksatıyor ve kılamıyorum. Çünkü yaptığım herşeyden zevk almam gerekiyor, zevk alamadığım bir işi yapmam mümkün olmuyor. Ne kadar kendimi zorlasam,  yapmaya kalkışsam da ortaya pek güzel birşeyler çıkaramıyorum.

İnşallah ruhumu olumsuz etkileyen bu acılar sona erer de, ben de artık rahatça zevk alarak birşeyler üretebilirim. Aksi halde bu olumsuz havadan kurtulmam ve birşeyler üretmem mümkün değil.

Recep Altun
Selam ve muhabbetlerimle.

17 Eylül 2012 Pazartesi

Batan Güneşler



Bir hilal uğruna, ya Rab, ne güneşler batıyor!

Mehmet Akif Ersoy

15 Eylül 2012 Cumartesi

Yorum Ayarları

Blogger'in Kumanda Panelinin Yeni Arayüzünden Bir Kesit

Merhabalar,

Blogger’in yeni kumanda paneli üzerinden blog sayfanızın sağ tarafındaki kayar pencereden “AYARLAR” komutunu tıkladıktan sonra ekranın sol tarafında yer alan ayar seçeneklerinden  YAYINLAR VE YORUMLAR” komut sekmesini tıkladığınızda ekranın üst tarafında “KAYITLAR”la ilgili ayar seçeneklerinin sıralandığını,  bu ayar seçeneklerinin bitiminde de “YORUMLAR” başlığı altında ayarlarınızı yapabileceğiniz seçeneklerin sıralandığını görürsünüz.

Kumanda Paneli Ayar Penceresinden Bir Kesit

YORUMLAR” ile ilgili ayar başlıklarının:

-Yorum Konumu
-Kimler Yorum Yapabilir
-Yorum Denetleme
-Kelime Doğrulamasını Göster
-Geri Bağlantıları Göster
-Yorum Formu İletisi’nden ibaret olduğunu göreceksiniz.

YORUM KONUMU:Blog sayfanızda, blogger’in sunduğu şablonların dışında, dışardan bir şablon kullanıyorsanız; yorum konumu seçeneğiniz, her şablonda doğru çalışmayabilir. Yorum konumu seçeneğinizin kullandığınız şablonda doğru çalışıp çalışmadığını mutlaka bir blogger arkadaşınızdan yardım isteyerek kontrol etmelisiniz.

YORUM DENETLEME: Yorum denetleme seçeneğinizle ilgili seçiminizin “Her Zaman” olması sizin yararınızadır. Neden diye soracak olursanız, bu seçenek size: Hoş olmayan ve yayınlanmasını istemediğiniz türden yorumları inceleme ve ardından da yayınlama,  ya da yayınlamama gibi bir imkan sunar. Buna ilaveten gerek elektronik posta hesabınıza baktığınızda ya da Blogger kumanda panelinde iken, gönderilen yorumlardan haberdar olma imkanına da sahip olursunuz. 

Yorum Ayarları Ekranından Bir Kesit

KELİME DOĞRULAMASINI GÖSTER:  Bu işlemin her ne kadar güvenlikle ilgili olduğu söyleniyorsa da açıkçası bu işlemin teknik olarak blogger’lere ne yarar sağladığını bilmiyorum. Bildiğim tek şey ziyaretçileri yazdıkları yorumları gönderirken okuması çok zor olan harflerle cebelleştirerek yorumun gönderilmesine engel olmasıdır.

SONUÇ: Blogger’in kumanda panelinde bloğuma yorum yazan bir arkadaşımın gönderdiği yorum ile ilgili “Onaylanması gereken 1 yorumunuz var” uyarı komutu yer almayan yoruma ait bilgilerin gmail elektronik posta hesabımda yer aldığını fark ettim. Yorumu burada açtım okudum ve “yaynla” komutuna tıklayarak blog sayfamda yayınlanmasını sağladım.

Gmail Elktronik Posta Hesabından Bir Kesit

Elektronik posta hesabıma hiç bakmasaydım, arkadaşımın gönderdiği bu yorumdan asla haberdar olamayacaktım. Arkadaşım da yorum yazdığı bloğu kontrol edecek ve gönderdiği yorumun yayınlanmadığını görünce aklında bir sürü soru işaretleri oluşacaktı.

Basit bir konuyu neden bu kadar uzun uzun anlattığıma gelince, sakın blogger arkadaşlarım beni yanlış anlamasınlar, (konuyu bilen arkadaşlarımın affına sığınarak) blogger arkadaşlarımızın bazıları bu konulardan uzak olduğu için; hem onları bu aksaklıktan haberdar etmek, hem de yorum ayarlarının nasıl yapıldığı konusunda bilgilendirmek istedim.

Saygılarımla.

Recep Altun

14 Eylül 2012 Cuma

Provakatif Film

Daha önce de Peygamber efendimizi aşağılayan ve Müslümanlarla alay eden karikatürler çizen karikatüristlere ve onları yayınlayan dergilere  ben de tepki vermiştim. Şu anda yine Hz. Muhammed’e hakaret eden “Müslümanların Masumiyeti” isimli filmin yapımcısını, danışmanlarını ve Arapça’ya çevireni vs. esefle ve şiddetle kınıyorum. Bir dinin mensuplarını kızdıracak, öfkelendirecek İslam’ın ne öğretisiyle ve ne de tarihiyle hiç alakası olmayan bu tarz abuk sabuk yaklaşımları asla hoş karşılamıyoruz.

Ancak, bu tarz çizilen karikatür ya da filmlerin İslam dünyasını karıştırmak için tamamen provakatif amaçla çizildiği ve yapıldığı da bir gerçektir. ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton söz konusu filmin videosu ile ilgili yaptığı açıklamasında: “ABD Yönetimi olarak videoyu onaylamadıklarını” söylemiştir.  

Filmi seyredenlerin: “Müslümanlara, Peygamber’e, Peygamber’in eşlerine en galiz şekilde söven sayan abuk sabuk bir film” olduğundan bahsediyorlar.

Müslüman Göstericiler
Bu durum karşısında nasıl davranacağız ve ne yapacağız?.. Libya gibi mi?.. Mısır gibi mi?.. Yemen gibi mi?.. vs. Yoksa,  İslami değerlerimizi üreterek onları mahcup edecek türden cevaplar mı vermeliyiz?

Recep Altun

Aile Huzuru


İnsanın kendisini güvende hissettiği, pek çok ihtiyacının karşılandığı yer, ailedir. Ailede huzur için her iki eşin de dikkate etmesi gereken bazı hususlar şunlardır: Eşine saygı duymak, ona kendisi için değerli olduğunu hissettirmek; dışarıdaki insanlara gösterdiğimiz güler yüzü ve hoşgörüyü ailemizden esirgememek;eşine karşı dürüst olmak; eşinin ailesine saygı göstermek, zor zamanlarında ona destek olmak…

Hayatımızın bir imtihan olduğu, ailemizinse bu imtihanı kazanmamız için önemli bir fırsat olduğu bilinciyle aile huzurumuzu arttırma konusunu önemsemeliyiz.

Erkek de olsak, kadın da olsak… Yeni evlenmiş de olsak, uzun yıllardır evli de olsak…

Kaynak: Diyanet Takvimi

12 Eylül 2012 Çarşamba

Orta Doğu Gemisi

Temsili Hz. Nuh'un Gemisi

İstanbul'da Dolmabahçe Sarayı'nda Arap Uyanışı ve Orta Doğu'da Barış Konferansında konuşan Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, "Orta Doğu'da hepimiz Nuh'un gemisinin içindeyiz, ya beraberce bu tufandan çıkacağız, ya da büyük felaketlerle karşı karşıya kalacağız" dedi. 

Bugün, ülkemizle birlikte sınır komşularımız ve sınırlarımızın dışındaki Orta Doğu ülkelerinin karşı karşıya oldukları durumunu, Dışişleri Bakanımız Sayın Ahmet Davutoğlu,  çok açık ve net bir şekilde açıklamıştır. 

Cenab-ı Allah'tan, geçmişte Nuh'un gemisini nasıl sağ salim karaya oturtmuşsa, bugün için adını "Orta Doğu gemisi" olarak koyacağımız geminin yolcularını da her türlü tehlikerlerden ve belalardan muhafaza ederek, yeniden barışın ve kardeşliğin tesis edildiği bir ortamda sağ salim karaya oturtmasını niyaz ediyoruz.

Recep Altun

Sevgi Üzerine




Sevginin, insan doğasının kumaşına Yüce Yaratıcı tarafından işlenmiş en güzel ve en muhteşem bir motif olduğunu söyleyebiliriz. Sevgi, insan ruhunun özüne konulmuş, eşyanın tabiatına üflenmiş en yüksek değerdir. Sevmek; var olmak ve var olmanın keyfini tatmaktır. Sevmek, ezeli ve ebedi bir neş'e halidir. Neş'e ise var olmak, var olmanın heyecanını duymak demektir.

Sevgi; akıl, fıtrat, bilinç ve var oluş duygusu ile paralel yürür. Aşk ise; bilinçsizlik, akıl dışılık, fıtratla çatışma ve yoklukta erime zemininde yürüyen marazi bir haldir. Aşk lügatte “sarmaşık” demektir. Yani duyguların düzensiz bir hal alması, bağlılığın ve ilişkinin benlik (yahut varoluş) duygusunu silip süpürmesi durumudur. “Aşk’ta” aşık ile maşuk birbirinden ayrılmaz derecede iç içe geçmişler ve kendi varlıklarını muhatabının varlığında eritmişlerdir. Bu durumda ne aşıkın ve ne de maşukun bağımsız varlıklarından bahsetmenin anlamı kalmamıştır.

Sevgi de ise, karşılıklı varlık bilincinin nitelikli bir şekilde devamı söz konusudur. Bilinç ortadan kalkmamış, varlık duygusu karşılıklı bir şekilde idrak edilmekte ve tarafların varlığının devamı karşılıklı bir şekilde sürüp gitmektedir.

Eski kültürde; sevenden sevilene, İnsandan Allah’a  yöneltilmiş sevgiye “muhabbet”; sevilenden sevene, Allah’tan insana yöneltilmiş sevgiye ise “meveddet” denilirdi.  Her iki durumda da muhataplar kendi varlıklarının bilincindedirler, benlik duygularını kaybetmemiş, şuur dışına çıkmamışlardır. İşte bu durumda sevgi bu ilişkiyi bir üst bilinç düzeyine taşır, karşılıklı varlık sahibi oluşu anlamlı hale getirir ve muhataba karşı beslenen bağlılık duygusunu Allah sevgisine vasıta ve vesile kılmak sureti ile de bilinçlerin en üstünü olan kulluk bilincinin kapısını aralar.

Aşk ise aslında bir kendi kendini kandırma, kendini anlamsızlaştırarak bir sarhoşluk hali oluşturma durumudur. Bilincin dışına taşma, idraki yitirme ve varlığın asli çizgilerini kaybediş… Sonra da bu marazi halden paradoksal bir şekilde keyif alma, yoklukta varlığı, varlıkta yokluğu arama gibi eşyanın realitesine ters bir durumu ısrarla sürdürme.

Sevgi aslında Allah’ın insana üflediği ruh olan düşüncenin en soylu ve en üstün tecellisinden başka bir şey değildir.

Araştırma: Recep Altun
Kaynak: Üslup Dergisi
Makale: Prof. Dr. Muhammed Nur Doğan

11 Eylül 2012 Salı

We / Blog

Jorn Barger

Kaynaklardan edindiğimiz bilgilere göre, internette yazılan bir tür seyir defteri de diyebileceğimiz “bloglar”, 1993 yılında doğmuş olup, doğduğunda bugünkü blog kavramına sahip değillermiş. 1997 yılında Robot Wisdom (Robot Bilgelik) isimli bloğun editörü Jorn Barger weblog’a isim babalığı yapmış. ‘web’ ve ‘blog’ sözcüklerinin bileşiminden oluşan Weblogun ‘blog’a dönüşmesi ise, Peter Merholz’un yarı şakayla bu sözcüğü ‘we / blog’ (blogluyoruz) şeklinde bölmesiyle ortaya çıkmış. 

Peter Merholz
Bloglarla uğraşanları araştırdığımızda; genelde bilgi aktarmak, yorum yapmak ve Internet ortamında görüşlerini paylaşmak isteyen bir grup şeklinde karşımıza çıktıklarını görüyoruz. Bu grubun içinde her sosyal sınıftan ve meslekten insan olmakla birlikte aralarında ev kadınlarına ve öğretim üyelerine de rastlamak mümkündür.

Blogcular için önemli olan paylaşım ve karşılıklı konuşmadır. Tutkuyla yazmak, bir kampanyayı sahiplenmek, gelen tepki ve eleştirilerden beslenmek onlar için heyecan vericidir.

Bu dinamik yapıya sahip blogları, diğer tüm yayınlardan ayıran özelliği ise, yazar ve okur arasında sürekli kurulan iletişimdir. Ayrıca bloglar zaman kavramıyla da özel bir ilişki kurmuş olup, en son güncellenmiş blogları en üste gelecek şekilde yapılandırılan kronolojik kurgu, blog yapısının farklılığını ortaya koymaktadır.

Milenyum (2000) yılına gelindiğinde ise, blogların olgunlaştığını ve sayılarının hızla artmaya başladığını görüyoruz. Blog dünyasına ilk önce heyecanlı amatörler katılmış; daha sonraları aralarında ev kadınları, öğrenciler, öğretim üyeleri, müzisyenler, avukatlar derken her kesimden milyonlarca kişinin blog yolculuğu bu amatör ruhla başlamıştır.

Belli bir kaliteyi tutturan ve çok tıklanan bloglar yayında kalıyor; söyleyecek sözü olmayanlar, sürekli güncellenmeyen, şekli şemali çekici olmayan bloglar da hızla yok oluyorlar. Blog dünyası, bireyin kendi başına var olup ayakta kalma mücadelesini verdiği bir ortam aslında. Bloglar, ancak bireyle var olup devam edebiliyor, ya da bireyle birlikte yok olup gidiyorlar.

Blogların Türkiye’de popüler olması ise 2005 yılından itibaren hız kazandı. İyi blogcular hatalarını anında, kolaylıkla ve sıkça düzeltirler. Tarafsız olduklarını iddia etmez, ama şeffaflıktan da taviz vermezler. İletişimde oldukları kitleye mesafeli değillerdir. Blogların, siyasi tartışmaya renk ve çeşitlilik kattıkları 2010 yılının yazında Türkiye ile İsrail arasında ortaya çıkan Mavi Marmara krizinde gözlendiği gibi, çok yönlü siyasal olaylar patladığında bloglar, gazetelerin birinci sayfasına dönüşebiliyorlar.

Medyanın sadece kendi uzmanına söz hakkı veren anlayışının bloglar sayesinde kırıldığını biliyor muydunuz? Eğer herhangi bir kişi uzmanlığından eminse ve görüşlerini başkalarıyla paylaşmak istiyorsa, blog onlara müthiş bir imkan sunuyor. Amerikan bloglarının 11 Eylül’den sonra patlaması bir rastlantı değil. 11 Eylül’ü izleyen günlerde ve Irak Savaşı’nın her aşamasında muhalefetin bloglara taşındığını görüyoruz.

Türkiye’nin sanal aleminde ise, bütün görüşlerin görünür olmasının henüz epey riskleri var. Internet ortamı; gittikçe hantallaşmış ve görevini sürdüremeyen ana medyanın yazamadıklarını sunmak için vardı. Vicdani retçiler, Kürtler, Aleviler, eşcinseller gibi toplumda çok fazla sesi duyulmayan topluluklar internette aktif olabiliyorlardı. Ancak, iş blog açmaya ve düşünceleri açıkça paylaşmaya gelince frenlere basılıyordu. Türkiye’de kendi adınla varolmak risklidir. Özellikle faili meçhul gazeteci cinayetlerinden sonra ortam daha da baskıcı oldu. Tekil olarak politik blogcu olmak yerine takma adla yani rumuzla adeta ufak çapta bir blogcu olunabiliyor.

Türkiye’de herkesin, her şey hakkında sarsılmaz fikirleri bulunuyor. Bu fikirler bilimsel olarak desteklenmese de gazete köşelerinde şiddetle savunuluyor. Polemikler, çekişmeler, kamplaşmalar gazete köşelerinden yapılıyor. Ülkemizdeki tartışma ortamının sorunlu olduğu forumlar, blog yorumları, sözlük ortamında yapılan siyasal tartışmalar bir anda alevlenip kişisel tehdide dönüşebiliyor. Taraflar hemen kendini belli edip şiddetin dilinden konuşmaya başlıyor ve nefret söylemi er geç bloglardaki tartışmalara da yansıyor.

Araştırma: Recep Altun
Kaynak: İnternet-Blogdan Al Haberi
Yazarlar:Zeynep Atikan-Aslı Tunç

Bayrağın Namusu




"...Koskoca bir devlet bayrakla uğraşıyor. Üstelik PKK bayrağıyla değil, kendi bayrağıyla. PKK’lıların askeri araca astığı PKK bayrağını görmezden geliyor ama kendi bayrağını lojmanın penceresinden indiriyor. Daha da ileri, çok çok ileri giderek kutlamalarda,  hele İzmir’in kurtuluşu gibi bir kutlamada göndere bayrak asılmasını yasaklıyor. Oraya o bayrağın asılabilmesi için Türkiye, Türk halkı ne bedeller ödedi… Utanmıyorlar. Hatırlamıyorlar, bilmiyorlar. Belki de hatırlıyorlar ve biliyorlar ve zaten bunun için öyle yapıyorlar..."

Afet Ilgaz

10 Eylül 2012 Pazartesi

Tecavüz Adası


Birinci Dünya Savaşı sırasında Van'ın Zeve köyü halkı, kadın, çocuk ve yaşlı demeden Ermeni çeteciler tarafından öldürülmüştü. Bununla yetinmeyen Ermeniler, kilisenin de üzerinde bulunduğu Akdamar Adası'nı "Türk kadınlarına tecavüz adası"na çevirmiş, yüzlerce kadın bu zillete dayanamayıp gölde intihar etmişti. AKP, Türkiye'ye "soykırımcı" iftirası atan Ermenistan'ı memnun etmek için 3 milyon lira harcayarak Van'daki Akdamar Kilisesi'ni onarıp törenle hizmete açmıştı. 

Türk topraklarında Ermenistan bayraklı ayin

İşgal yıllarında bölgedeki Müslüman kadınları Van Gölü'ndeki Akdamar Adası'na kaçırıp namuslarına leke süren Ermeni çetecilerin torunları, 09 Eylül 2012 Pazar günü Akdamar Kilisesi'nde bu yıl üçüncüsü düzenlenen ayine katıldırlar.


Akdamar Adası'ndaki kilisede yapılan her ayinde; Ermeni çetelerince kirletilmiş namuslarını temizlemek için canlarını hiçe sayarak kendilerini Van Gölü'ne atan bu asil Türk kadınlarının gölün derinliklerinde yatan kemikleri sızlıyordur herhalde.
Recep Altun

9 Eylül 2012 Pazar

Yürekler Bölünür Vatan Bölünmez


"Aziz Şehitlerimize"

Her gün bayrak bayrak şehit kervanı
Öbek öbek ateş sarar her yanı
İnsanın gerçekten yanıyor canı

Bu kadar acıya canlar dayanmaz
Yürekler bölünür vatan bölünmez
(...)

Vatanseverlerin elleri bağlı
Yazanın çizenin dilleri bağlı
Millet unutulmuş kolları bağlı

Bu kadar acıya canlar dayanmaz
Yürekler bölünür vatan bölünmez
(...)

Hainler dehşete vahşete kanmaz
Sanmayın uyuyan canlar uyanmaz
Türklük şahlanırsa kimse dayanmaz

Şehitler verilir vatan verilmez
Yürekler bölünür vatan bölünmez

Sakin Öner


Tabloyu Doğru Okumak

Biz bu fotoğrafı,  sıcağı sıcağına yüreğimizi dağlayan ateşin acısıyla teröre karşı ortak hareketin bir tablosu olarak okumuştuk. Oysa, bu fotoğrafı teröre karşı ortak bir hareketin değil; tam tersine bir aczin fotoğrafı olarak okumamız gerekiyormuş. Çaresizlik içindeki yetkililerimizin, eli kanlı, hain terörün eylemlerine karşı yapabildikleri tek şeyin dua etmekten öte gidemediklerine,  her şehid cenaze namazı ve törenlerinde şahit olmuyor muyuz?

Başta Türkiye Cumhuriyeti'nin Cumhurbaşkanı, Meclis Başkanı, Başbakan, ana muhalefet lideri, bakanlar ve yüksek rütbeli genarellerin yan yana dizilmesi teröre karşı ortak tavırı sergilemiyor. Aksine, terörün bu ülkeyi ne hale getirdiğinin bir tablosunu sergiliyor. Kimsenin elinden dua etmekten başka birşey de gelmiyor!..

Recep Altun 

  

8 Eylül 2012 Cumartesi

Yakışmadı!










Orgenaral Necdet Özel, 25 askerin şehit olmasının ardından gittiği Afyonkarahisar'da Valiliği ziyaret etti. Vali Balkanlıoğlu'da Özel'e ziyaretinin anısına çeşitli hediyeler sundu. Şehit acısının yaşandığı bir günde gerçekleşen bu hediye merasimi için Özel'e de Balkanlıoğlu'na da bravo doğrusu. Şehit aileleri ve necip Türk milleti, aziz şehitlerinin acısıyla yanıp tutuşurken, şu işgüzarların yaptıklarına bakın. Hiç olmazsa, hediyelerinizi basına yansıtmadan merasimsiz el altından alıp vereydiniz. Bu ortamdaki hediye alış-verişi, necip Türk milletinin ne Genelkurmay Başkanı'na ne de Vali'sine yakışmamıştır!

Bütün şehitlerimize Cenab-ı Hakk'tan rahmet, acılı ailelerine ve kederli necip Türk milletine sabr-ı cemil niyaz ediyoruz.

Recep Altun

Şehit Babasının Feryadı


Geçtiğimiz gün Şırnak’ın Beytüşşebap ilçesine terör saldırısı oldu. Tugay Komutanlığı’na ait Ceper Üs Bölgesi’ne PKK’lı teröristler ağır silahlarla saldırdı. Haberi gazetelerde okudunuz ve televizyonlarda izlediniz. 10 şehit verdik. Bütün şehitlerimize Allah’tan rahmet, acılı ailelerine ve milletimize sabr-ı cemil niyaz ediyoruz.

Ben bu yazımda özellikle bu şehitlerimizden Uzman Çavuş Erdoğan Sönmez’in babasının ifadelerine yer vermek istiyorum.

 
Baba İlyas Sönmez, kendisinin de Kürt olduğunu, oğlunun silahının kendisine verilmesini isteyerek, “Silahını bana verin ben gideceğim. Tek başıma gideceğim. Gitmeyen namussuzdur. Dört tane çapulcu dağda çıkmış orduya meydan okuyor” dedi.

Kürt babanın bu feryadı, hala PKK terörünü Kürt meselesi olarak yutturmaya çalışanlara duyurulur. Bugün Türkiye’de mevcut olan sorun terör sorunudur, işsizlik sorunudur, üretim sorunudur, açlık ve yoksulluktur, sağlık, eğitim, ulaşım sorunudur. Ve bu sorunlar Türk için de sorundur, Kürt için de Laz için de, bu topraklarda bulunan her vatandaş için de… Bölücü terörün, kendisini Kürt halkının arkasına gizleyerek kamufle etmeye çalışması çabaları bu Kürt babanın feryadıyla bozulmaktadır.

Kürt vatandaşlarımız PKK teröründen en fazla zararı gören vatandaşlarımızdır. PKK terörü 40 bin vatandaşımızın canını almıştır derken, bunların en az yüzde 90’ı Kürt kökenlidir. Yaşanan bu kadar kirli propagandaya rağmen, Kürt vatandaşlarımız hala devletine ve milletine sadıktır, en değerli varlığı olan evladını bu vatan, bu millet için feda etmektedir. Sadece feda etmekle kalmayıp, “müsaade edin bu dağdaki çapulcuları oğlumun silahıyla ben hizaya getireyim” demektedir. Baba Sönmez’in “Dört tane çapulcu, dağda çıkmış orduya meydan okuyor” ifadeleri de PKK terörüne olan bakışını ve devlete olan saygısını göstermektedir. Ve Kürt vatandaşlarımızın çoğunun da görüşü bu doğrultudadır. Baba Sönmez, yaşadığı birçok ekonomik sıkıntıya, siyasilerimizin yaptığı her türlü fiyasko davranışlara rağmen bu görüşünü muhafaza etmektedir.

Baba Sönmez’in şu ifadelerini bir yere mutlaka not etmeli: Maddi imkânsızlıklardan dolayı oğlunu okutmakta zorlandığını, onun da bu nedenle uzmanlık yaptığını kaydeden baba Sönmez, “Ama benim vergimle benim paramla Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde PKK para alıyor. Dağda da gidip PKK’yla kucaklaşıyorlar. Mermimiz yoksa Türkiye Cumhuriyeti için canımızı verelim. İsrail iki asker için Filistin’i yerle bir etti. Biz niye oraları ateşe verip yerle bir etmiyoruz?  Ben Kürt’üm. Ben Vanlıyım. Erciş’tenim.

Bu ifadeler en değerli varlığını vatan için feda etmiş bir babanın feryatları ve evlatlarını askere bile göndermekten imtina ettiği halde terörle mücadele ettiğini zanneden, üstelik Kürt açılımı adı altında teröre her türlü açılımı hayata geçiren siyasilerimize balyoz gibi gelmektedir. Ama onlar artık bu feryatlara alışık. Kulaklarını, gözlerini kapamışlar, kendilerine emredileni körü körüne yapmanın hesabındalar. Böyle bir durumda görev milletimize düşmektedir. Terörün son bulmasını, terör yandaşlarının bu kadar pirim yapmasını önlemek mi istiyorlar, bu konularda çözümü olan siyasi iradeleri iş başına getirmeden bu asla gerçekleşmeyecektir.

Çözümü olan tek SİYASİ İRADE de bellidir.

Kaynak: Murat Çabas- mcabas@yenimesaj.com.tr

7 Eylül 2012 Cuma

Devlet İradesi


Şehit kanları ile sulanan vatan toprakla­rı yine şehitlerimiz ile korunmak­tadır. Bunu bilen analar evlatları­nın al bayrağa sarılı tabutu başın­da "vatan sağ olsun" diyerek dimdik ayaktadır. Bu konunun giz­lenmesi, asayişi temin etmeye­cek, tam tersine terörü büyüte­cektir. Türk milleti ve devleti tari­hini canı, kanı pahasına vatan müdafaası ile yazmışken, bugün bazı şeylerin karşılığı öne sürülen bölücü eylemlere de direnecek güçtedir. Önemli olan bu direnci harekete geçirecek devlet iradesi­nin bulunmasıdır.