Liyakat ve Ehliyet



Bizim irfanımızda makam istenmez, liyakat ve ehliyet bakımından müstehak olana "tevdi edilir". Tevdi etmek, "geçici olarak, emaneten vermek" demektir. Bu dünyadaki her şey gibi mevki ve makamlar da hem gelip geçicidir hem de emanettir.

Bir makamı birine tevdi etmenin ilk şartı olan "liyakat", işte bu fânilik ve emanet şuuruyla belli eder kendini. Bulunduğu veya bulunacağı makamda geçici olduğunu bilmesi ve buna göre davranması, her an ölebileceğini hesaba katıp ahirete hazırlıklı olması, liyakat sahibi bir insanın birinci özelliğidir. İkincisi ise emin, yani güvenilir olmasıdır. Çünkü emanet ancak emin olana, emanete ihanet etmeyecek olana verilebilir. Bir kişinin güvenilirliği,  Cenab-ı Hakk’a kulluktaki samimiyet ve ciddiyetiyle ölçülür. Kulluğunu savsaklayıp unutarak Allah'a ihanet edene asla güven olmaz! "Kork!  Allah'dan korkmayandan!" denilmiştir.

Liyakat genel bir şarttır aslında. Müminin şiarıdır. Makam tevdiinde mutlaka gözetilmesi gerekmektedir,  ama asla bununla yetinilmeyecektir. Çünkü "Allah size emaneti ehline vermenizi emreder." (Nisa 4/58)

Araştırma: Recep Altun

Tecessüs



İnsanların dokunulmaz hak ve özgürlüklerinden biri de gizli yönlerinin araştırılmamasıdır. Dinimiz, insan onuruna yaraşır bir şekilde davranmayı emretmiş, onun şeref ve haysiyetine saldırılmasına asla izin vermemiştir. 

Casusluk kelimesi ile aynı kökten gelen ve başkalarının gizli ve özel hallerini, ayıp ve kusurlarını araştırmak anlamına gelen tecessüs, dinimizin yasakladığı bir davranıştır. Çünkü dinimizde başkalarının ayıp ve kusurlarını ortaya çıkarmak değil; örtmek esastır. 

Bir ayette müminlere hitaben "...Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın!..." (Hucurât,49/12) buyrulmuş; Sevgili Peygamberimiz de tecessüsü yasaklayarak, İslam kardeşliğine zarar verecek her türlü davranıştan uzak durulmasını istemiştir (Buhârî, "Nikâh", 46).

Araştırma: Recep Altun

Kadınların Duyguları Hafife Alınmamalı


Erkeklerin tartışmaya sebep olmalarının en çok rastlanan şekli, karısının görüşlerini ya da bakış açısını hafife alması veya geçersiz görmesidir. Çoğu zaman kadın bir konuda üzüntü duyduğunda erkek onu rahatlatmak ister ve bunun için meselenin ne kadar küçük ve önemsiz olduğunu bildirmeye çalışır. "O kadar önemli değil, böyle küçük şeylere kafanı takma" gibi sözlerle onun rahatlayacağını zanneder. Oysa kadın buradan sadece duygularının anlaşılmadığı mesajını alır ve eşini duyarsızlıkla suçlar. Bu sebeple erkek kadının üzüntüsünü anlayıp ona hak verene kadar, kadın eşinin getirdiği çözüm önerisini benimsemez.

Özellikle de erkek söz verdiği bir şeyi yapmayı unuttuğunda veya başka bir hata yaptığında, "boş ver, kafana takma" gibi bir yaklaşım sergiliyorsa, kadın kendini üzülmeye hakkı yokmuş gibi hisseder. Daha fazla içerler. Kadının, eşinin mazeretlerini dinleyebilmesi ve anlayabilmesi için önce erkeğin eşinin üzülme nedenlerini dinlemesi ve anlaması gerekir. Böyle yaklaştığında sorunlara çözüm bulmasına dahi gerek kalmayabilir. Muhtemel bir tartışma ise daha başlamadan engellenir.

Araştırma: Recep Altun

Nefret

Kaynak: Bilinmiyor
Cehalet korku ile damıtılırsa...

Gaybi Bilmeyen Melekler


Bir zamanlar Rabb’in meleklere:Ben yeryüzünde bir halife var edeceğim.demişti. Melekler:Orada bozgunculuk yapacak, kanlar akıtacak birini mi var edeceksin? Oysa biz Seni överek tesbih ediyor ve Seni takdis ediyoruz!Dediler. Rabb’in: “Ben şüphesiz sizin bilmediklerinizi bilirimdedi. (Bakara:30)

Gaybi bilmeyen melekler, insanın kan dökmekte, bozgunculuk yapmakta olduğunu nereden bilmişlerdir? Vahy, meleklere, Adem’in böyle olacağının haber verildiğinden söz etmiyor. O halde melekler, Adem’in kan dökücü olduğunu, bozgunculuk yaptığını gözlemleriyle deneyimleriyle öğrenmişlerdir. Bundan şu sonuca varılabilir: Çok önce yaratılmış olan insan, henüz olgunlaşmadığı için kan dökücü, bozguncu ve barbar idi. Ancak büyük bir öğrenme gücüne, eğitimle uslanıp yüksek ahlak sahibi olma yeteneğine sahipti. İşte Yüce Allah, insanın bu yönünü bilmeyen meleklere, Adem’in öğrenim ile ilerleyeceğini, dillerin kökeni olan isimleri bulup bunlardan diller yapacağını; dil ve yazı ile de somut hale getireceği ilimde çok ileri düzeye ulaşacağını; bundan dolayı da insanın, halifeliğe layık olduğunu bildirmiştir.

Bu ayetlerden anlıyoruz ki Yüce Allah, yeryüzünü imar edecek insan denen varlıklar yaratmayı ezelden beri muradetmiştir. Müfessirlerin nakline göre arz, Adem oğullarından önce cinler ya da başka yaratıklar tarafından imar edilmiş idi. Bunlar yeryüzünde fesat çıkardılar, kan döktüler. Allah da meleklerini gönderip onları vurdu. Sonra yeryüzünde halife yaratacağı hakkındaki kararını söyleyince melekler, daha önce yeryüzünde bozgunculuk yapmış, kan dökmüş olan yaratıkları gördüklerinden dolayı, yaratılacak insanların da böyle bozgunculuk yapacaklarını ve kan dökeceklerini söylediler.       
     
Kaynak: [Kur'an-ı Kerim Tefsiri] Prof.Dr.Süleyman Ateş

Atamızı Seviyoruz



Merhabalar,

Türkiye Cumhuriyetinin banisi, büyük devlet adamı ulu önderimiz Mustafa Kemal Atatürk'ü, sonsuzluğa uğurladığımız günün 74. yıldönümünde onu bir kez daha özlemle, saygıyla, sevgiyle ve rahmetle anıyoruz.

"Büyük liderler için kuşkusuz ki matem değil; fikirlerine sadakat gereklidir." fikrinden hareketle 10 Kasım tarihini bir matem ve milli bir yas günü olarak kabul etmek yerine, fikirlerine yönelmek için bize verilmiş bir fırsat olarak görmekteyiz.

Demokratik, laik ve çağdaş değerlerinden oluşan kişiliğindeki bütünleştirici kimliği ve bilimi kılavuz edinmiş olan anlayışı ile Atatürkçü Düşünce Sistemi, TC. Devletini milleti ile sonsuza denk bölünmez bir bütün olarak yaşatacak, en büyük ateşleyici güçtür.

Bu duygu ve düşüncelerle, ilke ve devrimleriyle hiç sönmeyecek bir meşale misali aydınlattığı uygarlık yolunda kararlı ve de istikrarlı ilerleyişimizi sürdüreceğimize, manevi huzurunda söz veriyor ve kendisini rahmet, minnet ve şükranla anıyoruz.

Selam ve dualarımla.

İsrailoğulları


(Bakara: 47) Ey İsrâîloğulları! Size verdiğim nimeti ve şüphesiz Benim sizi âlemlere fazlalıklı kıldığımı hatırlayın.

İsrâîloğulları'na hitabın devam ettiği bu Âyetlerde de verilen nimetler hatırlatılarak nankörlük etmemeleri hususunda uyarı yapılmakta; kimsenin kimseye herhangi bir şey için karşılık ödemediği, hiç kimseden şefaat ve fidyenin kabul edilmediği ve hiç kimsenin yardım olunmadığı âhiret gününe karşı dikkatli ve tedbirli davranmaları ve hazırlık yapılmaları emredilmiştir.

Ayrıca Âyette, İsrâîloğulları'nın, âlemlere fazlalıklı kılındığı ifade edilmektedir, ki bu husus başka bir Âyette de zikredilmiştir:

(Duhân: 32) Andolsun ki Biz onları [İsrâîloğulları'nı] bilerek âlemler üzerine seçkin kılmıştık.

Bundan maksat, onların kendi dönemlerindeki toplumlara siyasî, askerî, iktisadî bir güç ve nüfus çokluğu ile fazlalıklı kılınmalarıdır. Nitekim Mâide Sûresinde bu duruma Mûsâ Peygamberin ağzından açıklık getirilmiştir:

(Mâide: 20–21) Ve hani Mûsâ kavmine, "Ey kavmim! Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani O [Allah], içinizden Peygamberler kıldı. Sizi de hükümdarlar kıldı. Ve âlemlerden hiçbir kimseye vermediğini size verdi" dedi, "Ey kavmim! Allah'ın size yazdığı mukaddes [temizlenmiş] toprağa girin, geriye dönmeyin, yoksa kayba uğrayanlar olarak dönersiniz."

Allahû Tealâ, İsrail kavmini Hz. Musa döneminde âlemlere üstün kılmıştır. Güçlü olan ve ordusuyla İsrail kavmini kesinlikle yok edecek olan firavuna Allah bu müsaadeyi vermemiştir. İsrail kavminin, firavundan ve onun kuvvetli zannettiği ordusundan, daha güçlü olduğunu Allah kesin şekilde ispat etmiştir.

Sonuç olarak gerek Bakara suresindeki 47 nci, gerekse Duhan suresindeki 32 nci ayetlerde bahsi geçen İsrailoğulları’nın alemler üzerine olan seçkinliği kendi dönemlerindeki toplumlara karşı kılınan bir üstünlüktür, yoksa Muhammed’in ümmetine karşı olan bir üstünlük değil.

Kaynak: Tebyinü'l Kur'an-Hakkı Yılmaz