27 Aralık 2013 Cuma

Milli Şairimiz Akif

(1873-1936)
İstiklal Marşı'mızın Büyük Şairi 
Mehmet Akif Ersoy'u 
ölümünün 77. yılında 
rahmetle, minnetle ve saygıyla anıyoruz.

                                        Aldanma insanların samimiyetine!
                                        Menfaatleri gelir her şeyden önce..
                                        Vaad etmeseydi Allah cenneti!..
                                        O'na bile etmezlerdi secde!..
                                                                                        M.Akif Ersoy

NOT: İstiklal Savaşı'ndan sonra, kışları geçirdiği Mısır'a yerleşen Akif, Kahire Üniversitesinde Türk Edebiyatı dersleri verdi.  Sıtmaya yakalanıp İstanbul'a döndükten beş ay sonra 27 Aralık 1936'da vefat etti.  

23 Aralık 2013 Pazartesi

Rahman ve Rahim


Kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırım” diyelim ve o her şeyi çeken kuvveti yaşamak için; "Rahman ve Rahim Allah’ın adıyla” demek olan besmele anahtarına yapışalım ve Allah’ın Rahman ve Rahim sıfatları üzerine aşağıda kaynağını belirttiğim kitaptan hazırladığım incelemeyi hep beraber okuyalım.

Allah`ın Rahman ve Rahîm sıfatlarının her ikisi de “rahmet” mastarından türemiş olmasına rağmen aralarında anlam farklılıkları vardır. Rahman sıfatı ezel ile, Rahîm sıfatı ise daha çok ebet ile ilgilidir. Bu yüzden Allah için “dünyanın Rahman`ı, fakat ahiretin Rahîmi`dir” denilmiştir. Çünkü Allah`ın; tüm varlıkları yaratması ve yaşatması, insanlar arasında mümin-kâfir, adil-zalim, çalışkan-tembel ayrımı yapmadan hepsine rızklarını vermesi, inkârcılara da çalışma ve gayretlerinin karşılığını dünyada tam olarak vermesi, zulme ve kötülüklere müdahale etmeksizin insanların kendi tercihlerini kullanmalarına fırsat vermesi, hep Rahman sıfatının sonucudur.

İbrani kökenli olduğu da ileri sürülen rahman kelimesi, “rikkat [sevecenlik], karşılıksız yardım ve iyilik, bağışlama, acıyıp esirgeme” anlamına gelen [rahmet] kelimesinden türetilmiştir. Rahman kelimesi, Arapça’da sözün anlamını failin o işte tam yetkin olduğunu vurgulamak için kullanılan “mübalağa” kalıbında bir kelimedir ve “rahmetin en yüce derecesine sahip varlık”  anlamına gelmektedir.  Bu anlamıyla rahman, “rızkları, ihtiyaçları ve her türlü iyilikleri bağışlama hususunda, rahmetini yarattığı varlıklardan hiç esirgemeyen” demektir.   

Rahîm sıfatının ortaya çıkışı ise daha çok ahirette görülecektir. Kur`an`da pek çok ayette, Allah`ın müminleri Rahîm sıfatı ile bağışlayacağı belirtilmiştir. Rahim kelimesi, [rahmet], [merhamet] ve [ruhm] mastarından hem etkin hem de edilgin anlamlı, “çok merhametli”, “merhamet olunan”  anlamında bir sıfattır. Kök anlamı “acımak, merhamet etmek ve bağışlamak” demektir. Rahim sıfatı Kur’an’da genellikle “çok bağışlayıcı anlamına gelen [gafur] sıfatı ile birlikte kullanılmıştır.  Bu durum, Allah’ın ne kadar bağışlayıcı ve merhametli olduğuna bir delil teşkil eder. Bu sıfat, Kur’an’ın dört ayetinde [erhamür’r-rahimin =merhametlilerin en merhametlisi] şeklinde kullanılmıştır.

Besmelede de geçen bu iki sıfattan ötürü besmeleyi “Rahman, Rahim Allah’ın ismi ile” veya “Rahman, Rahim Allah ismi ile” şeklinde tercüme etmenin daha doğru olacağını da merhum Elmalılı M.Hamdi Yazır “Hak Dini Kur’an Dili” kitabının 1 nci cildinde açıklamaktadır.

Selam ve dualarımla.

Kaynak: Tebyinü!l-Kur’an 1.Cilt, Hakkı Yılmaz 

17 Aralık 2013 Salı

Yürekten Kaleme Beni Mimlemiş


1- Elimden gelse, ihtiyacı olanlara maddi ve manevi yardımda bulunmak isterdim. 
2- Kendi kendimi kontrol etmekte zorlanmam.
3- Beni en çok kaygılandıran şey, yanlış anlaşılmaktır.
4- Hayatımın en kötü anı sevdiklerimi kaybettiğim andır.
5- Yalnızken hiç iyi değilimdir, her ne kadar yalnızlığı sevsem de.
6- Nefret ettiğim şey yalandır.
7- İşimi severek yaparım.
8- kadınlar/ erkekler, bütün bir elmanın eşit iki yarısıdır.
9- Hayat, çok acımasızdır.
10 - Çocukken elim yağ olacak diye ekmek bile tutmazmışım.
11- Başkalarının zayıf tarafı, asla yararlanmak için bir fırsat gibi görülmemelidir.
12- Yalan söylemek, benim için en büyük günahtır. Acıtsa da doğru söylemekten vazgeçmem.
13- Her şey kötü gittiği zamanlar, kendimi kontrol etmeye çalışıp, sabrederim. Asla isyan etmem.
14- Geceleri, benim en çok sevdiğim günün diğer yarısıdır. Çünkü, her şey daha tesirli ve verimli oluyor.
15- Başkalarına göre ben, aksi ve inat biriymişim.
16- Kurtulmak istediğim korku,  gelecekten duyduğum kaygı korkusudur.
17- Bazen düşünüyorum da ölüm aslında bir kurtuluş olsa gerek
18- En çok utandığım şey, günahlarımdan ve ayıplarımdan başka ne olabilir ki!
19- Keşke ben, bu dünyaya hiç gelmeseydim.
20- Anlamıyorum neden hala müslüman ülkeler akıllarını başlarına almıyorlar.

Recep Altun

4 Aralık 2013 Çarşamba

Annemin Diploması


Balkan savaşı patlak verdiğinde o zaman ki Bulgaristan sınırları içinde kalan Köstence’den Anadolu’ya göç etmek zorunda kalan bir ailenin dört kız ve bir erkek çocuklarının en büyüğü benim annemdir. Anneannemin anlattıklarından hatırımda kaldığı kadarıyla aile Anadolu’ya göçtükten sonra o zaman ki hükumet onları Kırşehir ili Kaman ilçesine bağlı Meşeköy köyüne yerleştirmiş. O zaman ki yerleşik köylüler tarafından sürekli taciz edilen aile bu duruma öfkelenerek gerisin geriye Köstence’ye dönmek istemişler. Ancak, hükumet bu sefer de onları aynı il ve ilçenin Yelek köyüne yerleştirmiş, onlar da artık bu köye yerleşerek yaşamlarına burada devam etmişler.

Annem nüfus kayıtlarına göre 15 Mart 1934 doğumlu olup, (16.02.1996 tarihinde vefat etti.) Yelek köyünde devam ettiği beş sınıflı ilkokulu tamamlayarak Mayıs 1945 tarihinde aldığı diplomasının (aslı tarafımızca muhafaza edilmektedir.) örneğini yukarıda görmektesiniz.

Dört kız kardeşten biri olan annemi ilkokula göndermişler, ama onun iki küçük kız kardeşlerini okula göndermemişler. Gerçekten de bu iki kız kardeşin bırakın okula gönderilmesini, kız kardeşler okur-yazar bile değillerdi. En küçük kız kardeşleri ile erkek kardeşini ise okula göndermişler. 

Benim burada öne çıkarmak istediğim durum: En büyük kız kardeş okula gönderiliyor, erkek kardeş zaten gönderiliyor ama annemin küçükleri olan iki kız kardeşler okula gönderilmiyorlar. Bu kız kardeşlerin okula neden gönderilmediklerini merak ediyorum ve bu konuyu anneme, anneanneme ya da teyzelerime sorduysam da hatırlamıyorum. 

Düşünebiliyor musunuz, annem 1934 doğumlu, muhtemelen okula 1941 yılında başlamış olmalı ve 1945 yılında da mezun olmuş. Okula başladığı yıllar da malumunuz üzere İkinci Dünya Savaşı devam ediyor ve İkinci Dünya Savaşının bitimiyle birlikte aynı yıllarda mezun olarak diplomasını alıyor.

Annem, diğer kız kardeşlerine göre elbette farklı biriydi. 1934 doğumlu kadınlar arasında da onun ilkokul mezunu olması büyük bir farklılıktı. Çünkü çevremizdeki annemin akranları  arasında hiç ilkokul mezunu olan bir kadın yoktu. Halalarım, teyzelerim ve yengelerimin hiçbiri bırakın ilkokulu bitirip diploma almayı,  okur-yazar bile değillerdi.

Şu anda ülkemizdeki kadınlarımızın tahsil durumları o yıllara göre ne kadar farklı. Katedilen yolu, asla yeterli görmüyorum, ama küçümsenecek de  bir yol değil diye düşünüyorum.

Geçmişteki cahiliye dönemini hala sürdürmek isteyen zihniyetlere sesleniyor ve  “kadınlarımıza sahip çıkalım”, diyorum. Hayatı bir elma gibi düşündüğümüz de elmanın bir yarısı erkekler ise, diğer yarısının da kadınlar olduğunu asla aklımızdan çıkarmayalım ve kadınlarımıza hak ettikleri saygıyı, sevgiyi ve değeri gösterelim ve verelim. Çünkü onlar bizim annelerimizdir.

Selam ve dualarımla.

Recep Altun

2 Aralık 2013 Pazartesi

Türk Irkı


Ak Parti Merkez Karar Yönetim Kurulu üyesi Prof. Yasin Aktay, Bayburt'ta katıldığı panelde, "Türk dediğin bir sentezdir zaten. Türk diye bir ırk yok" dediğine dair haberi, Hürriyet gazetesinin 1 Aralık 2013 Pazar günkü gazetesinin gündem sayfasında okumuştum. 

Şimdi Prof. Yasin Aktay'ın akademik bir ünvanı var adam professör olmuş. Ben ise liseyi bile dışarıdan bitirmiş cahil bir adamım. Ben de bu kariyerimle hem de göğsümü gere gere "Türk diye bir ırk vardır ve ben de bir Türk'üm" diyorum ve şimdi gazetede devam eden haberin ayrıntılarına geçiyorum.

Panelde bir öğrencinin Prof. Yasin Aktay'a, "Sosyal devlet olmak için çoğunluğu oluşturan bir milletin milliyetçiliğinin ayaklar altına alınması sizce doğru mudur? " sorusunu şöyle cevaplamış: "Bu ülkede sadece Türkler üzerinden giderseniz bunun maliyeti çok fazladır. Türkiye'yi bölünmenin eşiğine getirirsin. Türkiye'de yaşayan diğer insanları memnun edemezsiniz. Diğer insanları kışkırtmış olursun. Onun için vatandaşlık bağına dayalı yeni bir millet tanımı yapmak çok önemli. Sana demişler ki, "Sen Türk'sün". Ne demek Türklük? İşte Orta Asya'dan gelmişsin. Bir bakıyorsun, kaçımızın dedesi Orta Asya'dan gelmiş? Bir sor bakayım gerçekten var mı böyle bir şey? O milletin yavaş yavaş zaten etnografyası da işlenmeye başlanıyor. Türk nedir mesela? İsmet Özel'in çok ilginç, çok güzel tahlilleri vardır. Türk dediğin bir sentezdir zaten. Türk diye bir ırk yok."

Bunun üzerine bir öğrencinin "Türk diye bir ırk yok söyleminizi kabul etmiyorum. Dünya kadar imparatorluk yıkmış ve kurmuştur" tepkisi üzerine Prof. Aktay, "Türkiye'de o kadar insanın, 3-4-5-6 nesil öncesine baktığınız zaman, şimdi kendini zannettiğinden çok farklı çıkıyor insanlar" cevabını vermiş. 

Bu zamana kadar Türk diye bir ırkı ve Türklüğü kabul edenler, neden şimdi inkar ediyorlar? Türk diye bir ırkın varlığını ya da yokluğunu araştırarak zaten var olan bir ırkın varlığını ortaya koymak için zaman israf etmektense, asıl Türk''ü ve Türklüğü inkar eden ve kendini aydın sanan kişilerin neden şimdi böyle bir çıkış yaptıkları konusunu araştırıp ortaya koymanın daha isabetli olacağı kanısındayım. 

Prof. Aktay'ın bu talihsiz ve yersiz beyanını esefle kınıyor ve sözümü "Bu Vatanın" isimli şiirimden alıntı yaptığım dörtlükle tamamlamak istiyorum.

"Eli kalem tutan, vefasız bir aydını olana kadar
Keşke, dağlarında bir çobanı olsaydım bu vatanın
Belki o zaman kadrini bilirdim
Bu topraklar altında binlerce kefensiz yatanın."

Recep Altun