31 Ağustos 2011 Çarşamba

Avrupalı Müslümanlar


ABDÜLVAHİD Pedersen-2 Danimarkalı Müslüman... turkavaz

TRT Anadolu kanalının Avrupalı Müslümanlar konulu bu çalışmasını tesadüfen izledim ve çok beğendim. Gerçekten çok güzel bir çalışma olmuş. Danimarkalı Müslüman Abdülvahid Pedersen'in bu video görüntüsünü sizlerle paylaşmak istedim. Blog sayfasında videoyu izlemek sıkıcı gelebilir, Tekrarı olan bu ve buna benzer diğer Avrupalı Müslümanlar proğramını TRT Anadolu kanalından izleyebilirsiniz. Sonradan Müslüman olan Danimarkalı Abdülvahid Pedersen'i izledikten sonra nüfusunun % 99'u Müslüman olan bir toplumun Müslüman bir ferdi olarak, Müslümanlığımı yeniden gözden geçirme ihtiyacı duymadım desem yalan olur.

25 Ağustos 2011 Perşembe

Huzur


Bir ev vardı uzaklarda
Dumanı hiç eksilmezdi bacasında
Bir görünür, bir kaybolurdu
Kaş ile göz arasında.

Panjurları pembeydi
Hani hep öyle düşlenirdi ya!
Evin önünde bir kız, bir oğlan
Oynarlardı hep sabah akşam.

Arada bir bahçede görünürdü
Çocukların arasında bir kadın
İyi ki gördüm bu şirin evi
Yoksa, ben ne yapardım?

Onlar da beni sever miydi?
Benim onları sevdiğim gibi
Öyle çok mutluyum ki
Huzuru burada bulmuşum gibi...

YazBlogcu

22 Ağustos 2011 Pazartesi

Utanmaz


Adam sandık tuttuk elinden
Kurtulamadık utanmazın dilinden
Adam; adam olsa, utanır ettiğinden
Siz ne utanmaz adamlarmışınız!

Yeğenim dedim, paylaştım derdini
Adam üç kuruşa satar mı kendini
Yıktın çıkarın için sevgi bendini
Siz ne utanmaz adamlarmışınız!

Nereye kadar kaçacaksın böyle
Bunun sonu gelir mi, sen söyle?
Silmekle çıkmaz bu kara leke
Siz ne utanmaz adamlarmışınız!

İnsanda olur biraz haysiyet
Adamına çatmadın, sen şükret
Ettiğiniz, olsun herkese ibret
Siz ne utanmaz adamlarmışınız!

YazBlogcu

21 Ağustos 2011 Pazar

Zaman


Değirmene bir de kendi mektubu nasip olsun dedim ve Bismillah deyip aldım kalemi elime. Şu anda ne yazabilirim, neden bahsedebilirim bir karara da varmış değilim. Akıntıya değil, tersine kürek çekmek istediğimi de çok iyi biliyorum. Tahsilli biri değilim, kelime haznem çok fakir, doğru dürüst okuyamıyorum da, işte sizin yazdıklarınızı okumakla yetinip, onlara yorum yazmaya çalışıyorum.

Hep tasarruftan ve israftan bahsederiz. Sadece çöplere giden ekmekler mi israf oluyor? Yoksa, böyle ekmekler gibi gözle görülüp ya da görülmeyen daha nelerimiz çöplere giderek israf oluyor dersiniz. Gözle görülmeyen zamana ne demeli, israf ettiğimiz ve kıymetini bilmediğimiz zamana... Ben bu nedenle uyku bile uyumak istemiyorum, Uyunarak geçirilen zaman, sanki bana israf edilen bir zaman dilimi gibi geliyor...

Peki gün boyunca neler yaptığımı sormuş olun bana, ben de anlatayım sizlere. İnternet üzerinden yazılmış blogları okumaya çalışıyorum. Okuduğum bloglardaki ilgimi çeken konular beni araştırmaya yönlendiriyor ve hemen kitaplığımdaki mevcut kaynaklarıma bakıyorum; bulduğumu kendi kaynaklarımdan inceliyor ve öğreniyorum, bulamadığımı da sağ olsun Google’de aratıyorum. İşte okuduğum ve ilgimi çeken blog konuları beni araştırmaya sevk ederek bir şeyler öğrenmeme sebep olduğu için, öğrendiklerimle birlikte ben de bu bloglara güzel yorumlar yazmaya gayret ediyorum.


Dağarcığım da yazılacak ve çizilecek o kadar çok şeyler var ki, bunları meydana çıkarabilmek için bir şeylerin beni tetiklemesi gerekiyor. İşte değirmenimin dönen taşları arasında ezilerek una dönüşecek buğday tanelerini, kendi gönül bağımda yetiştiriyorum ve değerli olduğunu düşündüğüm ve israfına gönlümün el vermediği zamanımı,  bu yolda tüketiyorum.

21.08.2011
YazBlogcu

Abdülhamit Han


ULU HAKAN II. ABDÜLHAMİT HAN

II.Abdülhamit’in tahtta olduğu zamanda, Osmanlı’nın ve dünyanın durumu göz önüne alınırsa sultanın devlet yönetimi ve siyasetinde ne kadar ileri olduğu fark edilir. Alman devlet adamı Bismarck’ın şöyle dediği rivayet edilir: “Dünya siyaset ilminin %80’ini Sultan II. Abdülhamit biliyor... % 10’unu ben, gerisini de diğer liderler biliyor.”

İngiliz Koramiral Sir Henry Woodsi ise, Sultandan şu şekilde bahsetmektedir: “Eğer Sultan Abdülhamit Han olmasaydı, devleti akıllı idare etmeseydi, devlet çoktan yıkılmış olurdu... Sultan Abdülhamit Han düşürülmeseydi, birinci Cihan Savaşı çıkmayacaktı. Aksini kabul etsek bile Sultan, Osmanlı'yı tarafsız bırakacak ve harpten sonra hiç yıpranmamış bir Osmanlı, yıpranmış devletler arasında sivrilecekti...”

II.Abdülhamit’in tahttan indirilmesi Osmanlı tarihinin en büyük kara lekelerinden biridir. İttihatçılardan oluşan meclis, Sultanın tahttan indirilmesine karar verince, kararın tebliği için dört kişi görevlendirilir. Selanik milletvekili Yahudi Emanuel Karaso ve Senatör Ermeni Aram Efendi bu heyette bulunmaktadır. Devleti yıkmak için her türlü faaliyetin içinde yer alan bu iki şahsın Sultana Hal’ini bildirmesi çok acıdır.

Abdülhamit Han hatıralarında der ki: “Tahttan uzaklaştırılmam, servetime el konulması ve bir çok eza ve cefaya uğramam bir yana, bu iki vatan haininin karşıma çıkarak : “Seni tahttan indirdik!” demeleri beni kahretmiştir.

Sultan Abdülhamit Han, Meclis-i Milli’nin kendisinin tahttan indirilmesi ile ilgili verilen fetvayı dinledikten sonra: “33 sene millet ve devletim için, memleketimin selameti için çalıştım. Elimden geldiği kadar hizmet ettim. Hakimim Allah ve beni muhakeme edecek de Resulullahtır. Bu memleketi nasıl buldumsa öyle teslim ediyorum.Hiç kimseye bir karış toprak vermedim. Hizmetimi ancak, Cenab-ı Hakk’ın takdirine bırakıyorum. Ne çare ki düşmanlarım bütün hizmetlerime kara bir çarşaf çekmek istediler ve muvaffak oldular...” dedi.

Mustafa Armağan’ın Ulu Hakan için yanlış bilinenleri kaleme aldığı 10 konuyu sizlerle paylaşmak istiyorum.

1. Kızıl Sultandı: Bu iddia, Albert Vandal adlı bir Fransız yazar tarafından ortaya atılmıştı. Atılış sebebi de, Abdülhamid'in Ermeni isyanlarını bastırtmış olmasıdır. Başta İngiltere ve Fransa olmak üzere Avrupa kamuoyunda Abdülhamid'in kan dökücü bir padişah olduğu propagandası başlatıldı. İşte "Kızıl", yani kan döken Sultan lakabı bu sırada asıldı boynuna. Hadi Ermenilerin böyle demesini anladık; iyi ama bir tekini bile idam ettirmemiş olan Abdülhamid'e Jön Türkler neden "Kızıl Sultan" dediler? 1915'te yüzbinlerce Ermeni'yi tehcir ettirecek olanlar, 25 yıl önce Ermeni propaganda ordusunun neferleri olmakta sakınca görmemişlerdi.

2. Meşrutiyet düşmanıydı: 93 Harbi'nde Osmanlı topraklarının üçte biri kaybedilmişti. Bu çapta bir toprak kaybı karşısında meclisteki farklı milliyetlere mensup üyeler paniğe kapılmış, her biri kendi milletinin topraklarını kurtarma telaşına düşmüştü. Birleştirici olacağı ümidiyle kurulan meclis, tam tersine bölücü bir meclis olmuştu. İki seçenek vardı: Ya parçalanmaya seyirci kalmak ama meşrutiyetten taviz vermemek ya da meşrutiyeti askıya almak ama ülkeyi parçalanmaktan kurtarmak. Abdülhamid ikincisini seçti ki, aynı durumda devlet refleksi zaten başkasını yapmasına müsaade etmezdi.

3. Milleti cahil bıraktı: Bilinenin aksine, Osmanlı tarihinin en canlı eğitim hamlesi, Abdülhamid dönemine rastlar. Sevan Nişanyan'ın hesaplamalarına göre Türkiye, Abdülhamid dönemiyle kıyaslanabilecek bir okullaşma düzeyine yeniden ancak 1950'li yıllarda ulaşabilmiştir. Mesela 1895'te TC sınırlarına tekabül eden bölgede bine yakın (835) ortaokul ve lise bulunuyorken 1923'te bu sayı 95'e düşmüştür. 1895'teki yüz bine yakın öğrenci sayısı (97.837), 1950-51 sezonunda aşağı yukarı aynı seviyede seyretmektedir (90.356). Öncesiyle kıyasladığımızda Abdülhamid dönemindeki eğitim patlaması daha görünür hale gelir. Tahta geçtiği yıl 250 olan rüşdiye sayısı 1909'da 900'e, 6 olan idadi sayısı 109'a çıkmıştır. 1877'de İstanbul'da sadece 200 tane modern ilkokul varken 1905'te 9 bine çıkmıştı. Her yıl ortalama 400 ilkokul açılmıştır ki, bu, Cumhuriyet döneminde bile kırılamamış bir rekordur

4. Denizciliğe düşmandı: Abdülaziz döneminde dünyanın 3. büyük deniz gücü olmuştuk ama bu donanmanın sadece yıllık boya parası bile Denizcilik Bakanlığı'nın bütçesini aşıyordu! Abdülhamid "karacı" idi, kabul. Ama Atatürk de, İnönü de karacı idi. Demek ki, Türkiye'nin etrafı denizlerle çevrili bile olsa böylesine büyük bir deniz gücünü besleyebilecek ekonomik altyapısı mevcut değildi. Savaş gemisi alıp yeniden dışarıya bağımlı kalmaktansa Abdülhamid tercihini kara ve demiryollarından yana kullandı. İttihatçılar da, Atatürk de, İnönü de demiryoluna öncelik vermediler mi? 

5. Keyfî sansür uyguladı: Sansürün elbette savunulacak tarafı yok. Ancak PKK ile mücadele döneminde basının nasıl ağır bir sansür altında çalıştığını unutmadık. Sansür vardı, evet. Fakat siyasi konulara girilmemesi aynı zamanda edebiyatımızın görkemli eserlerinin ortaya çıkması gibi hayırlı bir sonuç da vermemiş midir? Hem Takrir-i Sükûn döneminde uygulanan "cellat sansürü"yle hiç mi hiç kıyaslanamaz Abdülhamid'inki.

6. Hafiye teşkilatı zararlıydı: Hafiye teşkilatının topluma nefes aldırmadığını iddia edenler, aksi halde ne yapılması gerektiğini de söylemelidirler. Meydanı İngiliz, Rus, Fransız ajanlarına mı bırakmalıydı? Hafiyesiz, ajansız, casussuz bir devlet olur mu? Unutmayalım ki, Fransa'nın İstanbul büyükelçisi, Abdülhamid'in tahta geçtiği yıl sokaklarda Fransız Kralı'nın posterlerinin Ermeni hamalları tarafından satıldığını yazıyordu. Devlet Londra, Paris ve Petersburg'dan yönetiliyor, "Hasta Adam"ın kimin kucağında öleceği tartışılıyordu. Abdülhamid, iktidarın dizginlerine asılabilmek için hafiye teşkilatını kurmak zorundaydı. Elbette suistimaller olmuştur ama yakınlarından biliyoruz ki, Sultan her jurnali okuyor ama mutlaka yazanın adam olma niteliğine göre değerlendirmeye tabi tutuyordu.

7. Despottu: 'İstibdad' kelimesini 'despotizm' diye çevirmek yanlıştır. Hele totalitarizm hiç değil. Kaldı ki, İslam siyaset düşüncesinde "istibdâd" meşru yönetim şekillerindendi. Mesela İbn Haldun 'istibdâd'ı tek adam yönetimi, yani otokrasi anlamında kullanır ve meşru yönetim şekillerinden biri kabul eder. Kaldı ki, önüne gelen idam cezalarını sürekli affeden birinin istibdâdın yetkilerini hangi yönde kullandığını da pekala görmüş oluyoruz.

8. 31 Mart'ı tertiplemişti: 31 Mart isyanında en ufak bir katkısının olmadığı kesin olarak ortaya çıktığı halde asırlık İttihatçı propagandanın etkisi hâlâ sürüyor. İsyanı araştırma komisyonu başkanı Yusuf Kemal [Tengirşenk], 31 Mart'ın Abdülhamid'in eseri olmayıp İttihatçılara karşı yabancı casus şebekeleri ile mürtecilerin teşebbüsleri olduğunu yazmıştır. Rıza Tevfik ise mahkemede şunları söylemiştir: 31 Mart uydurma ihtilali hazırlandığı zaman ben Talat Bey'e beyhude yere kardeş kanı dökülmesinin büyük bir cinayet olduğunu anlattım. Aldığım cevap şu oldu: "Ne yapalım, Cemiyetin paraya ihtiyacı var, bunu da ancak Yıldız Sarayı'nın hazinesi karşılayabilir."

9. Hamidiye Alayları gereksizdi:Hamidiye Alayları şunlara yaramıştı: 1. Askerlik yapmayan Kürtlerle kolluk kuvveti eksikliği giderildi. 2. Rus istilasına karşı caydırıcı oldu. 3. Kürtler ve konar göçerlerin dış güçlerce kullanılmasına engel oldu. 4. Aşiretlerin yerleşik hayata geçmelerini hızlandırdı. 5. Çocuklar İstanbul'daki Aşiret Mektebi'nde eğitilerek Osmanlılık bilinci edindiler. 6. Aşiret kavgalarının önüne geçildi. 7. Sükûnet sağlanınca Doğu ve Güneydoğu Anadolu'nun imarına çalışıldı...

10. Korkaktı: Namık Kemal'in oğlu Ali Ekrem Bey'in dediği gibi "Abdülhamid'in korkak olduğunu sananlar yanılırlar. Korkak olmak şöyle dursun, tam tersine cesurdu." Dolmabahçe Sarayı'ndaki bir bayramlaşma sırasında deprem olmuş ve tavana asılı 1,5 tonluk bir avize yere düşmüştü. O kargaşalıkta salonda kılı kıpırdamayan tek kişi, Abdülhamid'di. Keza yanı başında bomba patlarken bile metanetini yitirmemiş, öğleden sonra elçilerle mutad görüşmelerini dahi aksatmamıştı. Kızı Ayşe Sultan'a söyledikleri karakterini iyi özetler: "Kalbimde yalnız ALLAH korkusu vardır. Bir hadise olmadan evvel onu önlemek için telaş ederim. Ama tehlikenin içinde bunduğumu hissedersem icabında ateşe atılmaktan bile çekinmem."

20 Ağustos 2011 Cumartesi

Jön Türkler

Yahya Kemal Beyatlı "Hatıralarım" isimli kitabında, Jön Türkleri şöyle anlatır:
"Ben Pariste iken (1903-1908) sık sık gösteriler olurdu. Rum, Ermeni, Bulgar, Sırp vs.ler toplanır, Türklük ve Abdülhamid Han aleyhinde ağıza alınmayacak nutuklar atarlardı. Sözde Türkler de onlarla beraberdi. Zamanla bunlardan sıkılır oldum. Bunların derdi Abdülhamid değil, doğrudan Türk devletinin başını koparmaktı. Onlar, Sultan Abdülhamid'e bu kadar düşman olduklarına göre, Türk gençlerinin 'Jön de Con da olsalar' devleti temsil eden Sultana, biraz olsun bağlılıkları gerekmez miydi?"

Yahya Kemal kendini Paris'e kaçıracak vapura bindiğinde, Fransız kaptan Flage, ona şunları söyler:
"Siz Jön Türk olmalısınız. Pek memnun oldum. Hiç korkmayın, Fransa Jön Türklerin hamisidir. Hürriyeti Şark'a Fransa verecektir. Sizi Türk polisi buradan alamaz.
Jön Türk tesmiyesini ilk defa Halil Ganem ortaya atmış. Halil Ganem, Suriyeli bir katolikti. İlk Meclis-i Mebusan'da mebustu. Mithat Paşanın mensuplarındandı. O meclis dağıldıktan sonra, Mithat Paşa ile Avrupa'ya kaçmış ve bir daha Türkiye'ye dönmemiş... Avrupa'da başlayan muhalefetin ilk amillerinden olmuş... Milliyetçe Türk olmadıktan başka, Maruni ve Arap bile değil, daha ziyade Fransızdı.
(Hatıralarım, s.80-203)

17 Ağustos 2011 Çarşamba

Akhenaton

Mısır firavunları çoğunlukla zorba, baskıcı, savaşçı ve acımasız kişilerdir. Bu firavunların ortak özellikleri Mısır’ın çok tanrılı dinini benimsemeleri ve bu din sayesinde kendilerini tanrılaştırmalarıdır. Ancak Mısır tarihinde bir tek firavun vardır ki, IV. Amenofis (Akhenaton) diğerlerinden çok farklıdır. Bu firavun tek bir Yaratıcı’ya inanılması gerektiğini savunmuş ve bu yüzden özellikle çok tanrılı dinin kaymağını yiyen Amon Rahipleri ve bunlara destek veren bazı askerler tarafından büyük baskıya maruz kalmıştır.


Firavunların saltanatı 3000 yıldan fazla sürdü ve bu arada otuz hükümdar sülalesi birbirini izledi. M.Ö. 1364 yılına gelindiğinde 18'inci sülaleden Kraliçe Tiye ve Amenhotep III’ ün genç çocuğu olan IV. Amenofis (Akhenaton) tahta çıktı. Bu sırada Mısırlılar başta Amon (Güneş Tanrısı) olmak üzere birçok tanrıya tapıyorlardı.

Akhenaton

Akhenaton'un ölümünden tam 3000 yıl sonra arkeologlar, Amarna kentini kazarlarken keşfedilen Akhenaton, böylece gündeme gelmiş oldu. IV. Amenofis olarak da bilinen Akhenaton, babasının ölümünden sonra tahta geçtiğinde henüz çok gençti. Kendisi, hangi sebepten-kaynaktan dolayı kesin olarak bilinmez, tahta çıktıktan 5 sene sonra 41 yaşında iken, Monoteizmi (tek tanrılı inanç sistemini) benimsedi. Akla en yatkın sebep, o çağa en yakın (her zaman olduğu gibi hatırlatıcı-uyarıcı) gönderilmiş bir elçi-peygamberden kalma inanç sisteminin izleridir büyük ihtimalle.

Akhenaton Çıktığı Seferlerden Birinde

Tahta geçtikten yaklaşık 5 yıl kadar sonra, yaptığı öncelikli işlerden biri; halkı firavunların Ra'nın (güneş tanrısının) oğlu olduklarına inandırmak için duvarlardaki Ra ile firavunun annelerini cinsel ilişkide gösteren-anlatan hiyeroglifleri kazıtmak olmuştur. 

Akhenaton ve Nefertiti

Bunun yerine "Akhenaton olsa olsa Aton'un kulu ve köle (hizmetçi) sidir" anlamına gelen hiyeroglifi yazdırtmıştır. Tabii sadece güneşi tanrı kabul ediyor gibi görünen firavun hanedanı aslında çok tanrılı bir inanç sistemine sahipti.



Daha sonra adını değiştirerek Akhenaton (Ato’nun hizmetkarı) ismini kullanmış ve geleneksel çok tanrılı mısır dinini yasaklayarak tek tanrılı Aton dinini kurmuştur. Krallığının 5. ya da 6. yılında Akhenaton'un bu yaptıklarına ve inanç sistemine en çok karşı olanlar Amon rahipleriydi kuşkusuz. Zaten Akhenaton rahiplerin kendisini rahat bırakmayacağını bildiğinden, kökten bir kararla yüz yıllardır Mısır'ın başkenti olan Teb'i terk ederek bugün Teb şehrinin 300 km. kadar kuzeyinde Nil nehrinin doğu yakasında Tel el Amarna olarak bilinen el değmemiş topraklara “Akhenaton” isminde yeni bir başkent kurmaya karar vermiştir.

Güneş Tanrısı Ra
 Akhenaton babası gibi bir asker değil, her şeyden önce bir düşünürdü. Zamanının büyük bölümünü Amarna'da, karısı Nefertiti ile birlikte yeni dinin "gerçeklerini" bulmaya çalışarak geçiriyordu. Düşman ülkeler firavunun savaşçı olmamasından yararlanarak Mısır topraklarına mütemadiyen akınlar düzenliyorlardı.

Akhenaton ve Nefertiti

Akhenaton'un ölümünden sonra tahta geçen, damadı Tutankhamon, rahiplerin aşırı baskısına dayanamayarak, tapınak ve kurallar dahil her şeyiyle eski düzene geçilmiş-taşınılmıştır.

Kur'an dan biliyoruz ki; firavunlarla ilişkisi olan iki peygamber var:
1. Hz. Yusuf (A.S)
2. Hz. Musa (A.S)

18. hanedandan 10. firavun olan Akhenaton'un tahtta kaldığı tarih: İsa'dan Önce 3351-3340 yılları olduğuna göre; Hz Musa'dan önceki zamanda yaşadığı anlaşılıyor. Geriye kalıyor Hz. Yusuf (A.S) ve onun anlattığı inanç sisteminin izleri. Buna göre: 

Hz. Yusuf ve Akhenaton
Hz.Yusuf döneminde Akhenaton kraliçe Nefertiti ile birlikte Allah’a iman etmiştir. Çok tanrılı Mısır dinini kaldırmış ve tek tanrı olan Allah’a iman etmişler.
Amon tapınaklarına karşı yapılan savaşlar başlamadan önce Hz.Yusuf Mısır dilinde Yuzarsif'e pek çok komplo ve entrikalar düzenlemeye çalışmışlar. Fakat hiç birinde başarıya ulaşamamışlar. Yuzarsif köle olarak satıldığında çocukmuş yaklaşık 11-12 yaşlarında galiba. Köle olarak satıldığı kişi Mısır orduları komutanı ve Mısır azizi Potefhar Türkçede Potifar olarak bilinmektedir. Hz.Yusuf pek çok maceradan sonra kralın rüyasını yorumlayıp tarım ve hazineden sorumlu olmuş ve kralın başdanışmanı ilan edilmişti. Potifar ölünce Mısır orduları komutanı ve Mısır azizi ilan edildi. Nefertiti ve Kral Akhenaton'a gelen bir komplo haberiyle kral yanına çağırmıştı. O gün kralı imana davet etti ve oradakiler Müslüman olmuşlar ve Akhenaton’un tapınak rahiplerine açtığı savaş büyümüştü.
En sonunda Hz.Yusuf ve Akhenaton savaşı kazanıp çok tanrılı Mısır dinini ve amon tapınaklarını yoketmişti.

Nefertiti
Akhenaton hakkında iki fikir daha var:

Birincisi, onun bir peygamber olduğu, ikincisi ise; Aynen Hz. İbrahim gibi tek olan Yaratıcı’yı akıl yoluyla bulmuş olma ihtimali. Modern arkeolojinin en son (2004) verilerine göre Akhenaton'un hayatına; Kur'an verilerilerindeki elçiler ve kavimlerinin ilişkisi kıstas alınarak bakıldığında, elçi olduğuna dair delil-mantık çıkmıyor.


Hz. İbrahim gibi akıl yoluyla Monoteizmi bulmuş olması da zayıf bir ihtimal. Eğer böyle olsa idi, Allah Teâlâ hazretleri, ondan da bahsederdi. Ayrıca her ne kadar güneşe tapıyor idiyseler de Hz İbrahim'in Hanif dininden kalan uygulamaları devam ettiriyorlardı. Yani: domuz etini haram diye yemiyorlar, sünnet oluyorlar, tapınaklara girmeden önce ellerini yüzlerini ve ayaklarını yıkıyorlar (abdest) ve cinsel ilişkiden sonra mutlaka yıkanıyorlardı (gusül abdesti ) Bunların bu halini düşünür iken Efendimize Risalet gelmeden önceki Mekke'li müşrikleri hatırlamamak mümkün değil. Çünkü onlar da Allah'a şirk koşmalarına rağmen İbrahim (A.S) dan gelen birçok uygulamayı devam ettiriyorlardı.

Tabii ki en doğrusunu Rabb'imiz bilir.

Mısır Piramitleri


AKHENATON’UN YAZDIĞI ŞİİRLER


                        -1-
Tanrı uludur; birdir, tektir.
Ondan başkası yoktur.
Bir tanedir,
O'dur her varlığı yaratan
Bir ruhtur Tanrı, görünmeyen bir ruh...
Ta başlangıçta vardı Tanrı,
Tek varlıktı o.
Hiç bir şey yokken o vardı.
Her şeyi o yarattı
Ezelden beri süregelen varlığı,
Ebediyete kadar sürecek,
Gizlidir Tanrı, kimse görmemiştir onu.
İnsanlara ve yarattıklarına sır kalır her zaman.

                          -2-
Göklerin ufkunda belirmen ne kadar güzeldir,
Ey! Hayatın temelinde yaşayan Aton,
Sen doğu göğünün ufkunda doğduğunda,
Tüm memleketi güzelliğinle doldurursun,
Uzaklaşsan da, ışınların dünya üzerindedir,
Ne kadar yüksek olursan ol,
Senin adımlarının izleri gündüzdür,
Sen, ışınlarını dağıttığın zaman,
Mısır'ın her iki ülkesi de bayram eder,
Hepsi uyanık ve ayaklarının üzerindedir,
Çünkü Sen, onları uyandırmışsındır,
Onlar tüm organlarını sende yıkarlar,
Ve kollarını kaldırıp, Sen'i şafakta selamlar,
Sonra tüm dünyada herkes kendi işini yapar,
Hayvanlar otlardan zevk alırlar,
Ağaçlar ve bitkiler çiçeklenirler,
Kuşlar, kanatları sana doğru ibadet edercesine kalkık,
Bataklıklarda uçarlar,
Sen üzerlerinde oldukça onlar yaşarlar,
Kadında çocuğu Sen yaratırsın,
Ananın karnında çocuğa Sen hayat verirsin,
Sen ana rahminde dahi çocuğu besleyensin,
Ne zaman civciv kabuğu içinde bağırsa,
Sen ona hayat vermek için nefes verirsin,
Ey Tanrım, Senin ne kadar çok eserlerin vardır,
Sen! Ebediyetin hakimi! Senin isteklerin hep iyidir,
Sen yaşamın ta kendisinin ve yaşam Sen'de yaşar,
Tanrım Sen yaşamsın ve yaşam ancak sende görülür.

Kaynak: National Geographic


Varsaklar


13. Yüzyılda Anadolu’ya gelerek Mersin tarafına yerleşen ve Çelebi Sultan Mehmed zamanında Osmanlı hakimiyetine giren; Oğuzların Üçok boyuna bağlı bir Türk boyu olan Varsak’larla ilgili yaptığım bir küçük araştırma sonucu elde ettiğim bilgileri sizlerle paylaşmaya çalışacağım.

Türk Dil Kurumunun tarama sözlüğünde Varsak için aşağıdaki dört değişik tanımla karşılaşılır:

1- Bir Türk boyu kabilesi. 
2- Eski harp aletlerinden bir çeşit yatağan, kısa kılıç.
3- Antalya ili, merkez ilçesi, merkez bucağına bağlı bir yerleşim birimi.
4- Taşçıların taş kırdıkları, büyük çekiç. (Balyoz)

Diğer türlü “Varsak”  kelimesi daha çok; bir yere bağlı olmayan bağımsız, çoğu Üçok grubu olmakla birlikte, çeşitli kabilelerden meydana gelmiş, dağlılığı ve dağlardaki hayatı yansıtan, biraz da baskı dolayısıyla dışlanmış ama buna rağmen çok erken devirde iskan edilmeye başlanmış Türkmen kabilelerini çağrıştırmaktadır.    

Çukurova Varsakları Haritası

“Farsak” şeklinde söyleyenler de vardır ve Çukurova’da daha ziyade “Farsak” denmektedir. Varsak’ın kelime olarak tam karşılığına kaynaklarda rastlanılmamakla birlikte; Çukurova’da pis, kirli olan bir insana “Farsak”, Kırşehir ile Çelebi’nin yukarı ve  Aşağı Şıh köylerinde koyun ve ineklerde asalak yaşayan keneye “Varsak” denmektedir. Yine Mucur’da da keneye “Farsah” adı verilmiştir. “Farsak”;  Niğde Bor’da : “akılsız, delişmen”,  Adana’da :” dağ köylüsü”,  Anamur’da: ise “elinden iş gelmeyen deli dolu kız” anlamlarında kullanılmıştır.

Kızılırmak Nehri Üzerinde Kurulu Kapulukaya Barajı

Yörük, genel olarak Anadolu’nun batısı ile Rumeli’de yaşayanlara, Türkmen ise, Kızılırmak’ın doğusu ile Çukurova, İçel, Dulkadir ili ve Halep’te yaşayanlara verilen bir isimdir. Osmanlı tarihçilerinin hemen hepsi ve son dönem araştırmacıları, Varsaklar’ın bir Türkmen boyu olduğunu söylemektedirler. Yörük ve Türkmenler; konar göçer yaşayan, resmi otoritenin kendine gösterdiği yerlerde kışlayıp yazlayan Türk teşekkülleridir. Yörük ve Türkmenlerin  yerleşik düzene geçtikten sonra Yörüklükten ve Türkmenlikten çıkarıldıkları, Osmanlı Kanunnamelerinden anlaşılmaktadır.

Kıl çadır ve kilim dokuyan Varsaklar, dokudukları kıl çadırlarda yaşarlardı. Genel olarak hayvancılıkla geçiniyorlar ve  at yetiştiriyorlardı. Hemen hemen bütün aşiretler koyun ve deve beslerlerdi. Develer aynı zamanda göçlerini yükledikleri ulaşım araçlarıydı. Et, süt, peynir, deri gibi hayvan ürünleri ile canlı hayvan ve at satıyorlardı. Bunun için mevsimlik büyük Türkmen pazarları kurulurdu. Bu pazarların biri  Kırşehir-Kayseri yolunda kurulmuştur.

Vergi ve askerlik hususunda aşiretlerle sıkıntı yaşayan Osmanlı Devleti; zaman zaman resmi otoriteye kafa da tuttukları için de, aşiretleri Anadolu’nun boş yörelerine iskan etmeyi düşünmüş, ancak  binlerce yıldır konar göçer hayata alıştıklarından dolayı bir yere bağlanarak ziraatla uğraşmak konar göçer aşiretler için ölüm demekti. Bu yüzden iskan emirlerine karşı çıkarak, genellikle uymamışlar. Bunu fırsat bilen Osmanlı; iskana direnenleri Halep yakınlarındaki Rakka gibi sıcak ve Arap aşiretlerinin hakim oldukları yerlere sürmüş, hatta  Kıbrıs’a gönderilenler bile olmuş. Ama aşiretler gelip, eski yurtlarına tekrar konmuşlar. 1865 İskanı, son büyük iskan olup, Çukurova’daki bütün aşiretler, zorla yerleştirilmiştir. Ancak bu sırada, Türkmen aşiretlerinin istek ve dilekleri genellikle dikkate alınmamış, çoğu istediği yere konamamıştır.  Bazı boylar gibi Varsaklar’ın bir kısmı da, asırlar boyu konar göçer hayatı sürdürmüşlerdir.   

Yararlandığım Kaynak: XV. Yüzyılda Kırşehir Varsakları-Sebahattin Yaşar

16 Ağustos 2011 Salı

Yaşlı Söğüt Ağacının Aşkı











Bir dere kenarındadır
Elli altı yaşındadır
Dallanır budaklanır
Sobalarda aklanır.

Gündüzleri kuşlarla
Geceleri yıldızlarla
Yaz, kış rüzgarlarla
Söyleşmeye bayılır.

Gündüz, geceyi özler
El sallar yıldızlara
Gece, gündüzü özler
Başı değer bulutlara.

Onun aşkı başkadır
Ne bulut, ne güneş
Ne rüzgar, ne yıldızdır
Onun aşkı; sarı saçlı
Ondördünde bir aydır.

YazBlogcu

10 Ağustos 2011 Çarşamba

Rüyet-i Hilal


Her yıl Ramazan ayının başlangıcının ve bitişinin tesbiti İslam dünyasının bir numaralı gündem konusu oluyor. Hilalin görünmesi etrafında yaşanan tartışmalar her geçen yıl yeni boyutlar kazanarak genişlemekte kimi zaman sürtüşmelere bile sebep olmaktadır. Bu tartışmaların dindar topluluğa zarar verdiği kesindir. Çünkü konu doğru zeminde tartışılmadığı gibi konu hakkında hiçbir bilgiye sahip olmayanların da müdahil olmasıyla tartışmalar sürtüşmelere dönüşüyor. İçinden çıkılmaz sorun gibi görünen istihlal konusu ve fıkhi meseleleri, doğru biçimde anlatılırsa dini vazifesini yaşamak isteyen birey bu bilinçle hareket eder ve sorunlar asgariye indirilmiş olur. Konunun önemli boyutlarının doğru anlaşılması için kesin doğruları öncelikle tespit etmeliyiz, sonra şüpheli konuları ona bina ederek açıklamalıyız.

1. Birey/mükellef bazen bir konunun hükmünü bilmeyebilir. Mesela balık kanının necis olup olmadığını bilmeyebilir. Bu tür şüphelere “hükümde şüphe” adı verilir. Bazen de hükmü biliyor ama hükmün tatbikinde şüphe ediyor, mesela mükellef balık kanının temiz, tavuk kanının necis olduğunu biliyor. Bu mükellef tavuk kesmiş, ayrıca balık temizlemiş ve bu işlemden sonra elbisesine kan bulaştığını fark etmiş ancak bu kanın tavuk kanı mı yoksa balık kanı mı olduğunu bilmiyor. Bu tür şüphelere “mevzu/konum ve tatbikte şüphe” adı verilir. Birinci şüphede yani hükümde şüphede mükellefin vazifesi direkt taklit merciine sormalı ve ondan alacağı cevapla amel etmelidir. İkinci tür şüphelerde birey kendisi teşhis etmeli, artık elbisesini alıp müçtehidin kapısına dayanmamalıdır. O kanın neye ait olduğuna kendisi kanaat edip vazifesini yapmalıdır.



2. Ramazan ayı nasıl başlar ve nasıl biter? Kameri aylar hilalin gözükmesiyle başlar, kimi zaman 29 gün, kimi zaman 30 gün sürer. Acaba ictima hali (ay, güneş ve yer kürenin aynı çizgide olması) ayın başlangıcını gösterir mi? Bu soru birinci türdendir ve birey bunu taklit ettiği merciden sorup, öğrenmeli ve ona göre amel etmelidir. Bu konuda Şii fakihler hilalin gözle görülmesini her hangi bir sebepten dolayı görülmediyse önceki aydan 30 günün geçmesini şart biliyorlar. Bu fetva etrafındaki detaylarda yani teleskopla görmek vs. konularda her mükellef kendi taklit ettiği müçtehidin fetvasına bakmalı ve ona göre amel etmelidir.

3. Birey/mükellef kendi ibadi vazifelerini takip etmelidir. Namazı kılmak için nasıl vakti bekliyor ve sonra namazını kılıyorsa, oruç tutmak da bir ibadi vazifedir. Ne zaman başlaması ve bitmesi gerektiğini mükellef bizzat takip etmelidir. Yani ramazan ayı hilalin görülmesiyle başlıyorsa mükellef hilali görmeye çıkmalı ve araştırmalıdır. Mükellef öncelikle kendisi hilali görmek için çaba harcamalıdır. Çünkü bu olay (elbisedeki kan örneği gibidir)bireyin kendisini ilgilendiren konudur. Ancak hava şartlarından veya herhangi bir mazeretten dolayı istihlal vazifesini yapamamışsa o zaman araştırma yapmalı ve sonuca varmalıdır ki ibadetini doğru yapabilsin.

4. Hilali görebilmek hele büyük şehirlerde (hava kirliliği ve şehrin ışıklarından dolayı) neredeyse imkansız gibidir. Çünkü hilal ilk doğuşunda çok ince olmakla birlikte gökyüzünde çok az kalıyor. Bundan dolayı profesyonel astronomlar/gökbilimciler bile bu konuda çok ihtiyatlı davranıyorlar. Dolayısıyla “hilali gördüm” diyen vatandaşların çoğu yanılıyor olabilirler.



5. Bütün bunlara rağmen birisi “ben hilali gördüm” diyorsa onun için yeni ay başlamış olur ve bunu başkalarına söylemesi vacip değildir. Yani hilali gören başkalarına bunu bildirmek zorunda değildir. Ayın bittiğine yakin etmeyen birisi oruca devam etmelidir. Nitekim iletişimin çok zor olduğu dönemlerde hava şartlarından dolayı hilali göremeyen şehirler ramazan ayını 30 güne tamamlıyorlardı. Gerçekte ramazan 29 çekmiş olsa bile. Kısacası hiçbir müçtehit bayram gününün teşhisinde taklit gereklidir demediği gibi, bireyin tespit bilgisini başkalarına söylemesinin de vacip olduğuna fetva vermemiştir.

6. Hilalin görüldüğüne her bireyin kendisi yakin etmelidir. Örneğin mükellef bir grup astronomun yada  birkaç adil kişinin sözüyle hilalin görüldüğüne yakin ettiyse bu yakinine amel etmelidir. Ancak astronomların ve bilimsel verilerin “hilalin görülmesi mümkün değil” demesine rağmen bir grubun “biz gördük” demesi kuşkusuz yakin oluşturmaz.

7. Görüldüğü gibi konu, bireyin vazifesine amel etmek için hilali tespit etmesine bağlı bir konudur. Bireyin yakini makul yollardan oluşmalı ve kendi kriterleriyle çekişmemelidir. Yani;

a) Hilalin görüldüğü bireyde yakin derecesine ulaşmalıdır, görülebilirliği değil.
b) Hilalin teleskopla görülmesinin geçerliliğine taklit edilen müçtehit izin vermiş olmalı.
c) Ufuk konusunu anlayarak taklit edilen müçtehidin fetvası gereği hilalin görüldüğü esas alınmalı.
d) Mükellefin yakini makul yoldan oluşmalı, yakinine amel etmeli ve başkalarına bildirmesi de gerekli değildir.

Ay;dünya etrafında belli bir yörünge üzerinde dolanmakta ve bu dolanımını 29,5 günde tamamlamaktadır. Ay, yörünge üzerinde her dolanmasında güneş ve dünya ile  aynı doğrultuya gelmektedir. Güneş, ay ve dünyanın aynı doğrultuya geldiği ana İÇTİMA (rasathanenin bildirdiği astronomik aybaşı) denilmektedir. İçtima anında ayın karanlık yüzü dünyaya dönük olduğu için dünyanın hiç bir yerinden hilal kesinlikle görülememektedir. Kameri ayın başlayabilmesi için Hz. Peygamberin hadisi mucibince hilalin görülmesi şarttır. Hilalin görülebilecek bir parlaklığa ulaşması için de, şekilde görüldüğü gibi içtima doğrultusundan en az 8 derece açılması ve güneş battığı anda hilalin ufuk yüksekliğinin en az 5 derece olması gerekmektedir. Bu şartların dışında hilalin görülmesi mümkün değildir.

8. Hilalin tespitindeki bunca zorluklardan ve yakin oluşturma yollarındaki şüphelerden dolayı asırlardan beri istihlal konusunda (taklidi olmamakla beraber) Ehlibeyt dünyasının gözü kulağı hep müçtehitlerde olmuştur. Çünkü bu toplumda en güvenilir ve yakinaver kurumu içtihat kurumudur. Müçtehitlerin hilal tespiti ilanları toplumu aydınlatıcı ve yardımcı olma özelliği taşımaktadır. Bunca kargaşa ve ihtilaf içinde doğruya olaşmanın en kısa yolu da buradan geçer. Eğer ehlibeyt dostları gelenekleri gereği içtihad kapısında çözüm arasaydı bunca ihtilafa düşülmezdi. Bayram gününü birilerinin ilanı üzere yapacaksak eğer bu, neden İslam aleminin tanıdığı ve güvendiği taklit mercileri/müçtehidler olmasın ki? Ayrıca en makul yakin de onlar yoluyla oluşur. Çünkü velayetin günümüze uzanan hüccetleridirler. Yüce Allah bizleri hüccetsiz bırakmasın.

Tüm İslam aleminin fıtır bayramı hayırlara, zaferlere ve vahdete vesile olsun.

KADİR AKARAS

4 Ağustos 2011 Perşembe

Kalehöyük

Kırşehir ili Kaman ilçesi Çağırkan Kasabasından Genel Bir Görünüm

Çağırkan Kasabası Yol Ayrımı Giriş Levhası

Kalehöyük, Kırşehir ili Kaman ilçesinin 3 km. doğusunda Kaman Kırşehir karayolunun hemen kenarında yer almaktadır. Höyük 280 m çapında 16 m yüksekliğinde tipik bir Anadolu höyüğüdür. Höyükte dört yapı katı tespit edilmiştir. Kaman Kalehöyük kazılarını, Japonya Ortadoğu Kültür Merkezi Başkanı ve Kaman Kalehöyük Kazı Heyeti Şeref Başkanı Prens Takahito Mikasa 31 Mayıs 1986 günü başlatmıştır. Dr. Sachihiro Omura başkanlığındaki kazı halen devam etmektedir. Burada yapılan kazılar Kırşehir’in en erken yerleşim tarihine ışık tutmaktadır. En erken yerleşim, erken Bronz çağına tarihlendirilmektir.


Kazının Yapıldığı Höyük Alanın Balondan Çekilmiş Fotoğrafı

Höyükte yapılan kazı çalışmalarında, İlk Tunç çağından başlayan ve Osmanlı dönemine kadar devam eden bir iskanın varlığı saptanmıştır. Bu saptama bize; burada yaşayan kültürlerin çevre ile etkileşimini, ilişkilerini ve sanat anlayışını vermektedir.

Kalehöyükte bu güne kadar saptanmış kültür katmanları şu şekilde özetlenebilir:


I.Kat    : Osmanlı Dönemi (15-17yy)

II.Kat   : Demir Çağı (M.Ö.12-4 yy)
III.Kat  : Orta ve Geç Bronz Çağı (İ.Ö. 20-12 yy)
IV.Kat  : Erken Bronz Çağı: (M.Ö.23-20 yy)



Japon Bahçesinden Bir Görünüm









Kazıdan Elde Edilen Bilgiler Işığında Yerleşimi Gösteren Minyatür

Kazıda çıkarılan çömlekler


Kazı Alanı Höyükten Bir Görüntü


Öküz Taşı


Kazı Yapılan Höyükten Minyatür Görünüm

Kapalı Müze Alanı


2 Ağustos 2011 Salı

İslam Dini


Geçenlerde Hacıbayram esnafından aldığım Prof. Dr. Sabri Hizmetli'ye ait,  "Cuma Namazı Kadınlara da Farzdır" isimli kitabının önsözünde İslam Dini'ni çok güzel bir şekilde özetleyen bir kesiti sizlerle paylaşmak üzere aşağıya aldım:

"...İslam, Kur'an kaynaklı ve insan eksenli bir dindir. Öğretileri Kur'an ve Sünnet'e dayanmaktadır. Anane dini, müevvel din (bilginlerin otorite, görüş ve yorumlarına dayanan din) ve mübeddel din (halkın örf ve yaşayışına dayanan din) değildir. Kur'an'a göre İslam tevhid dinidir ve Şari’i sadece Allah'tır. Ne bilginler ne de halk onda söz sahibidirler. Dolayısıyla, kimse kendisini Allah'la birlikte dinde söz sahibi olma konumunda göremez, kişisel görüşleri ve yorumlarını da Kur’an'ın buyrukları yerine koyamaz veya onunla eşdeğer kılamaz. Kulluk mesuliyetinin gerçekleştirilmesinde Kur'an'a teslimiyyet ve itaat, Hz. Peygamberin Sünneti'ne müracaat esastır. İslam ne bilginlerin veya din adamlarının otoritesine dayanan bir dindir ne de belli bir sınıfa aittir. Peygamberin ve onun varisleri durumunda görülen bilginlerin vazifesi, Kur"an'ın Nisa Suresi 58. ayetinde bildirildiği üzere, “işleri ehil olanlara vermek, insanlar arasında hükmettikleri zaman adaletle hükmetmek”tir. Allah'ın vekili olma ve O'nun adına hareket ederek Din'de hüküm koyma anlayışı Kur'an'a aykırıdır, kimsenin de böyle bir yetkisi yoktur. Hz. Muhammed'in bir elçi ve tebliğci olduğunu bildiren Kur'an "Ey Muhammed biz seni onlara vekil göndermedik, sen onların vekili değilsin..." ifadeleriyle bu gerçeği duyurmaktadır. Bu durumda, Peygamber de dahil hiçbir insanın Allah adına hüküm koyma ve hareket etme, Onun adına dini belli bir sınıfa ait kılma ve belli bir sınıfı da bir takım ibadetlerden ve mükellefiyetlerden, mabedlerden ve ilim merkezlerinden dışlama hakkı ve yetkisi bulunmamaktadır.

İslâm, hak ve adalet, sulh ve sevgi dinidir. Haksızlıkları ortadan kaldırarak zulmü önlemek ve zalimi ıslah etmek ister. Mazlumun haklarını korumak ve savunmak onun başlıca hedeflerindendir. İnsanları ve cinleri "kulluk”ta bulunmakla yükümlü tutarak bu hedefini gerçekleştirmeye çalışır. Çünkü "Kulluk mükellefiyeti", hem Allah'ın hem de insanların haklarını koruma ve yaşatma misyonunu kapsar. Hz. Peygamber (sas) de nübüvvet görevini bu hedefler doğrultusunda yaptı..."

Prof. Dr. Sabri Hizmetli