29 Mart 2012 Perşembe

Bize, Bizim Gibi Gelene


Gönül yapalım derken, yıktık mı ki, gönülleri
Fazla mı gerildi nedir, gönül sazının telleri
Niye şakımaz oldu, nerde o şeyda bülbülleri
Yoksa yazmaz mı oldu artık, dostun kalemleri.

Aşka düşenin aklı gider, olur cismi virane
Bizim gönül gözümüz açıktır, amalığı bahane
Hanesin açanlar pişman olmaz, olur divane
Bülbül keyfinden olmadı, gülün narına pervane.

Biz de çalarız sazımızı, kıymetini bilene
Canımız  kurban olsun, gönülden sevene
Ahımızdır; arkamızdan sövüp, yüzümüze gülene
Bizden kemlik gelmez; bize, bizim gibi gelene.

Recep Altun

27 Mart 2012 Salı

Bahar


















Gökyüzü masmavi, güneş pırıl pırıl
İçim içime sığmıyor bugün kıpır kıpır
Baharın müjdesini aldım ben bu gün
Toprakla birlikte içimde canlanır.

Ne tarafa baksam mevsim aynı bahar
Yine de gönlümü bir hüzün kaplar
Buna rağmen baharı yaşamak güzel
Bu güzel baharı yaşamaya sen de gel.

Güneyden esiyor baharın rüzgarı
Dağıtmışım ben bu gün efkarı, gamı
Hadi durmayın yaşayın gönlünüzce
Güzelliği çabuk solan bu güzel baharı.

Çiçekli duvaklarla süslenmiş ağaçlar
Bunlara eşlik edecek nerede damatlar?
Hadi artık bekletmeyin nazlı gelinleri
Taksın herkes koluna beğendiği birini.

Bu güzelim baharlar böyle yaşanmalı
Tüm güzelliklere dört nala koşulmalı
İşte bu yüzden benim başım sevdalı
Kim bilir, bu yaşanan kimin son baharı?

Recep Altun

Titanik

Ne Titanik'in filminden, ne de hikayesinden bahsetmek suretiyle, bildiğiniz şeyleri tekrar burada paylaşarak sizi sıkmak istemiyorum. İzlemiş olduğunuzu varsaydığım bu filmden etkilenmeyenimiz yoktur. Fotoğraf karesine bakarak, katkılarınızı esirgemeyeceğiniz o güzel yorumlarınızla bu güzel paylaşımı taçlandırın bana yeter. Şimdiden herkese kucak dolusu sevgi ve selamlarımı iletir teşekkürlerimi sunarım.

22 Mart 2012 Perşembe

Yüreklerimiz Yanıyor

Yine üst üste şehidler verdiğimiz şu günlerde, şehidlerimizin acıları yüreklerimizi dağladı. Ateş sadece düştüğü yeri değil, düştüğü yer kadar olmasa bile en az onlar kadar bizlerin de yüreklerini yakıyor.  

İstiklal Marşı ile başlayıp, Çanakkale Şehidleri ve Deniz Zaferleri ile devam eden Mart ayı blog faaliyetlerimizin üzerine; Kabil’den gelen 12 şehidimizin daha tamamını toprağa teslim etmeden, Cudi dağında pusuya düşürülmek suretiyle şehid edilen 5 güvenlik mensubumuz ile Nevruz nedeniyle daha önce uzun namlulu silahlarla açılan ateş sonucu yaralanan iki polisimizden birinin şehid olduğu haberi, bir kez daha yüreklerimizi dağlamıştır.

Aynı şeyleri sorgulamaktan, aynı dilek ve temennilerde bulunmaktan bıktık usandık artık! Milletimizi bu hain olayların içine çekmeye çalışan PKK, KCK ve bunların destekçileri ve sözcüleri olmaktan çekinmeyen BDP hakkında, devletin gereğini yapacağına inanıyoruz. Biz devletimize güveniyoruz. Milletimizin de tahriklere kapılmadan her zaman sağ duyulu davranmak suretiyle gereken sabrı göstereceğinden hiç şüphemiz yoktur.

Burada, devlete çok büyük sorumluluk ve görevler düşmektedir. Devlet gereğini yapmazsa, ya da yapamazsa, sabrı tükenmeye başlayan necip milletimiz bu işi üstlenirse ki, bunu düşünmek bile istemiyorum, sonuç çok vahim olur.

Cenab-ı Hakk, devletimize ve milletimize zulmeden ve bir türlü ıslaha yanaşmayan tüm zalimlerin helakını artırsın!..

Recep Altun

20 Mart 2012 Salı

Yaşlılar Haftası

"Bir Milletin yaşlı vatandaşlarına tutumu, O Milletin yaşama kudretinin en önemli kstasıdır. Mazide muktedirken bütün kuvvetiyle çalışmış olanlara karşı minnet hissi duymayan bir Milletin, istikbale güvenle bakmaya hakkı yoktur."

Mustafa Kemal ATATÜRK

19 Mart 2012 Pazartesi

Çanakkale


Candan geçilir
Çanakkale  geçilmez!
Yedi düvel bilir
Türk'le boy ölçüşülmez!

Toprağa  kan lazımdı
Vatana can lazımdı
Mehmetçik Çanakkale'de
Bize vatan lazımdı

Benzerin yok bir daha
Gelmez ki  şu cihana
Çanakkale geçilmedi
Haykırdı bunu cihana

Recep Altun

15 Mart 2012 Perşembe

Çanakkale Geçilmez!

Bir Hilal uğruna ya Rabb,  ne Güneşler batıyor!

Bu vatan için toprağa düşmüş aziz Şehidlerimize ve Kahramanlarımıza Cenab-ı Hakk'tan rahmetiyle muamele eylemesini niyaz ederiz. 

Rabb'im,
Elimizden Kur'an-ı
Gönlümüzden İmanı
Yüreğimizden Vatanı
Almasın!

13 Mart 2012 Salı

Kaşağı

Kardeşine iftira atıp, onun ölümünden sonra vicdan azabıyla yanıp tutuşan bir çocuğun dramının anlatıldığı Ömer Seyfettin’in  “Kaşağı” isimli hikayesi,  beni çok etkileyen ve defalarca bıkmadan usanmadan okuduğum güzel hikayelerinden biridir.

”...Kardeşimle ahırın avlusunda oynarken aşağıda, gümüş söğütler altında görünmeyen derenin hüzünlü şırıltısını işitirdik. Evimiz iç çitin büyük kestane ağaçları arkasında kaybolmuş gibiydi. Annem, İstanbul’a gittiği için benden bir yaş küçük olan kardeşim Hasan’la artık Dadaruh’un yanından hiç ayrılmıyorduk. Bu, babamın seyisi, yaşlı bir adamdı. Sabahleyin erkenden ahıra koşuyorduk. En sevdiğimiz şey atlardı. Dadaruh’la birlikte onları suya götürmek, çıplak sırtlarına binmek, ne doyulmaz bir zevkti. Hasan korkar, yalnız binemezdi. Dadaruh onu kendi önüne alırdı. Torbalara arpa koymak, yemliklere ot doldurmak, gübreleri kaldırmak eğlenceli bir oyundan daha çok hoşumuza gidiyordu. Hele tımar. Bu en zevkli şeydi. Dadaruh eline kaşağıyı alıp işe başladı mı, tıkı… tık… tıkı… tık… tıpkı bir saat gibi… yerimde duramaz,
- Ben de yapacağım! diye tuttururdum.
O vakit Dadaruh, beni Tosun’un sırtına koyar, elime kaşağıyı verir,
- Hadi yap! derdi.
Bu demir gereci hayvanın üstüne sürter, ama o uyumlu tıkırtıyı çıkaramazdım.
- Kuyruğunu sallıyor mu?
- Sallıyor.
- Hani bakayım?..
Eğilirdim, uzanırdım. Ama atın sağrısından kuyruğu görünmezdi.
Her sabah ahıra gelir gelmez,
- Dadaruh, tımarı ben yapacağım, derdim.
- Yapamazsın.
- Niçin?
- Daha küçüksün de ondan…
- Yapacağım.
- Büyü de öyle.
- Ne zaman?
- Boyun at kadar olduğunda….
At, ahır işlerinde yalnız tımarı beceremiyordum. Boyum atın karnına bile varmıyordu. Oysa en keyifli, en eğlenceli şey buydu. Sanki kaşağının düzenli tıkırtısı Tosun’un hoşuna gidiyor, kulaklarını kısıyor, kuyruğunu kocaman bir püskül gibi sallıyordu. Tam tımar biteceğine yakın huysuzlanır, o zaman Dadaruh, “Höyt..” diye sağrısına bir tokat indirir, sonra öteki atları tımara başlardı. Ben bir gün yalnız başıma kaldım. Hasan’la Dadaruh dere kenarına inmişlerdi. İçimde bir tımar etmek hırsı uyandı. Kaşağıyı aradım, bulamadım. Ahırın köşesinde Dadaruh’un penceresiz küçük bir odası vardı. Buraya girdim. Rafları aradım. Eyerlerin arasına falan baktım. Yok, yok! Yatağın altında, yeşil tahtadan bir sandık duruyordu. Onu açtım. Az daha sevincimden haykıracaktım. Annemin bir hafta önce İstanbul’dan gönderdiği armağanlar içinden çıkan fakfon kaşağı, pırıl pırıl parlıyordu. Hemen kaptım. Tosun’un yanına koştum. Karnına sürtmek istedim. Rahat durmuyordu.
- Sanırım acıtıyor? dedim.
Gümüş gibi parlayan bu güzel kaşağının dişlerine baktım. Çok keskin, çok sivriydi. Biraz köreltmek için duvarın taşlarına sürtmeye başladım. Dişleri bozulunca yeniden denedim. Gene atların hiçbiri durmuyordu. Kızdım. Öfkemi sanki kaşağıdan çıkarmak istedim. On adım ilerdeki çeşmeye koştum. Kaşağıyı yalağın taşına koydum. Yerden kaldırabildiğim en ağır bir taş bularak üstüne hızlı hızlı indirmeye başladım. İstanbul’dan gelen, üstelik Dadaruh’un kullanmaya kıyamadığı bu güzel kaşağıyı ezdim, parçaladım. Sonra yalağın içine attım.
Babam, her sabah dışarıya giderken bir kere ahıra uğrar, öteye beriye bakardı. Ben o gün gene ahırda yalnızdım. Hasan evde hizmetçimiz Pervin’le kalmıştı. Babam çeşmeye bakarken, yalağın içinde kırılmış kaşağıyı gördü; Dadaruh’a haykırdı:
- Gel buraya!
Soluğum kesilecekti, bilmem neden, çok korkmuştum. Dadaruh şaşırdı, kırılmış kaşağı ortaya çıkınca, babam bunu kimin yaptığını sordu. Dadaruh,
- Bilmiyorum, dedi.
Babamın gözleri bana döndü, daha bir şey sormadan,
- Hasan dedim.
- Hasan mı?
- Evet, dün Dadaruh uyurken odaya girdi. Sandıktan aldı. Sonra yalağın taşında ezdi.
- Niye Dadaruh’a haber vermedin?
- Uyuyordu.
- Çağır şunu bakayım.
Çitin kapısından geçtim. Gölgeli yoldan eve doğru koştum. Hasan’ı çağırdım. Zavallının bir şeyden haberi yoktu. Koşarak arkamdan geldi. Babam pek sertti. Bir bakışından ödümüz kopardı. Hasan’a dedi ki:
- Eğer yalan söylersen seni döverim!
- Söylemem.
- Pekâlâ, bu kaşağıyı niye kırdın?
Hasan, Dadaruh’un elinde duran alete şaşkın şaşkın baktı! Sonra sarı saçlı başını sarsarak,
- Ben kırmadım, dedi.
- Yalan söyleme, diyorum.
- Ben kırmadım.
- Doğru söyle, darılmayacağım. Yalan çok kötüdür, dedi. Hasan inkârda direndi. Babam öfkelendi. Üzerine yürüdü “Utanmaz yalancı” diye yüzüne bir tokat indirdi.
- Götür bunu eve; sakın bunu bir daha buraya sokma. Hep Pervin’le otursun! diye haykırdı.
Dadaruh, ağlayan kardeşimi kucağına aldı. Çitin kapısına doğru yürüdü. Artık ahırda hep yalnız oynuyordum. Hasan evde hapsedilmişti. Annem geldikten sonra da bağışlanmadı. Fırsat düştükçe, “O yalancı” derdi babam. Hasan yediği, tokat aklına geldikçe ağlamaya başlar, güç susardı. Zavallı anneciğim benim iftira atabileceğime hiç ihtimal vermiyordu. “Aptal Dadaruh, atlara ezdirmiş olmasın?” derdi.
Ertesi yıl annem, yazın gene İstanbul’a gitti. Biz yalnız kaldık. Hasan’a ahır hâlâ yasaktı. Geceleri yatakta atların ne yaptıklarını tayların büyüyüp büyümediğini bana sorardı. Bir gün birdenbire hastalandı. Kasabaya at gönderildi. Doktor geldi. “Kuşpalazı” dedi. Çiftlikteki köylü kadınlar eve üşüştüler. Birtakım tekir kuşlar getiriyorlar, kesip kardeşimin boynuna sarıyorlardı. Babam yatağın başucundan hiç ayrılmıyordu.
Dadaruh çok durgundu. Pervin hüngür hüngür ağlıyordu.
- Niye ağlıyorsun? diye sordum.
- Kardeşin hasta.
- İyi olacak.
- İyi olmayacak.
- Ya ne olacak?
- Kardeşin ölecek! dedi.
- Ölecek mi?
Ben de ağlamaya başladım. O hastalandığından beri Pervin’in yanında yatıyordum. O gece hiç uyuyamadım. Dalar dalmaz, Hasan’ın hayali gözümün önüne geliyor “İftiracı! İftiracı!” diye karşımda ağlıyordu.
Pervin’i uyandırdım.
- Ben Hasan’ın yanına gideceğim, dedim.
- Niçin?
- Babama bir şey söyleyeceğim.
- Ne söyleyeceksin?
- Kaşağıyı ben kırmıştım, onu söyleyeceğim.
- Hangi kaşağıyı?
- Geçen yılki. Hani babamın Hasan’a darıldığı…
Sözümü tamamlayamadım. Derin hıçkırıklar içinde boğuluyordum. Ağlaya ağlaya Pervin’e anlattım. Şimdi babama söylersem, Hasan da duyacak belki beni bağışlayacaktı.
- Yarın söylersin, dedi.
- Hayır, şimdi gideceğim.
- Şimdi baban uyuyor, yarın sabah söylersin. Hasan da uyuyor. Onu öpersin, ağlarsın, seni bağışlar.
- Pekala!
- Haydi şimdi uyu!
Sabaha kadar gene gözlerimi kapayamadım. Hava henüz ağarırken Pervin’i uyandırdım. Kalktım. Ben içimdeki zehirden vicdan azabını boşaltmak için acele ediyordum. Yazık ki, zavallı suçsuz kardeşim, o gece ölmüştü. Sofada çiftlik imamıyla Dadaruh’u ağlarken gördük. Babamın dışarıya çıkmasını bekliyorlardı...”

Ömer Seyfettin

Ben bu hikayeyi ilk  defa ortaokulda öğrenci iken, Türkçe kitabımda okumuştum. En çok etkilendiğim hikayelerden biri de buydu. Hasan’a iftira atan kendisinden bir yaş büyük kardeşine ne kadar kızmıştım. Hikayenin ana fikri de zaten yalan söylemenin kötü bir alışkanlık olduğunu açık bir şekilde belirtiyor.

Recep Altun

11 Mart 2012 Pazar

İstiklal Marşımız


İstiklal Marşı’nı anlamak için onun hangi şartlarda yazıldığını bilmemiz ve onu bu çerçevede değerlendirmemiz gerekmektedir. İstiklal Marşı, milletimizin mücadele ruhunu ve sahip çıktığı temel değerlerini yansıtmakla birlikte Müdafa-i Hukuk'un da manifestosudur.

Türk Milleti’nin zaferini, yüceliğini ve bayrağımızın kutsallığını en güzel duygularla anlatan İstiklal Marşını, Mehmet Âkif, Türk Milleti’nin eseri olarak kabul ettiği için Safahat’ına koymamış ve Kahraman Ordumuz’a hediye etmiştir. 

Milli şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un kaleme aldığı ve mısralarına “Korkma” sözüyle başlayarak büyük fedakarlıklarla kazanılan İstiklal Mücadelesinde Türk Milletine cesaret ve sabır aşıladığı, hislerine tercüman olduğu, milletimizin bağımsızlıktan asla vazgeçmeyeceğini haykırdığı İstiklal Marşımızın kabul edilişinin yıldönümünde, bizlere bugünleri armağan eden Büyük Önder Atatürk olmak üzere, 

İstiklal Marşımızın yazarı Mehmet Akif Ersoy ve bestecisi Osman Zeki Üngör ile bütün kahramanlarımızı minnetle yad ederek Allah’tan rahmet diliyor, bu anlamlı günün yıldönümünde tüm blogger kardeşlerime en içten sevgi ve saygılarımı sunuyorum.

10 Mart 2012 Cumartesi

Gitme


Seslendi…
Başımı çevirdim.
Sonra sustu…
Soramadı ve yutkundu.
Gözlerine baktım, durdu…
Gözleri “gitme” diyordu.
“Nereye gidiyorsun?” diye sordu.
Sesi kulağıma değil,
Yüreğime düşen bir kordu.
“Ben gidiyorum“ dedim.
O, bunu biliyordu.
Gideceğim için korkuyordu,
Ama bir türlü “gitme” diyemiyordu.
“Gitme!” demek onun için ne kadar zordu.
Benim de gitmekten başka çarem yoktu.
Ve olan oldu…

Recep Altun

9 Mart 2012 Cuma

Sallanıp Durma























Ayaklarım taşımıyor artık, yorgun bedenimi
Avuçlarına al da ısıt, ne olur üşüyen ellerimi
Ölümün korkusu sarmışken halsiz bedenimi
Sonsuzluğa ulaşma hissi, artırıyor sevincimi

Niye geldik, niye burdayız, bilmeden yaşadık!
Bu dünyayı,  hep böyle devam edecek sandık!
Oysa; bilseydik bir sonu var, yalan dünyanın
Farkında olmadan taptığımız putları kırardık! 

Allah, hiçbir kulundan umudunu kesmemiştir
Firavundan bile çok güzel şeyler beklemiştir
Eğer sen, içindeki cevherden hala bihabersen
Sallanıp durma, bakarsın ecel kapıya gelmiştir.

Recep Altun

7 Mart 2012 Çarşamba

Ülkemin Kadınları

Ülkemin Tüm Kadınlarına İthaf Olunur!





















Onlar değil mi, uykusuz gecelerin meleği
Bir gecede kaç kez sarar, sarmalar beleği
Yavrularını merhametle kucaklar yüreği
Erine eş, çocuklarına ana olmaktır dileği.

Dövülsün diye değil,  sevilsin diye yaratıldı
Cennet-i  ala’dan,  Adem' le birlikte atıldı
Namussuz  masalarda bir eşya gibi satıldı
Kadına; kadın gibi değil, şeytan gibi bakıldı.

Kızgın arap çöllerinde kumlara gömdüler
Hergün eziyet ettiler; dövdüler, sövdüler
Nice çiçekleri koparıp, bir çelenge ördüler
İslam’ın doğan güneşiyle hayata döndüler.

Kurtuluş  savaşımızın kahraman Elif’leri
Gece gündüz omzunda  taşıdı  mermileri
Bu cefakar kadınlara, bilmem ki ne demeli
Onlar birer vefa abidesi; sayılıp, sevilmeli.

Yazık değil mi, bir bir soluyor, nadide çiçekler
Yeter artık diyelim, kırılsın kadına uzanan eller
Her Mart ayından sonra geçiyor nice seneler...
Bu canileri adam etmek, yine size kaldı anneler!.

Recep Altun
06 Mart 2012- Ankara

5 Mart 2012 Pazartesi

Kadar


Ben düşünüp yazana kadar, sen okursun...

Son İmtihan


Âşıkların kaderi yollarda terk-i candır
Zira ki divaneye vuslat zor imtihandır.

Hilâli görmek için yıldız titrer gecede
Türaba düşen dane mutludur işkencede
Tandırda huzur bulur, hamur da neticede
Âşıkların kaderi yollarda terk-i candır.

Şeker suda su olur gayesidir muhtacın
Cennetleri görmemek izahıdır miracın
Pervane şemde yanar gereğidir mizacın
Zira ki divaneye vuslat zor imtihandır.

Ekrem Yalbuz 

 
Sayın Mustafa Ceylan Üstadın yeni nazım önerilerinden, Batı kökenli Triyole şiirinin değişik şekli. Bizim şiir anlayışımıza, izah tarzımıza ve kafiye düzenimize daha uygun. Bir beyiti, iki dörtlüğün altına paylaştırmak. Her kural, denemelerle bulundu. Denersek ne kaybederiz? Arkadaşlarıma denemelerini tavsiye ederim. Tadı, düz şiirden daha iyi.  Her alanda denemelerle, aramalarla güzele ulaşıldı. Şiirdeki deneme ve arayışlar,  mevcudu tüketme değil, yeni güzellikler keşfetmektir. 

Kaynak:Yeni Edebiyat Akımı Gülce


4 Mart 2012 Pazar

Yalan Dünya'ya Yeni Karekter Geldi


Çünkü Tülay Lale mahlası olsa olsa bir diziye karakter ya da bir insana sahne ismi olabilir

Merkez Bankası tarafından düzenlenen ‘TL Simge Yarışması’ adından da anlaşılacağı üzere manasız bir yarışma. Bir şeyleri değiştirmek gerekiyor ama açıkçası buna neden TL’den başlandığını anlamıyorum. Kaldı ki Tülay Lale adını ilk duyduğumda herhalde Gülse Birsel 'Yalan Dünya' kadrosuna Orçun kadar sükse yapacak yeni bir karakter dahil etti diye düşündüm. Uzun lafın kısası, mahlası kim bulduysa, bulunduğu ortamdan pek uzağa gidemesin diye koymuş olmalı...

Yeni tasarıma değinecek olursak herkes bir şeylere benzetebilmiş, vallahi helal olsun. Kendi adıma, yeni simgeyi imgeleyemedim bile. Başbakan Recep Tayip Erdoğan’a göre; “Şu andaki paramız gücü, bağımsızlığı temsil ediyor” Bana göre; "Şu andaki paramız birilerinin gücünü ve bağımsızlığını temsil ediyor!”

 MUHTEŞEM TÜLAY'MAN

* burusvilis: TL simgesini bulan kadının adı Tülay Lale imiş. Kadının akrostişi bile para ediyor be.

* esevingen: TL'nin yeni simgesi için Tülay Lale adlı bir vatandaşın çalışması seçilmiş, kadın muhtemelen 5-6 yaşından beri TL çalışıyor zaten.

* AhmetMacit: Türk Lirası simgesini Tülay Lale adı soyadına göre tasarlamış, dua edin asıl ben tasarlamış olsaydım haliniz dumandı.

* TolgaARACI: Türk Lirası simgesi € ve £'un yasak ilişki sonucu ortaya çıkan gayri meşru çocuğu gibi.

* Bahelee: Biz toprağa Cemre düşecek diye beklerken, Türk Lirası'na Simge düştü.

* iversonics: Tülay Lale bir günde, hakkında en çok konuşulan mühendis olarak 'Muhteşem Tülayman' lakabını sonuna kadar haketti.

* onarili: (C)ümleniz (H)ayal (P)eşindesiniz. Türk Lirası simgesi ile RTE harfleri oluşturanlara duyurulur.

* mufitsamik: Hepimiz Tülay Lale'yiz esprisini yapan oldu mu? Görmedim timeline'ımda.

* mertyenel: Türk Lirası'nın yeni simgesini ilk denemede çizemeyenlerden misiniz?

* UygarTaylan: Tülay Lale; telefonla konuşurken önündeki kağıda karaladığın isminin baş harflerini Türk parasına geçirdiğin için umarım mutlusundur.

* kmlklkc: Türk Lirası’na bulunan simge, tasarımcının çişi geldiği bir sırada alelacele yapılmış gibi duruyor...

* fakealicee: Sonunda paramız Lidyalıların bulduğu andaki görünümüne büründü. Zira simge mağara çizimlerinden daha primitif.

* NaferErmis: Türk Lirası'nın simgesinde şimdiye kadar bulunan mesajlar: RTE, haç işareti, çıpa, olta, çift bıçaklı Gilette, çatı anteni, TL ve Tülay Lale.

Drita Draz
ddraz@hurriyet.com.tr
04.03.2012

Harfü'n-Nun
















Ya Rabb bir derd ver ki bana asla derman olmasın
Yak narın aşkıyla bu canımı gayrıya biryan olmasın

Arz-ı cemal eyle ne olur bu aşığın didarına
Öyle bir ihsan eyle ki fevkinde ihsan olmasın

İstediği sensin şahım bu canımın her an şahı
Her-demi hem-bezmi sen ol huri vü gılman olmasın

Bir aşiyan tutsun gönül mürg-i la-mekan elinde
Mekansız mekanı bulup hiç bir mekan olmasın

Ya Rabb bu Hulusi kulunun duasını eyle kabul
Hayranı kıl canını gayrıya hayran olmasın

Osman Hulusi Darendevi

2 Mart 2012 Cuma

Dostluğa Açık Gönüller


Muhterem Kardeşlerim!
İnsanlarla münasebetlerini nezaket ve müsamaha üzerine kuran Peygamber Efendimiz (s.a.s), her müminde bulunmasını arzu ettiği bir özelliğe şöyle işaret etmektedir:
Mümin cana yakındır. Başkalarıyla dostluk kurmayan ve kendisiyle dostluk kurulamayan kimsede ise hayır yoktur.[1]
Aziz Kardeşlerim!
Peygamberimizin ümmetinin Kur’an-ı Kerim’de en hayırlı ümmet olarak anılması, insanlara iyiliği tavsiye edip, onları kötülükten men etmeleri,[2] başka bir deyişle, İslam’ın güzelliklerini gönüllere ulaştırma sorumluluğuyla ifade edilmiştir. Bu kutsi görev ise, ancak gönülleri fethetmekle, insanlara karşı cana yakın olmakla gerçekleştirilebilir.
Rahmet peygamberine göre, Mümin, asla başkalarını suçlayan, lanet okuyan, kötü söz ve davranışlar sergileyen biri olamaz.[3] İnsanların en kötüsü, kendisinden iyilik umulmayan ve şerrinden korkulan kimsedir. En hayırlısı ise, kendinden iyilik umulan ve kötülük yapmayacağına inanılan kimsedir.[4]
Mümin, kırıcı ve nefret saçan bir dil ile değil, şefkat yüklü bir dille, rahmet lisanıyla konuşur. Rasûlullâh’ı öldürmek üzere giden Ömer ibnü’l-Hattab’ın Müslüman oluşunda görüldüğü üzere, gönül ehlini öldürmeye gelen bile, onda dirilir. Nezaket; husumet ve öfke duygularını eritip yok eder.
 Kardeşlerim!
Beşeri münasebetlerdeki soğukluklar ve insanlar arasına örülen duvarlar; terk edilemeyen bencilliklerden, çıkar tutkuları ve empati eksikliği gibi ahlaki kusurlardan kaynaklanmaktadır. Kaygısı dünyalıktan ibaret olanların, bunları kaybetmek ya da başkalarıyla paylaşmaktan duydukları endişe sebebiyle yaşadıkları ruhsal gerilimler, çevrelerine kaba davranışlar olarak yansıyabilmektedir. İşte böylece gönül kapıları başkalarına kapanmaktadır. Bu tür kimselerin kurduğu dostluklar, maddi çıkara dayalı olup samimiyetten yoksun olduğu gibi ahirette de hüsranla sonuçlanacaktır. Bu durum Kerim Kitabımız’da  şöyle haber verilmektedir:
“O gün Allah’a karşı gelmekten sakınanlar dışında, dostlar birbirine düşman olurlar.[5]

Değerli Müminler!
 Âlemlere rahmet olarak gönderilen Resul-i Ekrem’in gayretlerinin başarıya ulaşmasının nedenlerinden biri de, insanlara nezaketle ve yumuşak davranması sayesindedir. Allah’ın rahmeti sayesinde sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi.”[6] buyuran Rabbimiz, hem Efendimize hem de bizlere, birlik ve kaynaşmanın, ancak dostça bir yaklaşımla sağlanabileceği mesajını vermektedir.
Dostça yaklaşım, öncelikle karşıdakini anlama ile başlar. Onun bir insan olarak duygularını, acılarını ve sevinçlerini anladıkça muhabbet kapıları aralanır. Yeryüzü birbirini candan sevenlerle dolup taşar. Kazanılan her bir dost, gönlün bir sürûru ve neş’esidir. Kıtalar ötesinde bile olsa, ortak duyguyu paylaşanlardan birinin tebessümü, diğerlerinin de yüzünü güldürür.
Geliniz değerli kardeşlerim! Gönüllerimizi dostluğa açık tutalım. Yüreklerdeki manevi susuzluğu gidermek için el ele verelim. Allah için sevip seveceğimiz dostlar kazanmaya çalışalım. İnsanlığı iyiliğe çağıran o “en hayırlı ümmet”in birer ferdi olabilmek gayretinde olalım.


Hazırlayan: Dr. Bilal ESEN
                 Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı
Redaksiyon: DİB Hutbe Komisyonu

Kaynaklar: 
[1] Ahmed b. Hanbel, Müsned, IX, 134 (H. no: 9170).
[2] Âl-i İmrân 3/110.
[3] Tirmizî, Birr, 48.
[4] Tirmizî, Fiten, 76.
[5] Zuhruf 43/67.
[6] Âl-i İmrân 3/159.

Cuma Namazı Kadınlara da Farzdır















İSLAM DİNİ

İslam; öğretileri Kur’an ve Sünnet’e dayanan,  Kur’an  kaynaklı ve insan eksenli bir dindir. İslam; ne bilginlerin otorite, görüş ve yorumlarına dayanan (müevvel), ne de halkın örf ve yaşayışına dayanan (mübeddel)  bir dindir. Kur’an’a göre İslam bir tevhid dinidir ve Şari’i (şeriatını koyan) sadece Allah’tır. Ne bilginler, ne de halk onda söz sahibidirler. Dolayısıyla, kimse kendisini Allah’la birlikte dinde söz sahibi olma konumunda göremez. Kişisel görüşlerini ve yorumlarını da Kur’an’ın buyrukları yerine koyamaz veya onunla eşdeğer kılamaz. Kulluk mesuliyetinin gerçekleştirilmesinde Kur’an’a teslimiyyet ve itaat, Hz. Peygamber’in Sünnet’ine müracaat esastır.

İslam; hak ve adalet, sulh ve sevgi dinidir. Haksızlıkları ortadan kaldırarak zulmü önlemek ve zalimi ıslah etmek ister. Mazlumun haklarını korumak ve savunmak İslam’ın başlıca hedeflerindendir. İnsanları ve cinleri  “kullukta” bulunmakla yükümlü tutarak bu hedefini gerçekleştirmeye çalışır. Çünkü “kulluk mükellefiyeti”, hem Allah’ın hem de insanların haklarını koruma ve yaşatma misyonunu kapsar. Hz. Peygamber’de nübüvvet görevini bu hedefler doğrultusunda yapmıştır.


CUMA NAMAZI KADINLARA DA FARZDIR

Yüce Allah  mukaddes kitabıı Kur’an-ı Kerim’in Cuma suresi 9. Ayetinde mealen: “ Ey iman edenler! Cuma günü namaza çağrıldığınızda,  hemen Allh’ı anmaya koşun ve alış verişi bırakın. Eğer bilmiş olsanız, elbette bu sizin için daha hayırlıdır."

Bu ayetteki “ey iman edenler”  hitabı bütün müminlere yönelik olup, her mükellef erkek ve kadını kapsamaktadır. Bu ayette herhangi bir sınırlama hasr ve tahsis söz konusu değildir.

Hilafetten saltanata geçişle birlikte, İslam inanç ve düşünce tarihinde, din ve ahlak anlayışında “an’anevi İslam devri” başlamıştır. Kur’an ve Sünnet’ten ziyade din bilginlerinin otorite oldukları bu dönemlerde müslüman ulema, mevcut sosyal ve kültürel durumu gözönünde bulundurarak : ”Cuma namazı  cemaat içinde bulunan her müslüman üzerine farzdır, ancak başkasının mülkiyetinde bulunan köle, kadın, çocuk ve hasta müstesnadır”  şeklindeki görüşe ittiba edilerek, mü’min kadınlara Cuma namazının farz olmadığı fikrini savunmuşlardır.

Cuma namazının kadınlara da farz oluşu bir iddia, mübeddel bir din anlayışı değil, bilakis Hz. Allah’ın Cuma suresi 9. Ayetiyle sabit bir hakikattır.  Ayrıca Allah’a kullukta cinsiyet ayırımı yapılmamıştır; erkek ve kadınların birbiriyle yarışmaları sağlanmıştır. Cuma namazının edası da Allah’a ibadetle kullukta bulunmanın yollarındandır.

Mü’min kadınların Mescid’de namaz kılmalarına ve hutbe dinlemelerine, nebevi sohbete iştirak etmelerine engel olmayan Hz. Peygamber, cemaatle günlük namazları ve Cuma namazı ile bayram namazlarını eda etmelerini teşvik etmiş, onlara bu konuda her türlü kolaylığı sağlamıştır.  Onlar için Mescid’de bir kapı ayırmış, namazda da kısa okumuş, namaz için ayrı saflar düzenlemiş, Mescid’den erkeklerden sonra çıkmalarını sağlamıştır.

Cuma namazının kadına farz olmadığı hükmü, ataerkil din anlayışı ve ön yargılara dayanmaktadır. Bu bağlamda kadınlarımıza: “Haydi kadınlar, sizlerde Cuma namazlarınızı eda etmek üzere camilere gidebilirsiniz.” Diyebiliriz.

Cumanız hayırlı ve mübarek olsun!

Araştırma: Recep Altun