Dostluğa Açık Gönüller


Muhterem Kardeşlerim!
İnsanlarla münasebetlerini nezaket ve müsamaha üzerine kuran Peygamber Efendimiz (s.a.s), her müminde bulunmasını arzu ettiği bir özelliğe şöyle işaret etmektedir:
Mümin cana yakındır. Başkalarıyla dostluk kurmayan ve kendisiyle dostluk kurulamayan kimsede ise hayır yoktur.[1]
Aziz Kardeşlerim!
Peygamberimizin ümmetinin Kur’an-ı Kerim’de en hayırlı ümmet olarak anılması, insanlara iyiliği tavsiye edip, onları kötülükten men etmeleri,[2] başka bir deyişle, İslam’ın güzelliklerini gönüllere ulaştırma sorumluluğuyla ifade edilmiştir. Bu kutsi görev ise, ancak gönülleri fethetmekle, insanlara karşı cana yakın olmakla gerçekleştirilebilir.
Rahmet peygamberine göre, Mümin, asla başkalarını suçlayan, lanet okuyan, kötü söz ve davranışlar sergileyen biri olamaz.[3] İnsanların en kötüsü, kendisinden iyilik umulmayan ve şerrinden korkulan kimsedir. En hayırlısı ise, kendinden iyilik umulan ve kötülük yapmayacağına inanılan kimsedir.[4]
Mümin, kırıcı ve nefret saçan bir dil ile değil, şefkat yüklü bir dille, rahmet lisanıyla konuşur. Rasûlullâh’ı öldürmek üzere giden Ömer ibnü’l-Hattab’ın Müslüman oluşunda görüldüğü üzere, gönül ehlini öldürmeye gelen bile, onda dirilir. Nezaket; husumet ve öfke duygularını eritip yok eder.
 Kardeşlerim!
Beşeri münasebetlerdeki soğukluklar ve insanlar arasına örülen duvarlar; terk edilemeyen bencilliklerden, çıkar tutkuları ve empati eksikliği gibi ahlaki kusurlardan kaynaklanmaktadır. Kaygısı dünyalıktan ibaret olanların, bunları kaybetmek ya da başkalarıyla paylaşmaktan duydukları endişe sebebiyle yaşadıkları ruhsal gerilimler, çevrelerine kaba davranışlar olarak yansıyabilmektedir. İşte böylece gönül kapıları başkalarına kapanmaktadır. Bu tür kimselerin kurduğu dostluklar, maddi çıkara dayalı olup samimiyetten yoksun olduğu gibi ahirette de hüsranla sonuçlanacaktır. Bu durum Kerim Kitabımız’da  şöyle haber verilmektedir:
“O gün Allah’a karşı gelmekten sakınanlar dışında, dostlar birbirine düşman olurlar.[5]

Değerli Müminler!
 Âlemlere rahmet olarak gönderilen Resul-i Ekrem’in gayretlerinin başarıya ulaşmasının nedenlerinden biri de, insanlara nezaketle ve yumuşak davranması sayesindedir. Allah’ın rahmeti sayesinde sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi.”[6] buyuran Rabbimiz, hem Efendimize hem de bizlere, birlik ve kaynaşmanın, ancak dostça bir yaklaşımla sağlanabileceği mesajını vermektedir.
Dostça yaklaşım, öncelikle karşıdakini anlama ile başlar. Onun bir insan olarak duygularını, acılarını ve sevinçlerini anladıkça muhabbet kapıları aralanır. Yeryüzü birbirini candan sevenlerle dolup taşar. Kazanılan her bir dost, gönlün bir sürûru ve neş’esidir. Kıtalar ötesinde bile olsa, ortak duyguyu paylaşanlardan birinin tebessümü, diğerlerinin de yüzünü güldürür.
Geliniz değerli kardeşlerim! Gönüllerimizi dostluğa açık tutalım. Yüreklerdeki manevi susuzluğu gidermek için el ele verelim. Allah için sevip seveceğimiz dostlar kazanmaya çalışalım. İnsanlığı iyiliğe çağıran o “en hayırlı ümmet”in birer ferdi olabilmek gayretinde olalım.


Hazırlayan: Dr. Bilal ESEN
                 Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı
Redaksiyon: DİB Hutbe Komisyonu

Kaynaklar: 
[1] Ahmed b. Hanbel, Müsned, IX, 134 (H. no: 9170).
[2] Âl-i İmrân 3/110.
[3] Tirmizî, Birr, 48.
[4] Tirmizî, Fiten, 76.
[5] Zuhruf 43/67.
[6] Âl-i İmrân 3/159.

Cuma Namazı Kadınlara da Farzdır















İSLAM DİNİ

İslam; öğretileri Kur’an ve Sünnet’e dayanan,  Kur’an  kaynaklı ve insan eksenli bir dindir. İslam; ne bilginlerin otorite, görüş ve yorumlarına dayanan (müevvel), ne de halkın örf ve yaşayışına dayanan (mübeddel)  bir dindir. Kur’an’a göre İslam bir tevhid dinidir ve Şari’i (şeriatını koyan) sadece Allah’tır. Ne bilginler, ne de halk onda söz sahibidirler. Dolayısıyla, kimse kendisini Allah’la birlikte dinde söz sahibi olma konumunda göremez. Kişisel görüşlerini ve yorumlarını da Kur’an’ın buyrukları yerine koyamaz veya onunla eşdeğer kılamaz. Kulluk mesuliyetinin gerçekleştirilmesinde Kur’an’a teslimiyyet ve itaat, Hz. Peygamber’in Sünnet’ine müracaat esastır.

İslam; hak ve adalet, sulh ve sevgi dinidir. Haksızlıkları ortadan kaldırarak zulmü önlemek ve zalimi ıslah etmek ister. Mazlumun haklarını korumak ve savunmak İslam’ın başlıca hedeflerindendir. İnsanları ve cinleri  “kullukta” bulunmakla yükümlü tutarak bu hedefini gerçekleştirmeye çalışır. Çünkü “kulluk mükellefiyeti”, hem Allah’ın hem de insanların haklarını koruma ve yaşatma misyonunu kapsar. Hz. Peygamber’de nübüvvet görevini bu hedefler doğrultusunda yapmıştır.


CUMA NAMAZI KADINLARA DA FARZDIR

Yüce Allah  mukaddes kitabıı Kur’an-ı Kerim’in Cuma suresi 9. Ayetinde mealen: “ Ey iman edenler! Cuma günü namaza çağrıldığınızda,  hemen Allh’ı anmaya koşun ve alış verişi bırakın. Eğer bilmiş olsanız, elbette bu sizin için daha hayırlıdır."

Bu ayetteki “ey iman edenler”  hitabı bütün müminlere yönelik olup, her mükellef erkek ve kadını kapsamaktadır. Bu ayette herhangi bir sınırlama hasr ve tahsis söz konusu değildir.

Hilafetten saltanata geçişle birlikte, İslam inanç ve düşünce tarihinde, din ve ahlak anlayışında “an’anevi İslam devri” başlamıştır. Kur’an ve Sünnet’ten ziyade din bilginlerinin otorite oldukları bu dönemlerde müslüman ulema, mevcut sosyal ve kültürel durumu gözönünde bulundurarak : ”Cuma namazı  cemaat içinde bulunan her müslüman üzerine farzdır, ancak başkasının mülkiyetinde bulunan köle, kadın, çocuk ve hasta müstesnadır”  şeklindeki görüşe ittiba edilerek, mü’min kadınlara Cuma namazının farz olmadığı fikrini savunmuşlardır.

Cuma namazının kadınlara da farz oluşu bir iddia, mübeddel bir din anlayışı değil, bilakis Hz. Allah’ın Cuma suresi 9. Ayetiyle sabit bir hakikattır.  Ayrıca Allah’a kullukta cinsiyet ayırımı yapılmamıştır; erkek ve kadınların birbiriyle yarışmaları sağlanmıştır. Cuma namazının edası da Allah’a ibadetle kullukta bulunmanın yollarındandır.

Mü’min kadınların Mescid’de namaz kılmalarına ve hutbe dinlemelerine, nebevi sohbete iştirak etmelerine engel olmayan Hz. Peygamber, cemaatle günlük namazları ve Cuma namazı ile bayram namazlarını eda etmelerini teşvik etmiş, onlara bu konuda her türlü kolaylığı sağlamıştır.  Onlar için Mescid’de bir kapı ayırmış, namazda da kısa okumuş, namaz için ayrı saflar düzenlemiş, Mescid’den erkeklerden sonra çıkmalarını sağlamıştır.

Cuma namazının kadına farz olmadığı hükmü, ataerkil din anlayışı ve ön yargılara dayanmaktadır. Bu bağlamda kadınlarımıza: “Haydi kadınlar, sizlerde Cuma namazlarınızı eda etmek üzere camilere gidebilirsiniz.” Diyebiliriz.

Cumanız hayırlı ve mübarek olsun!

Araştırma: Recep Altun   

Kar Tanem



Sen kar tanesi ol, düş bana
Ben sevinmeliyim...
Kardaki ayak izlerimde
geleceğini görmeliyim.

Sen yağdıkça üzerime
Ben üşümeliyim...
Karla kefenlenmiş bedenimde
Yaşadığımı hissetmeliyim.

Rüzgar esmesin; tipi, boran olmasın
Böyle lapa lapa süzülmelisin
Başımı kaldırıp, göğe baktığımda
Bana bir melek gibi görünmelisin.

Sen benim karım, kar tanemsin
Nerde ve  ne zaman ineceksin?
Dört gözle bekliyorum seni
Ne olur, fazla bekletme beni...

Recep Altun

Aşkın Hakkı



hangi  ateşlerle oynuyorsun  bilmiyorum
bu ateş, seni bir gün kül edip bitirecek!
ben hiç sevmedim, seni de sevmiyorum
bu aşkın inadı, beni  bir gün  öldürecek!

çok gördüm böyle aşkları, ben aşık olmam!
aşkın sonu yoktur, ben sevmekle kalmam!
gönlümüz, ne ateşlerde yandı  da kül oldu
başka çare kalmadı, seni sarmak şart oldu.

başıma ne işler açtın, ey! İnatçı aşkın kadını
vazgeçmedin benden, aldın meşkin tadını
seni çok uyardım, üstüme fazla gelme diye!
benim aklımı çeldin, seni seviyorum  diye!

hani sevgi, hani aşk, nerde o verilen sözler
hepsi  bir yalanmış, alınan hevesle bittiler
kalmaz ya, ben de bulurum birgün aşkımı
bak ta gör; nasıl veriyorum,  aşkın hakkını...

Recep Altun

Kalemi Güçlü Gezgin Aranıyor

Pazartesi günlerinin stresinden kurtulmak için tatil hayalleri kuruyorsanız, parasızlık nedeniyle hayalleriniz yarım kalıyorsa,  işte size bir fırsat. Gazella Turizm, "3 Kıta Bir Blogger" yarışmasıyla hayalini en güzel anlatan blog yazarına 2.500._ Euro değerinde tatil hediye ediyor. 

Yarışma Gazella Facebook Fan sayfasındaki (www.facebook.com/GazellaTurizm) "Yarışma" sekmesi üzerinden gerçekleştirilecek. İçinde en az 3 gezi yazısı bulunan blog sahipleri bu sekmeden yarışmaya kayıt yaptıracak. Facebook üzerinden herkese açık oylama yapılacak. En fazla oy alan 10 aday ikinci aşamada hayal ettiği tatili yazacak. Bu metinleri deneyimli gezgin ve yazarlardan oluşan jüri değerlendirecek. 31 Mart'ta sonuçlar açıklanacak. Son başvuru tarihi 01 Mart'tır. 

Blogger arkadaşlarımdan en az elinde 3 gezi yazısı bulunanlar için bir fırsat olan bu yarışmaya katılmalarını öneririm. Katılacak blogger arkadaşlarıma şimdiden şans ve başarılar dilerim. 

Aladdin'in Sihirli Lambası

Tıkla ve Oku
Lambadaki Ruh













Aladdin'in sihirli lambasını oldum olası severim. Lambanın gövdesini parlatır gibi lambaya uygulanan birkaç  el sürtmesiyle lambadan dışarı çıkan cinin:  "Dile benden, ne dilersen sahip!" diye seslenmesi yok mu, işte o zaman dünyalar benim olurdu.

Ben de,  insanların ruhlarını bu sihirli lambanın içindeki cine benzetirim hep.  Hepimiz birer Aladdin'in sihirli lambasıyız. Merhametli ve içi sevgi dolu birilerinin gelip,  bu lambanın içinde yıllardır sıkışıp kalmış;  dışarıdaki sevgiye  ve şefkate hasret  ruhlarımızı  azade edecek,  merhametli bir elin dokunuşunu  bekleriz.

Yüce Allah, tüm ümmet-i Muhammed'e; içi sevgi dolu, merhametli  ellerin dokunuşlarını lütfeylesin.

Recep Altun


Radyonun Gerçek Gücü


Bugün radyonun gerçek gücünden tam olarak yararlandığımızı söylemek mümkün değildir. O günümüzde, temel bir iletişim aracı olmaktan çok, daha farklı amaçlarla kullanılmaktadır. İlk ortaya çıktığı yıllarda gerçek anlamda bir “büyülü kutu” yakıştırmasıyla insanların hayret, merak ve hayranlık duygularını zirveye taşımış, onların sade dünyalarını olağanüstü bir yoğunlukta renklendirmişti. Radyo, yüreklerden taşıp gelen samimi duyguları, hoş sözleri, taze haberleri ve romantik ezgileri, kocaman bir aile olarak bütünleştirdiği dinleyicilerine tıpkı bir aile bireyinin yakınlığı ve sıcaklığıyla taşımıştı. İnsanların ufuk çizgilerini genişletmiş, duygu ve düşünce alemlerine kocaman pencereler açmıştı.


Günümüzde radyo, temel kitle iletişim sürecinin çok da içinde olmadan, iletişim sürecindeki etkinliği fazlaca da önemsenmeden kullanılmaktadır. Bu, onun gerçek gücünün farkedilmemesinden kaynaklanmaktadır. Her şeyden önce radyo yayını yüzyüze iletişime çok benzemektedir ve dinleyici radyoya karşı bir yakınlık duygusu içindedir. Radyo, insanı öncelikle bir tek noktasından kavramaktadır: Kulak. O mesajını sadece ses üzerine yükleyerek dinleyicisinin kulağına gönderir. Radyo yayınının temel meteryali sestir. Böylelikle mesajın alınması çok kolaylaşmaktadır.  Sözcükler yardımıyla kodlanarak kulağa ulaşan mesaj daha sonra doğruca beyine giderek orada çözülür ve değerlendirilir. Radyo, insanların duygu dünyalarına, heyecanlarına ya da hezeyanlarına değil, öncelikle beyinlerine hitabeder. Bu özelliği nedeniyle diğer kitle iletişim araçlarından farklı ve önemlidir.


Temel meteryali ses olan radyo bu özelliği sayesinde akla gelebilecek her konuyu kolaylıkla işleyebilme ve aktarabilme imkanına sahiptir. Radyo öncelikle kulağa seslenir ama, hemen sonrasında da insanların evrene açılan pencerelerini inşa eder.  Sağladığı hızlı ve doyurucu enformasyon akışıyla radyo, bireylerin dünyaya açılan gözü kulağı olmakta, daha ileriki aşamalarda da onları yönelttiği düşünme, yorumlama, yargılama ve eyleme dönüştürme yollarıyla insanların sosyal hayat içindeki rollerini oynamalarına yardımcı olmaktadır.


İletişim alanında yapılan araştırmalarda, sözel sunumun çoğu insanlar için görsel sunumdan daha etkin olduğu tespit edilmiştir. Bu tespit, radyonun gerçek gücünün açık ifadesidir. Bu kapsamda, özellikle bireyler ve toplumlar için önem taşıyan mesajların iletilmesi, ikna tekniklerinin kullanılması konusunda radyonun gücü tartışılmaz bir konuma gelmektedir.


Sonuçta radyo, söylenecek önemli bir sözü, verilecek önemli bir mesajı olanların, bireyler arasında gerçek iletişimi dolayısıyla gerçek birliği, hoşgörüyü, barışı sağlamayı hedefleyenlerin, ciddi, tutarlı, dürüst iletişimcilerin aracı olarak ortaya çıkmaktadır. İletişimsizlikten, anlaşamamaktan, uzlaşamamaktan, bölünmeden şikayetçi toplumların acilen ve mutlaka radyonun gerçek gücünü keşfetmeleri ve kullanmaları zorunluluğu kendisini göstermektedir.


Araştırma: Recep Altun
Kaynak    : İletişiverelim (Yrd.Doç.Dr.Sedat Cereci)

Hocalı Katliamı

1991 yılında Azerbaycan Parlamentosu’nun halktan gelen baskılar karşısında Dağlık Karabağ’ın özerk bölge statüsünü ilga etmesine karşılık Dağlık Karabağ Parlamentosu bir referandum düzenleyerek cevap vermiştir. Çoğunluğu Ermenilerin oluşturduğu bölgede referandum sonucunda Dağlık Karabağ Parlamentosu bağımsızlığını ilan etmiştir. 1992’de Sovyet birlikleri de bölgeden çekilmiştir.

Azerbaycan Dağlık-Karabağ Haritası

Hocalı’da gerçekleştirilen katliama giden süreçte, Ermenileri Rusların desteklediği yönünde ciddi bulgular bulunmaktadır. Ermeni gönüllülerden oluşan silahlı gruplar Karabağ’a yerleştirilmiştir. Ardından Gorbaçov, 25 Temmuz 1990’da yayımladığı bir kanun ile SSR (Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti) kanunları dahilinde olmayan silahlı grupların kurulmasını yasaklamış ve kanunsuz olarak saklanan silahlara el konulmasını sağlamıştır. Bu kanunla birlikte Azerbaycan’ın bütün bölgelerinde av silahları da dahil olmak üzere silahlar toplanmış, Dağlık Karabağ’da ise bu görev Rus askerleri tarafından yerine getirilmiştir. 1990 yılının Ağustos ve Eylül aylarında Ermeniler saldırılarını doğrudan Azerilere yöneltmeye başlamışlar, otobüs baskınları, yol kesme gibi terör eylemlerine kalkışmışlardır. 1990 yılı başlarında yaklaşık 186 bin Azeri, Ermenistan’dan Azerbaycan’a gitmeye zorlanmıştır. Ekim 1991’de ilk Azeri köyü Ermenilerce ele geçirilmiştir. Hocalı Katliamı, Rus askerlerinin desteğiyle 25–26 Şubat 1992’de Hocalı’ya ulaşan Ermeni kuvvetlerince gerçekleştirilmiştir. Rusya olaylarla ilgisinin olmadığını iddia etse de, Rus ordusuna ait 366. alayın 1991’in sonbaharından beri Ermenilerin safında savaştığı, alaydan kaçan dört askerce doğrulanmıştır.

Hollanda- Hocalı Katliamı Anıtı

10 bin nüfuslu Hocalı’da olaylar sırasında yaklaşık 3.000 Azeri bulunmaktaydı. Saldırıda ölenler hakkında verilen resmi rakam 613 kişi olmakla birlikte, katledilen toplam Azeri sayısının 1.300 kişi olduğu söylenmektedir. Saldırılar sırasında Hocalı’da yaşayan Ahıska Türkleri de evlerinde yakılarak öldürülmüştür. Kadın, çocuk ve yaşlılar da dahil olmak üzere siviller katledilmiştir. Katliamın ilk gecesinde sekiz aile bütün fertleriyle öldürülmüş, 700’den fazla çocuk anne ya da babasını kaybetmiştir. Yaralılar ise 1.000’in üzerindedir. Katliama tanık olan bir gazeteci, yaşananları şu şekilde aktarmaktadır:



Kırmızı çizgi Dağlık Karabağın sınırlarını gösterir. Gördüğünüz gibi Dağlık Karabağ'ın kuzeydoğu ve doğuda bazı bölümleri hala Azerbaycanın kontrolu altındadır.

Kahverenkli alan ise,  Ermenilerin işgal ettiği alanı gösterir.

Sarı renkli taranmış bölge, Dağlık Karabağ Ermenilerin talep ettikleri bölge ama Azerbaycan kontrolündedir. Çok kanlı dövüşler oldu o bölge uğrunda. Ermeniler orayı da işgal etmişti ama,  Azerbaycan silahlı kuvvetleri savaşın sonlarında geri aldı.

“Dağlık Karabağ’ın Hocalı kentinin düşüşünü bir gün boyunca yaşadım. Görüntülerle belgeledim ve video çekimleriyle bir günde 1.300 Azerbaycan Türk’ünün Ermeni çetecilerce öldürülüşünü bütün dünyaya duyurdum. Hocalı katliamı anlatılamaz bir vahşetti. Azerbaycan yönetimi ve Cumhurbaşkanı Ayaz Mütellibov, olayı dört gün boyunca kamuoyundan gizlemeye çalıştılar. Bütün Azerbaycan şok olmuştu. Ermeni bıçaklarından, kurşunlarından kurtulmayı başaranlar; kadınlar, çocuklar, ihtiyarlar karlı dağlarda tipi altında Agdam’a gelmeyi başardıklarında çoğunun ayakları donmuştu. Bazılarının ayakları ise kangrenden dolayı kesilmişti. Ermeniler vahşetin her türlüsünü sanki ibret olsun, örnek olsun diye yapmışlardı. İhtiyar dedelerin, yaşlı anaların yüzleri jiletlerle doğranmış, genç kadınların göğüsleri peynir gibi kesilmiş, bebeklerin kafa derileri yüzülmüştü. Hocalı ile Agdam arasındaki 12 kilometrelik orman boyunca cesetler dizilmişti.”

Hocalı Vahşeti

Gelişmelere seyirci kalan BM ve Batılı devletler, Ermenilerin yaptıkları katliamlara ve işgal hareketlerine ciddi bir tepki göstermemişlerdir. Ermenilerin Mayıs 1992’de Nahçıvan’a saldırmalarından sonra Türkiye 1921 Kars Anlaşması çerçevesinde bölgeyi korumak için askerî müdahalede bulunabileceğini açıklamıştır. Uluslararası toplum, ancak Ermenilerin nüfusu 60 binden fazla olan Kelbecer’e saldırmasıyla harekete geçti. BMGK, 822 sayılı kararı ile Ermeni kuvvetlerinin işgal altındaki topraklardan çekilmesini istedi, ancak bu sonuç vermedi. Kararın ardından AGİT bünyesinde arabuluculuk çalışmaları başlatıldı.

Hocalı Katliamı Anıtı

1994 yılında iki taraf arasında ateşkes ilan edilmiştir. Savaş sonrası çözüme kavuşturulamayan bir diğer sorun da, ülke içerisinde yerinden edilen ya da sığınmacı durumuna düşen bir milyon civarı Azeri’dir. Bunların büyük bir çoğunluğu Azerbaycan sınırları dahilinde yaşamaktadırlar. Azerbaycan nüfusunun %10’undan fazlası ülke içinde yerinden edilmiş sığınmacılardan oluşmaktadır ki bu, kişi başına dünyada yerinden edilmiş en büyük nüfus hareketlerinden biri anlamına gelmektedir. Bu insanlar hâlâ Ermenilerce işgal edilen topraklarda bulunan evlerine geri dönmeyi beklemektedirler. Azerbaycan Cumhuriyeti’nde yaşadığı yeri terk etmek zorunda kalan veya başka ülkelerden Azerbaycan’a gelen Azerbaycan vatandaşları, Azerbaycan hükümeti tarafından “göçkün” olarak adlandırılmaktadır. Sorunlarına hâlâ kalıcı çözümler bulunamayan göçkünler; mesken, iş, yiyecek, sağlık, eğitim ve can güvenliği gibi birçok sorunla karşı karşıyadırlar. Bu kişiler Bakü ve çevresinde, zor koşullar altında çadırlarda, barakalarda, okul ve yurtlarda, pansiyonlarda, dükkanlarda, yük vagonlarında, hatta yol kenarlarında yaşam mücadelesi vermektedirler.


Azerbaycan-Hocalı Katliamı Anıtı

ORTAK BİLDİRİ

Hocalı'da yaşananlar insanlık tarihi için büyük bir ayıp, uluslararası hukuka göre, insanlığa karşı suç kapsamındadır. Azerbaycan Türklerine karşı yapılan bu katliamın acılarını Kardeş Türk milleti olarak yüreğimizde hissediyor ve bu katliamı kınıyoruz. Hocalı katliamı, insanlığın bugün ve gelecekte dersler çıkartması ve bugüne kadar gösterdiği tepki konusunda bir vicdan muhasebesi yapması gerek önemli bir olaydır. Bu katliamın kurbanlarının çektikleri acıların tüm dünya halkları tarafından anlaşılması gerekmektedir. Türkiye, en temel insani ve vicdani değerleri yok sayan böyle bir hukuksuz eylemin öğrenilmesine ve faillerinin adalet önüne çıkartılmasına yönelik haklı mücadelesinde Azerbaycan'a destek vermeye devam edecektir.

Araştırma: Recep Altun