Gaybi Bilmeyen Melekler


Bir zamanlar Rabb’in meleklere:Ben yeryüzünde bir halife var edeceğim.demişti. Melekler:Orada bozgunculuk yapacak, kanlar akıtacak birini mi var edeceksin? Oysa biz Seni överek tesbih ediyor ve Seni takdis ediyoruz!Dediler. Rabb’in: “Ben şüphesiz sizin bilmediklerinizi bilirimdedi. (Bakara:30)

Gaybi bilmeyen melekler, insanın kan dökmekte, bozgunculuk yapmakta olduğunu nereden bilmişlerdir? Vahy, meleklere, Adem’in böyle olacağının haber verildiğinden söz etmiyor. O halde melekler, Adem’in kan dökücü olduğunu, bozgunculuk yaptığını gözlemleriyle deneyimleriyle öğrenmişlerdir. Bundan şu sonuca varılabilir: Çok önce yaratılmış olan insan, henüz olgunlaşmadığı için kan dökücü, bozguncu ve barbar idi. Ancak büyük bir öğrenme gücüne, eğitimle uslanıp yüksek ahlak sahibi olma yeteneğine sahipti. İşte Yüce Allah, insanın bu yönünü bilmeyen meleklere, Adem’in öğrenim ile ilerleyeceğini, dillerin kökeni olan isimleri bulup bunlardan diller yapacağını; dil ve yazı ile de somut hale getireceği ilimde çok ileri düzeye ulaşacağını; bundan dolayı da insanın, halifeliğe layık olduğunu bildirmiştir.

Bu ayetlerden anlıyoruz ki Yüce Allah, yeryüzünü imar edecek insan denen varlıklar yaratmayı ezelden beri muradetmiştir. Müfessirlerin nakline göre arz, Adem oğullarından önce cinler ya da başka yaratıklar tarafından imar edilmiş idi. Bunlar yeryüzünde fesat çıkardılar, kan döktüler. Allah da meleklerini gönderip onları vurdu. Sonra yeryüzünde halife yaratacağı hakkındaki kararını söyleyince melekler, daha önce yeryüzünde bozgunculuk yapmış, kan dökmüş olan yaratıkları gördüklerinden dolayı, yaratılacak insanların da böyle bozgunculuk yapacaklarını ve kan dökeceklerini söylediler.       
     
Kaynak: [Kur'an-ı Kerim Tefsiri] Prof.Dr.Süleyman Ateş

Atamızı Seviyoruz



Merhabalar,

Türkiye Cumhuriyetinin banisi, büyük devlet adamı ulu önderimiz Mustafa Kemal Atatürk'ü, sonsuzluğa uğurladığımız günün 74. yıldönümünde onu bir kez daha özlemle, saygıyla, sevgiyle ve rahmetle anıyoruz.

"Büyük liderler için kuşkusuz ki matem değil; fikirlerine sadakat gereklidir." fikrinden hareketle 10 Kasım tarihini bir matem ve milli bir yas günü olarak kabul etmek yerine, fikirlerine yönelmek için bize verilmiş bir fırsat olarak görmekteyiz.

Demokratik, laik ve çağdaş değerlerinden oluşan kişiliğindeki bütünleştirici kimliği ve bilimi kılavuz edinmiş olan anlayışı ile Atatürkçü Düşünce Sistemi, TC. Devletini milleti ile sonsuza denk bölünmez bir bütün olarak yaşatacak, en büyük ateşleyici güçtür.

Bu duygu ve düşüncelerle, ilke ve devrimleriyle hiç sönmeyecek bir meşale misali aydınlattığı uygarlık yolunda kararlı ve de istikrarlı ilerleyişimizi sürdüreceğimize, manevi huzurunda söz veriyor ve kendisini rahmet, minnet ve şükranla anıyoruz.

Selam ve dualarımla.

İsrailoğulları


(Bakara: 47) Ey İsrâîloğulları! Size verdiğim nimeti ve şüphesiz Benim sizi âlemlere fazlalıklı kıldığımı hatırlayın.

İsrâîloğulları'na hitabın devam ettiği bu Âyetlerde de verilen nimetler hatırlatılarak nankörlük etmemeleri hususunda uyarı yapılmakta; kimsenin kimseye herhangi bir şey için karşılık ödemediği, hiç kimseden şefaat ve fidyenin kabul edilmediği ve hiç kimsenin yardım olunmadığı âhiret gününe karşı dikkatli ve tedbirli davranmaları ve hazırlık yapılmaları emredilmiştir.

Ayrıca Âyette, İsrâîloğulları'nın, âlemlere fazlalıklı kılındığı ifade edilmektedir, ki bu husus başka bir Âyette de zikredilmiştir:

(Duhân: 32) Andolsun ki Biz onları [İsrâîloğulları'nı] bilerek âlemler üzerine seçkin kılmıştık.

Bundan maksat, onların kendi dönemlerindeki toplumlara siyasî, askerî, iktisadî bir güç ve nüfus çokluğu ile fazlalıklı kılınmalarıdır. Nitekim Mâide Sûresinde bu duruma Mûsâ Peygamberin ağzından açıklık getirilmiştir:

(Mâide: 20–21) Ve hani Mûsâ kavmine, "Ey kavmim! Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani O [Allah], içinizden Peygamberler kıldı. Sizi de hükümdarlar kıldı. Ve âlemlerden hiçbir kimseye vermediğini size verdi" dedi, "Ey kavmim! Allah'ın size yazdığı mukaddes [temizlenmiş] toprağa girin, geriye dönmeyin, yoksa kayba uğrayanlar olarak dönersiniz."

Allahû Tealâ, İsrail kavmini Hz. Musa döneminde âlemlere üstün kılmıştır. Güçlü olan ve ordusuyla İsrail kavmini kesinlikle yok edecek olan firavuna Allah bu müsaadeyi vermemiştir. İsrail kavminin, firavundan ve onun kuvvetli zannettiği ordusundan, daha güçlü olduğunu Allah kesin şekilde ispat etmiştir.

Sonuç olarak gerek Bakara suresindeki 47 nci, gerekse Duhan suresindeki 32 nci ayetlerde bahsi geçen İsrailoğulları’nın alemler üzerine olan seçkinliği kendi dönemlerindeki toplumlara karşı kılınan bir üstünlüktür, yoksa Muhammed’in ümmetine karşı olan bir üstünlük değil.

Kaynak: Tebyinü'l Kur'an-Hakkı Yılmaz

Karanlığı Aydınlatmak



Her yer zifiri karanlık, göz gözü görmüyordu. Elimde bir kibrit kutusu, tokada bir bezir çırası vardı. Kibrit çöpünü çaktım ve tokadaki çırayı tutuşturdum. Odayı yanan kibrit çöpünün ezva kokusundan sonra,  çırada yanan kesif bir bezir kokusu sardı. Yer minderine oturup sırtımı berdi yastığa dayadım. Gözlerimi odanın beyaz badanalı boş duvarlarında oynayan bezir çırasının sarı ışık hüzmelerinde gezdiriyor, gönlümce bir hayal aleminde geziniyordum.

Yüreğim geçmiş, olduğum yere sızıp kalmışım. Gecenin ilerleyen saatlerinde uyandığım da çıra sönmüştü. Ortalık yine zifiri karanlıktı ama odayı tamamen ağır yanık bir bezir yağı kokusu sarmıştı. Kalktım pencereyi açtım ve içeriyi havalandırdım. Gökyüzü kapalı olduğu için ne bir yıldız, ne de ay görünüyordu.

Bezir çırasını tekrar yakmadım. Odadaki yer yatağıma uzandım. Karanlık ne kadar kötü bir şeydi. Karanlığı aydınlatmak da bir o kadar zor ve rahatsızlık vericiydi. Ama günümüzün karanlıklarını aydınlatmak eskisi gibi zor değil, kıymetini bilelim…

Recep Altun

Korunan Kitap


Kur'ân'ın Allah tarafından korunduğu ve korunacağı konusu, üzerinde çok tartışılan bir husustur. Özellikle İslâm dininin mensubu olmayan araştırmacılar, bugünkü Tevrat ve İncil'in orijinalliğinin korunamadığının bu din mensuplarınca bile kabul edilmesinden olsa gerek, Kur'ân'ın da tahrife uğradığını ispat için gayret göstermektedirler.

İslâm ve Kur'ân'ın önde gelen hasımlarından olan ve Kur'ân üzerinde araştırmaları bulunan İngiliz müsteşrik [oryantalist, doğu bilimci] Sir William Muir, yaptığı uzun araştırmaların sonunda bilim adamı sıfatının verdiği sorumlulukla Kur'an-ı Kerim için, "Metninin bütün servetini on iki asır muhafaza eden bir başka kitap yoktur" demek zorunda kalmıştır.

Ancak; aklını işletebilen her Müslüman'ın Kur'ân'ın Allah tarafından nasıl korunduğuna mantıklı bir cevap araması doğaldır, hatta bir görevdir. Çünkü Kur'ân, onu tahrife yeltenen tevhit düşmanlarının Tevrat ve İncil'e yaptıkları saldırılara benzer bir saldırıya  Hacc Sûresinin 52, 53; En'âm Sûresinin 112, 113, 121. Âyetlerine karşı sigortalanmış olarak çelik kasaların içinde muhafaza edilmemektedir. Bundan dolayıdır ki, Kur'ân'ın orijinalliğini muhafaza ettiği bizzat Müslümanlarca mantıklı bir şekilde ispat edilmelidir. Böylece – Müddessir Sûresinin 31. Âyetinde işaret edildiği üzere – iman etmiş olanların imanı artsın, kendilerine kitap verilmiş olanlar ile iman sahipleri kuşkuya düşmesin .

Kur’an iyice korunmuş bir kitaptadır. Ki o kaybolmayacaktır, bozulmayacaktır. Bu Rabbimizin Kur’an’ı tabir caizse sigorta ettiğinin açıklanışıdır. Kur’an’ın korunduğunu, korunacağı başka yerlerde de açıklanmıştır. Örneğin:  Hıcr suresi ayet 9: “Hiç şüphe yok ki o zikri biz indirdik biz. Mutlaka biz onu koruyacağız da.”, ayrıca Abese suresinde 11-16. ayetler: “Hayır… Hayır… Hiç de öyle değil! O, saygın  güvenilir sefirlerin ellerinde, yüceltilmiş, tertemiz temizlenmiş değerli sayfalar içinde bir düşündürücüdür; dileyen onu düşünüp öğüt alır.

Bu ayetteki korunmuşluk Kur’an’ın Levh-ı Mahfuz’da saklanışı değildir. Dünyada koruma altına alınışıdır. Kur’an’ın korunması çelik kasalara saklanması, toprak altına gömülmesi suretiyle değildir. Bu korumanın unsurlarını aşağıda maddeler halinde sunuyorum:

Birincisi: Kur’an diğer kitaplardan farklıdır; Kur’an lafız, nazım ve içeriği itibariyle mu’cizedir. (Müddessir suresinde açıklanan 19 kodlamasını hatırlayınız) Kesinlikle sentez ve müdahale kabul etmez. O nedenle beşeri her türlü; eksiltme, artırma ve değiştirme gibi tüm müdahaleler avam tabiriyle sırıtırıverir. Hemen kendini gösteriverir. Onun mucize bir kitap oluşu şehri koruyan bir sur, bir kale mesabesinde olup onu her türlü beşeri müdaheleden korumaktadır.

İsra suresinin 88.ayetinde Cenab-ı Hakk, mealen: "De ki: 'Andolsun eğer insanlar ve cinler şu Kur'an'ın bir benzerini ortaya koymak için toplansalar, yine onun benzerini getiremezler. Birbirine arka olup yardım etseler de..." buyurmuştur.

İslam ve Kur’an’ın bir numaralı hasımlarından ingiliz müşteşrik/oryantalist Sir William Miur Kur’an ile ilgili uzun uzun araştırmalar yapmış, Kur’an’a herhangi bir leke sürememiş, bilim adamı sıfatının verdiği sorumluluk neticesinde, “On iki asır metninin bütün satvetini bu kadar muhafaza edebilen başka bir kitap yoktur.” demek zorunda kalmıştır.

İkincisi: Kur’an miladi altıyüzon yılında indi. Bu çağ, diğer semavi kitapların indiği çağdan farklı bir çağdır. Kur’an’ın indiği çağ İran, Roma, Yunan, Çin, Hint, Mısır medeniyetlerinin zirvede olduğu bir çağdır. Ve bu çağda Kur’an’ı sahiplenenler Musa ve İsa As.’lar dönemindeki gibi, mağdur, mazlum, zavallı, garip bir azınlık değildirler. Dünya’nın kaderine hükmeden kitlelerdir.

Üçüncüsü: Kur’an dünyanın-insanlığın en yeni Din kitabıdır. İndiği çağ insanlığın, tarihin aydınlık bir dönemidir. Peygamberi de tarihi kayıtlara doğru dürüst olarak geçmiş tek peygamberdir. Varlığında, yaşamında, kişiliğinde hiç tereddüt yoktur ve karanlık nokta yoktur. (Zerdüşt, Musa ve İsa’nın varlığını, yaşamını çoğu tarihçiler kabul etmezler.)

Dördüncüsü: Kur’an indikten sonra tüm dünyada Kur’an eksenli öğretim ve eğitim başladı.  Hala devam ediyor ve edecek.

Beşincisi: Eski semavi kitaplar bir yada birkaç nüshadan ibaret ve bir mabette ruhanilerin tekelinde iken Kur’an bir zümrenin, bir kurumun tekelinde ve birkaç nüshadan ibaret değildir. Her Müslümanın evinde işyerinde, mabetlerde, kütüphanelerde, kitabevlerinde milyarlarca nüshadır. Ve her Müslüman okumak, anlamak, incelemek ve de anlatmakla görevlidir.

Altıncısı: Diğer dinlerde dînî eğitim (Din kitapları okumak), ruhânilerin tekelindedir. Kur’an’ı ise köylü kentli herkes okur, araştırır. Kur’an’a yanaşmak için özel bir kimlik ( makam mevki, akademik unvan ) kesinlikle lâzım değildir.

Yedincisi: Eski semavi kitapların nüshalarının çoğaltılması tekniği ve metodu ile Kur’an çağının  teksir metotları imkanları farklıdır. Eski metotlar tahrife elverişli iken Kur’an çağının metotları buna elverişli değildir.

Sekizincisi: Kur’an’ın lafızlarındaki senfonik özellik nedeniyle milyonlarca insan zevkle, aşkla, büyük bir hazla Kur’an’ı ezberine almıştır. Her dönemde daima, Kur’an’ın tüm nüshaları kaybolsa, ezberinden Kur’an’ı yeniden mushaflaştıracak on binlerce hâfız mevcut olmuştur. Tevrat’ı ezberlemiş bir haham, İncil’i ezberlemiş bir papaz ise bilinmez. Bırakın sıradan insanları.

Dokuzuncusu: Cenabı Hakk, erken dönemlerde Kur’an metinlerinin toplanıp kitaplaşması hususunda zamanın Müslümanlarını harekete geçirip Kur’an’ın mushaf/kitap şeklini almasını sağlamıştır.

Sonuç olarakHiç kuşkusuz Biz, o Zikr'i Biz indirdik Biz. Ve mutlaka Biz onun için koruyucularız. (Hicr:9)
Bu Ayette, vurgu üstüne vurgu yapılarak Zikr'i bizzat Allah'ın indirdiği ve onu kesinlikle koruduğu, koruyacağı bildirilmektedir. Hemen belirtmek gerekir ki, bu koruma vaadi hem vahiy anını hem de sonraki zamanları kapsamaktadır.

Kaynak: Hakkı Yılmaz (Tebyinü'l Kur'an)