30 Kasım 2010 Salı

Kanseri Yendim, Önyargıları Yenemiyorum


Kanseri yenen ancak önyargıları yenemeyen bir mühendis kardeşimizin Hürriyet Gazetesinin "Güzin Abla" köşesine gönderdiği mektubu yorum yapmadan sizlerle paylaşmak istedim:

"...Feyza Hanım, içim öfke dolu ve çaresizim. Ben 40 yaşında mühendis bir beyim. Bundan yedi yıl evvel kansere yakalandım. Bu illet beni her açıdan bitirdi. Çok güzel bir evliliğim olduğunu düşünürken beni çok sevdiğini sandığım eşim, hem maddi hem de manevi açıdan bu zorlu sürece dayanamadı ve beni terk etti.

Neyse ki beni asla terk etmeyecek annem ve babamın sevgisiyle bu illetten iki yıl evvel kurtuldum. Ama tahmin edersiniz ki bu hastalık süresince bakım masrafları beni ve ailemi bitirdi. Babam beni yaşatmak uğruna tek güvencesi olan evini bile sattı. Şu an kirada oturuyorlar. Ben ise bu son iki yıldır bir türlü iş bulamıyorum.

Rahatsızlığım sonrası oluşan bazı yan etkilerden dolayı başvurduğum hiçbir işyeri olumlu cevap vermiyor. Hatta iş görüşmeleri sırasında alaycı bir tarzla karşılaşıyorum. İnsanların bu alaycı tutumları karşısındaki öfkemi ve çaresizliğimi ifade edemem.

Ama beni en çok üzen yaşlı annem ve babama yaşattığım bu sıkıntı. Çünkü onlar için benim yaşıyor olmam en büyük sevinç kaynağı ve iş bulamasam da asla üzülmemem gerektiğini ifade ediyorlar.

Aldıkları üç kuruş emekli maaşından bu yaştan sonra bana harçlık veriyorlar. Oysa onlar bunu asla hak etmiyorlar. Ama ne yapabilirim, bilmiyorum..."

RUMUZ:Öfkeli

28 Kasım 2010 Pazar

Yunus'luk Yaraşır Sana


Yunus Emre Altıntaş'a İthafen;

“Dayı” dedi,söz verdi
"Merak etme sen”
Aradan bir yıl geçti
Allah’ını seversen!

Bu bir yıl nasıl geçti
Onu gel sen bana sor
Vallahi canıma yetti
Anlatması çok zor.

Söz namustur, şereftir
Tutulmak için verilir
Gerekirse söz için
Serden bile geçilir.

Eğer, gerçek Yunus isen
Ahde vefa et yeter!
Senden fazlasını isteyen
Olsun düşmanından beter!

Ben bunu bilir, bunu söylerim
“Zalim olma Yunus” derim
Yine de sen bilirsin, ama
Yunus’luk yaraşır, sana!..

23.02.2007-Ankara
YazBlogcu

Hacı Mandal Mührü


Dilimizde Hacı Mandal mührü diye bir deyim vardır; genellikle, “dediğim olsun da sonu nereye varırsa varsın” makamında kullanılır. İşte bu deyimin ortaya çıkışıyla ilgili olarak da hatıramızda bir mülemma vardır.

Rivayete göre bir ramazan günü, yeni cami avlusundaki mühürcülerden birinin başına bir denizci dikilmiş. Gayesi mühür kazıtmak. Ancak mühürde her şey olsun istiyor ve ısrarla ;
-Yaz baba, yaz. Ben İneboluluyum. Orada bize Hacı Kara Mandal Oğulları derler. Denizde bir teknem var; teknemin ardında da bir sandal bağlıdır. Bunların hepsi mühürde yer alsın ha, diyor!...

İhtiyar mühürcü bu kadar sözü madeni para büyüklüğündeki bir mühür üzerine nasıl sığdıracağını düşünürken, bereket versin, o sırada yoldan geçen şair yaratılışlı biri, muhavereyi duyup imdada yetişmiş:
-Efendi baba, kaptanın istediklerini ben söyleyeyim, siz yazın:

"Es-Sefînetü maa's-sandal
İnebolulu Hacı Kara mandal”

Adamın söze verdiği icazı yine nazmen tercüme etmek gerekirse :

Sandalı arkasında bağlı bir gemi
İnebolulu Hacı Kara Mandal, sahibi”

demek olur.

Kaynak: İskender Pala

27 Kasım 2010 Cumartesi

İnkalar



Merhaba Arkadaşlar;

Ben tarayıcı olarak Mozilla Firefox'u kullanıyorum ve herhangi bir problem yaşamıyorum. Ancak, bu sunumu izlemek için bloğumu İnternet Explorer'de açmayı denedim ama malesef sunuma ulaşamadım!

İnkalarla ilgili bu sunum bana bir e_mail ekinde gelmişti. Benim de ilgimi çekti ve Blogger'de bunun nasıl yayınlanacağını araştırdım ve öğrendim.  Denemek üzere  ilk sunum gösterimini  sizlerle paylaşmak istedim. Sunumu,  kaydırma çubuğu ile değil de oynatıcıdaki sağ ve sol ok çubuğuyla izleyin. Her bir sunum resminin bir kareye sığması için özel yükseklik ayarı yaptım. Bundan böyle sizlerle daha sık değişik sunumlar paylaşabilirim!

25 Kasım 2010 Perşembe

Ücretsiz Tedavi



ÖNEMLİ DUYURU

İstanbul Üniversitesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı olarak 12 yaş altı işitme problemi olan, maddi durumu kötü, hiçbir sağlık güvencesi olmayan fakir çocukların tüm tedavisini ve kullandıkları işitme cihazını ücretsiz karşılayacağız. 

Çevrenizde bu tür çocuklar varsa lütfen benim  telefonumu verin.

SEMA ONAY  (Rektör Asistanı)
Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Yurtiçi Yayın Koordinatörü
Cep Tel:               0543 291 65 65        0532 504 02 22 


Bu duyuru sizin için hiçbir şey ifade etmiyor olabilir ama, belki de ulaştıracağınız bir kişinin vasıtasıyla bile hiç tanımadığınız birçocuğun umudu, zor dünyasında bir ses olabilirsiniz, elimizden geldiği kadar çok kişiye iletelim lütfen..

23 Kasım 2010 Salı

Öğretmenler Günü



Sevgili Öğretmenlerimizin Öğretmenler Günü Kutlu Olsun!

20 Kasım 2010 Cumartesi

Akıldane


Köyün birinde bir köylünün ahırındaki öküzünün başına kazara bir çömlek geçmiştir. Öküzün sahibi ahırda bu durumu görünce, çömleğe ve öküze zarar vermeden çömleği kendi imkanıyla çıkarmaya çalışmışsa da, çömleği öküzün başından çıkaramamıştır. 

Durumu köy ahalisine haber vermiştir.  Biriken ahali de bu duruma bir çözüm bulamayınca,  olayı çözmesi için komşu köydeki “Akıldane” lakaplı köylüye gelmesi için haber gönderilmiştir. Komşu köyden akıldane gelmiş, öküzün başına geçmiş olan çömleği uzunca bir müddet inceledikten sonra, ahaliye dönerek: “Yıkın öküzü!” demiş, ahali elbirliği ile güvenilir akıldanenin talimatını yerine getirmek üzere hemen öküzü yere yatırmışlar. Akıldane: “Kesin öküzün kafasını!” demiş, ahali hiç itiraz etmeden hemen öküzün kafasını kesmişler. Zavallı öküzün çömlekli kafası, gövdesinden ayrılmış kanlar içinde yerde kalmış. Akıldane: “Kırın çömleği” demiş, ahali kırmış çömleği. Akıldane: “ İşte öküzünüzün kafası, işte çömleğiniz!.. ” demiş.

Öküzün sahibi ve ahali birbirlerinin yüzlerine şaşkın şaşkın bakarak : “Biz bunu nasıl akıl edemedik!.. ” demişler...

Yüce Allah bizleri, böyle akıldanelerin aklından korusun inşallah!

13 Kasım 2010 Cumartesi

Kurban


Kurban Bayramı geldi. Her haneyi bir kurban telaşı sardı. İnsanların maddi olarak gücü yetse de, yetmese de,  illa bu kurbanı kesmek uğruna; geçimini riske sokan,  yersiz sıkıntılara giren kardeşlerimizi görmek mümkündür. Oysa kurbanı kimlerin keseceği,  İslam dininde tartışmasız çok açık bir şekilde aşağıda bahsedildiği üzere dört şarta bağlanmıştır.

Vacib olan kurban görevi, Hakk yolunda fedakarlığın bir nişanıdır. Yüce Allah’ın verdiği nimetlere karşı yapılan bir şükürdür. Kurban Bayramında ibadet niyeti ile kurban kesmek: Hür, mukim(yolcu olmayan), Müslim ve zengin kimseye vacibtir.

Şartlardan biri zengin olmaktı. Kurban kesebilmek için, demek ki zengin olmak gerekiyor. Ama günümüz de zengin de, fakir de kurbanı kesiyor; kesilen kurbanları, Yüce Allah,  indinde kabul ve makbul eylesin.

Zengin olmadığı halde, illa kurbanı kesmek için büyük sıkıntılara giren kardeşlerimize neden kurban kestiğini sorduğunuz zaman “Hem Allah’ın rızasını kazanmak için, hem de ‘kurbanı yokmuş’ demesinler ve çoluk çocuk onun bunun eline bakmasın diye kesiyorum!” der.

Benim de maddi gücüm kurban kesmeye elverişli değil, yani zengin olmadığım halde, geçimimi risk ederek kurban kesiyorum. Neden kurban kesiyorum? Yüce Allah'ın rızasını kazanmak için mi, yoksa “kurbanı yokmuş, kurban kesemiyormuş  demesinler” diye mi?

Yaptığımız ve yapacağımız tüm ibadetlerimiz de önce Yüce Allah’ın rızasını gözetmemiz gerektiğini unutmamakla birlikte, yaklaşan Kurban Bayramınızı kutlar, daha nice bayramlara sağlık, barış ve huzur içinde  kavuşmanızı dilerim.

En Güzel’e emanet olun ve sağlıcakla kalın sevgili blogdaşlarım.

Recep Altun

11 Kasım 2010 Perşembe

Değirmenimden Mektuplar


Merhabalar,

Belki merak etmişiniz diye bu sefer bloğuma verdiğim ismin kaynağından söz etmek istedim. İnternet üzerinden araştırma yaparken değirmen ve mektup ikilisinden oluşan bir isim gözüme çarpmadı değil... Etkilendim... İnternette karşılaştığım bu hikaye kitabının adı "Değirmenimden Mektuplar" ve yazarı da Alphonse Daudet'ti. Bu hikaye kitabını Milli Eğitim Bakanlığı, ilköğretim100 Temel Eserler grubuna almış ve yazarının da "En beğendiğim eserim" dediği kitabın isminden etkilendim ve söz konusu kitabın ismiyle aynı olmasın diye ben de bloğuma "Değirmenden Mektup Var" ismini vermiştim.

Bugün kitabı bir yayınevinden aldım ve inceledim. Kitabın önsözden sonra  30 değişik hikayeden müteşekkil olduğunu gördüm. Kitabın önsözden sonra ilk hikayesi olan "Yerleşme" yi sizlerle paylaşmak istedim.

YERLEŞME

Buna en çok şaşanlar tavşanlar oldu! Değirmenin kapısının kapalı ve duvarlarla öndeki düzlüğü otlar bürümüş göre göre, sonunda değirmencilerin kökü kurudu sanmışlar ve yeri uygun bularak, burasını tıpkı bir karargaha, stratejik bir üsse dönüştürmüşlerdi. Burası sanki tavşanların Jemmapes değirmeni olmuştu. Geldiğim gün, bunlardan, abartısız yirmi kadarı, çepeçevre düzlüğe oturmuş, ön ayaklarım ay ışığına uzatıp ısınmaktaydılar. Pencereyi aralar aralamaz, fırt! Bütün ordugah bozguna uğradı ve kuyruk havada, bütün o küçük beyaz kıçlar, haydi fundalığa. Umarım, yine gelirler.

Beni görünce şaşıranlardan biri de, yirmi yıldan beri değirmende oturan, birinci katın kiracısı, düşünür tavırlı, yaşlı ve korkunç bir baykuş oldu. Kendisini yukarı ki odada, ana milin üstünde, sıva ve kiremit parçalan arasında dimdik ve kıpırtısız buldum. Bana yuvarlak gözleriyle bir an baktı, sonra beni yabancı bulmuş olacak ki, "Hu! Hu!" demeye ve tozdan kurşuni bir renk almış kanatlarını güçlükle çırpmaya başladı. Ah, bu düşünürler! Fırça nedir, bilmezler!... Neyse, bu kırpışık gözlü ve asık yüzlü sessiz kiracı, bu haliyle hepsinden çok hoşuma gitti. Ben de hemen kira sözleşmesini yeniledim. Eskisi gibi değirmenin bütün üst katı, çatıdaki girişiyle birlikte onun olacak. Bana da alt kattaki beyaz badanalı, tıpkı bir manastır yemekhanesi gibi basık ve kemerli küçük oda kalıyor.

İşte size oradan yazıyorum. Kapım ardına dek açık, çevre günlük güneşlik. Işık içinde, pırıl pırıl, güzel bir çam korusu, karşımda, yamacın eteklerine uzanıyor... Ufukta Küçük Alpler'in zarif tepeleri beliriyor... Çıt yok... Ancak uzaktan uzağa bir kaval sesi, lavanta çiçekleri arasından bir kurlinin ötüşü, yoldan da bir katır çıngırağı... Bütün bu güzel Provence görünümü, ancak ışıkla can buluyor.

Artık, nasıl olur da ben, sizin o gürültülü ve karanlık Parisinizi özlerim! Değirmenimden öyle hoşnutum ki! Burası tam istediğim gibi, gazetelerden, faytonlardan, sisten fersah fersah uzakta, güzel kokulu, ılık bir köşe! Çevremde ne güzel şeyler var! Henüz yerleşeli sekiz gün olmadan, içim anı ve izlenimlerle dolup taşıyor... Bakın, daha dün akşam yamacın eteğindeki bir çiftliğe sürülerin dönüşünü seyrettim. Vallahi bu hafta içinde Paris tiyatrolarında taze taze gördüğünüz bütün o oyunlara bu görünümü değişmem. Siz hak verin!

Şunu bilin ki, Provence'ta sıcaklar başlayınca, davan Alplere göndermek görenektir. Hayvanlar ve insanlar bir arada, yukarıda açık havada, bellerine değin ota gömülü, beş altı ay kalır; sonra, güzün ilk serinliğinde çiftliğe inilir ve biberiye kokan boz tepeciklerde uslu uslu otlanır. Evet, dün akşam sürüler dönüyordu; sabahtan beri çiftlik kapısının iki kanadı da ardına dek açıktı, ağıllar taze samanla doluydu. Herkes, s;ıat başında, birbirine "Şimdi Eyguieres'e varmışlardır; şimdi Paradou'dadırlar," diyordu. Sonunda akşama doğru, "işte gölündüler!" diye bağrışıldı. Artık ta uzakta, sürünün bir toz bulutu içinde yaklaştığını görüyoruz. Sanki bütün yol sürüyle birlikte yürüyor gibi.

Başta tos vurur gibi boynuzlarını uzatmış, yaban yaban, yaşlı koçlar yürüyor, arkada da yavrulamışları biraz bezgin, kuzulan ayak altında, bütün koyun sürüsü geliyordu. Sonra bir günlük kuzulan küfede sallaya sallaya taşıyan kırmızı ponponlu katırlar, sonra dilleri bir karış sarkmış, kan ter içinde çomarlar, daha sonra da harmani gibi topuklarına dek inen devetüyü renginde abalarına bürünmüş iki kabadayı çoban.

Bütün bu topluluk, keyifli keyifli önümüzden geçiyor; bir sağanak gürültüsüyle yeri çiğneye çiğneye kapıdan içeri dalıyordu. Evdeki telaşı görmeliydiniz! Sorguçlu ve yeşilli, yaldızlı kocaman tavuslar, tünekleri üstünde, gelenleri tanıdılar ve korkunç bir boru sesiyle karşıladılar. Kümes halkının uykusu basma sıçradı, herkes ayakta: Güvercinler, beçtavukları, ördekler, hindiler, hepsi... Bütün kümes çılgına döndü, tavuklar sabahlamayı akıllarına koymuşlar!.. Sanki her koyun kendi postunda yabanıl bir Alp kokusu ve dağların o insanı sarhoş eden ve zıp zıp oynatan keskin havasından biraz getirmiş.

İşte böyle bir gürültü patırtı içinde, sürü yerine yerleşiyordu. Bu nasıl da hoş bir yerleşme. Eski yemliklerini görünce, yaşlı koçların gözleri sulanıyor, kuzular, miniminileri, yolda doğup da çiftliği hiç görmemiş olanları, şaşkın şaşkın, çevrelerine bakıyorlardı.

Ama en dokunaklısı, köpeklerin haliydi: O sürünün çevresinde hani  koşup duran ve çiftlikte gözleri sürüden başka bir şey görmeyen babacan çoban köpekleri!.. Evin köpeği, kulübesinden istediği kadar kendilerini çağırsın, kuyunun ağzına dek soğuk suyla dolu kovası, istediği kadar onlara işaret etsin; boşuna! Onlar, sürü ağıla girmedikçe, küçük çit kapısının sürgüsü sürülmedikçe ve çobanlar alçak tavanlı yemekhanede sofra başına oturmadıkça, hiçbir şeye kulak asmıyorlar. Ancak o zaman kulübelerine girmeye razı oluyorlar ve tiritlerini yalayıp yutarken, o kurtların dolaştığı ve ağızlarına dek çiğle dolu kıpkırmızı, koskocaman yüksük otlarının bulunduğu karanlık diyarda neler yaptıklarını anlatıyorlar.

Kaynak: Değirmenimden Mektuplar-Alphonse Daudet

6 Kasım 2010 Cumartesi

Nitelikli Çocuklar

Hacettepe üç değil nitelikli çocuk dedi

Hacettepe Üniversitesi'nin yaptığı kapsamlı araştırmaya göre, Türkiye'nin genç ve dinamik nüfusu tehdit altında bulunuyor. Kitap haline getirilen araştırmada Başbakan Tayyip Erdoğan'ın “Üç çocuk yapın” tavsiyesine atıf yapılarak, “Nicelik değil nitelik planlanmalı” görüşü savunuluyor.

Sonuçlar, Türkiye'de demografik yapının önemli bir değişme süreci içinde bulunduğunu ortaya koydu. Bu yapı değişikliği ya da demografik geçişin Türkiye için sonuçlarına ilişkin şu değerlendirmelere yer veriliyor:

Karamsar tablo

- Türkiye'nin nüfus büyüklüğü, içinde bulunduğumuz yüzyılın ortalarında yüz milyonun altında kalarak durağanlaşacak.
- Yetişkin nüfusun (15-64 yaşındaki nüfus) toplam nüfus içindeki payı, yüzyıl ortalarına kadar artmaya devam edecek. Bu gelişme Türkiye'nin giderek artan oranda bir ‘istihdam' sorunu ile karşılaşacağını gösteriyor.
- Yaşlı nüfusun (65 ve üstü yaşlardaki nüfus) toplam nüfus içindeki payı da artmaya devam edecek. Yaşlı nüfus hacminin artmasının temel nedeni doğurganlık hızındaki düşme.

Genç nüfus gerileyecek

Araştırmaya göre doğurganlık seviyesinin azalmasının bir sonucu olarak günümüzde yüzde 27 düzeyinde olan 15 yaşın altındaki nüfusun toplam nüfus içindeki payı hızla azalarak 2023 yılında yüzde 20-22 seviyesine gerileyecek. Kitapta, bu sürece ilişkin şu değerlendirmeler yer aldı:

“Bu süreç, Türkiye nüfusunun genç nüfus olma özelliğinin hızla ortadan kalkması anlamına gelmektedir. Bu durum, Türkiye'de çocuk sayısı üzerinden yürütülmekte olan nüfus tartışmalarının, bundan sonraki süreçte nitelik yani çocuğun bugününe ve yarınına ilişkin olarak yapılacak eğitim, sağlık, sosyal güvenlik, istihdam gibi yatırımların planlanması üzerinden yürütülmesi gerektiğini de ortaya koymaktadır.”

Yağlı gıdalar sperm düşmanı

ÇOK yağlı yiyeceklerle beslenmenin, spermlere zarar verebileceği belirlendi. Harvard Tıp Fakültesinden bilim adamlarının yaptığı araştırma, doymuş yağ ve tek doymamış yağ asidi oranı yüksek yiyeceklerle beslenen erkeklerin sperm sayısının azalabileceğini ortaya koydu.
Araştırma, özellikle omega 3 ve omega 6 gibi yağları içeren gıdalarla sağlıklı beslenen erkeklerin spermlerinin sağlıklı olduğunu gösterdi.
Sucuk, salam, sosis gibi şarküteri ürünlerinde doymuş yağ oranının yüksek olduğunu, zeytinyağının tek doymamış yağ asidi içerdiğini belirten bilim adamları, beslenme alışkanlıklarında yapılacak bazı değişikliklerin genel sağlığın yanı sıra üreme sağlığına faydalı olabileceğini vurguladı.

Kaynak: 02 Kasım 2010 Hürriyet Gazetesi

3 Kasım 2010 Çarşamba

Babalar ve Bilgisayarlar

Gazete küpürünü okumak için üzerine tıklayın!

Alıntı:02 Kasım 2010 Salı  Hürriyet Gazetesi Kelebek Ekinden