29 Şubat 2012 Çarşamba

Kar Tanem



Sen kar tanesi ol, düş bana
Ben sevinmeliyim...
Kardaki ayak izlerimde
geleceğini görmeliyim.

Sen yağdıkça üzerime
Ben üşümeliyim...
Karla kefenlenmiş bedenimde
Yaşadığımı hissetmeliyim.

Rüzgar esmesin; tipi, boran olmasın
Böyle lapa lapa süzülmelisin
Başımı kaldırıp, göğe baktığımda
Bana bir melek gibi görünmelisin.

Sen benim karım, kar tanemsin
Nerde ve  ne zaman ineceksin?
Dört gözle bekliyorum seni
Ne olur, fazla bekletme beni...

Recep Altun

Aşkın Hakkı



hangi  ateşlerle oynuyorsun  bilmiyorum
bu ateş, seni bir gün kül edip bitirecek!
ben hiç sevmedim, seni de sevmiyorum
bu aşkın inadı, beni  bir gün  öldürecek!

çok gördüm böyle aşkları, ben aşık olmam!
aşkın sonu yoktur, ben sevmekle kalmam!
gönlümüz, ne ateşlerde yandı  da kül oldu
başka çare kalmadı, seni sarmak şart oldu.

başıma ne işler açtın, ey! İnatçı aşkın kadını
vazgeçmedin benden, aldın meşkin tadını
seni çok uyardım, üstüme fazla gelme diye!
benim aklımı çeldin, seni seviyorum  diye!

hani sevgi, hani aşk, nerde o verilen sözler
hepsi  bir yalanmış, alınan hevesle bittiler
kalmaz ya, ben de bulurum birgün aşkımı
bak ta gör; nasıl veriyorum,  aşkın hakkını...

Recep Altun

Kalemi Güçlü Gezgin Aranıyor

Pazartesi günlerinin stresinden kurtulmak için tatil hayalleri kuruyorsanız, parasızlık nedeniyle hayalleriniz yarım kalıyorsa,  işte size bir fırsat. Gazella Turizm, "3 Kıta Bir Blogger" yarışmasıyla hayalini en güzel anlatan blog yazarına 2.500._ Euro değerinde tatil hediye ediyor. 

Yarışma Gazella Facebook Fan sayfasındaki (www.facebook.com/GazellaTurizm) "Yarışma" sekmesi üzerinden gerçekleştirilecek. İçinde en az 3 gezi yazısı bulunan blog sahipleri bu sekmeden yarışmaya kayıt yaptıracak. Facebook üzerinden herkese açık oylama yapılacak. En fazla oy alan 10 aday ikinci aşamada hayal ettiği tatili yazacak. Bu metinleri deneyimli gezgin ve yazarlardan oluşan jüri değerlendirecek. 31 Mart'ta sonuçlar açıklanacak. Son başvuru tarihi 01 Mart'tır. 

Blogger arkadaşlarımdan en az elinde 3 gezi yazısı bulunanlar için bir fırsat olan bu yarışmaya katılmalarını öneririm. Katılacak blogger arkadaşlarıma şimdiden şans ve başarılar dilerim. 

28 Şubat 2012 Salı

Aladdin'in Sihirli Lambası

Tıkla ve Oku
Lambadaki Ruh













Aladdin'in sihirli lambasını oldum olası severim. Lambanın gövdesini parlatır gibi lambaya uygulanan birkaç  el sürtmesiyle lambadan dışarı çıkan cinin:  "Dile benden, ne dilersen sahip!" diye seslenmesi yok mu, işte o zaman dünyalar benim olurdu.

Ben de,  insanların ruhlarını bu sihirli lambanın içindeki cine benzetirim hep.  Hepimiz birer Aladdin'in sihirli lambasıyız. Merhametli ve içi sevgi dolu birilerinin gelip,  bu lambanın içinde yıllardır sıkışıp kalmış;  dışarıdaki sevgiye  ve şefkate hasret  ruhlarımızı  azade edecek,  merhametli bir elin dokunuşunu  bekleriz.

Yüce Allah, tüm ümmet-i Muhammed'e; içi sevgi dolu, merhametli  ellerin dokunuşlarını lütfeylesin.

Recep Altun


27 Şubat 2012 Pazartesi

Radyonun Gerçek Gücü


Bugün radyonun gerçek gücünden tam olarak yararlandığımızı söylemek mümkün değildir. O günümüzde, temel bir iletişim aracı olmaktan çok, daha farklı amaçlarla kullanılmaktadır. İlk ortaya çıktığı yıllarda gerçek anlamda bir “büyülü kutu” yakıştırmasıyla insanların hayret, merak ve hayranlık duygularını zirveye taşımış, onların sade dünyalarını olağanüstü bir yoğunlukta renklendirmişti. Radyo, yüreklerden taşıp gelen samimi duyguları, hoş sözleri, taze haberleri ve romantik ezgileri, kocaman bir aile olarak bütünleştirdiği dinleyicilerine tıpkı bir aile bireyinin yakınlığı ve sıcaklığıyla taşımıştı. İnsanların ufuk çizgilerini genişletmiş, duygu ve düşünce alemlerine kocaman pencereler açmıştı.


Günümüzde radyo, temel kitle iletişim sürecinin çok da içinde olmadan, iletişim sürecindeki etkinliği fazlaca da önemsenmeden kullanılmaktadır. Bu, onun gerçek gücünün farkedilmemesinden kaynaklanmaktadır. Her şeyden önce radyo yayını yüzyüze iletişime çok benzemektedir ve dinleyici radyoya karşı bir yakınlık duygusu içindedir. Radyo, insanı öncelikle bir tek noktasından kavramaktadır: Kulak. O mesajını sadece ses üzerine yükleyerek dinleyicisinin kulağına gönderir. Radyo yayınının temel meteryali sestir. Böylelikle mesajın alınması çok kolaylaşmaktadır.  Sözcükler yardımıyla kodlanarak kulağa ulaşan mesaj daha sonra doğruca beyine giderek orada çözülür ve değerlendirilir. Radyo, insanların duygu dünyalarına, heyecanlarına ya da hezeyanlarına değil, öncelikle beyinlerine hitabeder. Bu özelliği nedeniyle diğer kitle iletişim araçlarından farklı ve önemlidir.


Temel meteryali ses olan radyo bu özelliği sayesinde akla gelebilecek her konuyu kolaylıkla işleyebilme ve aktarabilme imkanına sahiptir. Radyo öncelikle kulağa seslenir ama, hemen sonrasında da insanların evrene açılan pencerelerini inşa eder.  Sağladığı hızlı ve doyurucu enformasyon akışıyla radyo, bireylerin dünyaya açılan gözü kulağı olmakta, daha ileriki aşamalarda da onları yönelttiği düşünme, yorumlama, yargılama ve eyleme dönüştürme yollarıyla insanların sosyal hayat içindeki rollerini oynamalarına yardımcı olmaktadır.


İletişim alanında yapılan araştırmalarda, sözel sunumun çoğu insanlar için görsel sunumdan daha etkin olduğu tespit edilmiştir. Bu tespit, radyonun gerçek gücünün açık ifadesidir. Bu kapsamda, özellikle bireyler ve toplumlar için önem taşıyan mesajların iletilmesi, ikna tekniklerinin kullanılması konusunda radyonun gücü tartışılmaz bir konuma gelmektedir.


Sonuçta radyo, söylenecek önemli bir sözü, verilecek önemli bir mesajı olanların, bireyler arasında gerçek iletişimi dolayısıyla gerçek birliği, hoşgörüyü, barışı sağlamayı hedefleyenlerin, ciddi, tutarlı, dürüst iletişimcilerin aracı olarak ortaya çıkmaktadır. İletişimsizlikten, anlaşamamaktan, uzlaşamamaktan, bölünmeden şikayetçi toplumların acilen ve mutlaka radyonun gerçek gücünü keşfetmeleri ve kullanmaları zorunluluğu kendisini göstermektedir.


Araştırma: Recep Altun
Kaynak    : İletişiverelim (Yrd.Doç.Dr.Sedat Cereci)

25 Şubat 2012 Cumartesi

Hocalı Katliamı

1991 yılında Azerbaycan Parlamentosu’nun halktan gelen baskılar karşısında Dağlık Karabağ’ın özerk bölge statüsünü ilga etmesine karşılık Dağlık Karabağ Parlamentosu bir referandum düzenleyerek cevap vermiştir. Çoğunluğu Ermenilerin oluşturduğu bölgede referandum sonucunda Dağlık Karabağ Parlamentosu bağımsızlığını ilan etmiştir. 1992’de Sovyet birlikleri de bölgeden çekilmiştir.

Azerbaycan Dağlık-Karabağ Haritası

Hocalı’da gerçekleştirilen katliama giden süreçte, Ermenileri Rusların desteklediği yönünde ciddi bulgular bulunmaktadır. Ermeni gönüllülerden oluşan silahlı gruplar Karabağ’a yerleştirilmiştir. Ardından Gorbaçov, 25 Temmuz 1990’da yayımladığı bir kanun ile SSR (Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti) kanunları dahilinde olmayan silahlı grupların kurulmasını yasaklamış ve kanunsuz olarak saklanan silahlara el konulmasını sağlamıştır. Bu kanunla birlikte Azerbaycan’ın bütün bölgelerinde av silahları da dahil olmak üzere silahlar toplanmış, Dağlık Karabağ’da ise bu görev Rus askerleri tarafından yerine getirilmiştir. 1990 yılının Ağustos ve Eylül aylarında Ermeniler saldırılarını doğrudan Azerilere yöneltmeye başlamışlar, otobüs baskınları, yol kesme gibi terör eylemlerine kalkışmışlardır. 1990 yılı başlarında yaklaşık 186 bin Azeri, Ermenistan’dan Azerbaycan’a gitmeye zorlanmıştır. Ekim 1991’de ilk Azeri köyü Ermenilerce ele geçirilmiştir. Hocalı Katliamı, Rus askerlerinin desteğiyle 25–26 Şubat 1992’de Hocalı’ya ulaşan Ermeni kuvvetlerince gerçekleştirilmiştir. Rusya olaylarla ilgisinin olmadığını iddia etse de, Rus ordusuna ait 366. alayın 1991’in sonbaharından beri Ermenilerin safında savaştığı, alaydan kaçan dört askerce doğrulanmıştır.

Hollanda- Hocalı Katliamı Anıtı

10 bin nüfuslu Hocalı’da olaylar sırasında yaklaşık 3.000 Azeri bulunmaktaydı. Saldırıda ölenler hakkında verilen resmi rakam 613 kişi olmakla birlikte, katledilen toplam Azeri sayısının 1.300 kişi olduğu söylenmektedir. Saldırılar sırasında Hocalı’da yaşayan Ahıska Türkleri de evlerinde yakılarak öldürülmüştür. Kadın, çocuk ve yaşlılar da dahil olmak üzere siviller katledilmiştir. Katliamın ilk gecesinde sekiz aile bütün fertleriyle öldürülmüş, 700’den fazla çocuk anne ya da babasını kaybetmiştir. Yaralılar ise 1.000’in üzerindedir. Katliama tanık olan bir gazeteci, yaşananları şu şekilde aktarmaktadır:

Kırmızı çizgi Dağlık Karabağın sınırlarını gösterir. Gördüğünüz gibi Dağlık Karabağ'ın kuzeydoğu ve doğuda bazı bölümleri hala Azerbaycanın kontrolu altındadır.

Kahverenkli alan ise,  Ermenilerin işgal ettiği alanı gösterir.

Sarı renkli taranmış bölge, Dağlık Karabağ Ermenilerin talep ettikleri bölge ama Azerbaycan kontrolündedir. Çok kanlı dövüşler oldu o bölge uğrunda. Ermeniler orayı da işgal etmişti ama,  Azerbaycan silahlı kuvvetleri savaşın sonlarında geri aldı.

“Dağlık Karabağ’ın Hocalı kentinin düşüşünü bir gün boyunca yaşadım. Görüntülerle belgeledim ve video çekimleriyle bir günde 1.300 Azerbaycan Türk’ünün Ermeni çetecilerce öldürülüşünü bütün dünyaya duyurdum. Hocalı katliamı anlatılamaz bir vahşetti. Azerbaycan yönetimi ve Cumhurbaşkanı Ayaz Mütellibov, olayı dört gün boyunca kamuoyundan gizlemeye çalıştılar. Bütün Azerbaycan şok olmuştu. Ermeni bıçaklarından, kurşunlarından kurtulmayı başaranlar; kadınlar, çocuklar, ihtiyarlar karlı dağlarda tipi altında Agdam’a gelmeyi başardıklarında çoğunun ayakları donmuştu. Bazılarının ayakları ise kangrenden dolayı kesilmişti. Ermeniler vahşetin her türlüsünü sanki ibret olsun, örnek olsun diye yapmışlardı. İhtiyar dedelerin, yaşlı anaların yüzleri jiletlerle doğranmış, genç kadınların göğüsleri peynir gibi kesilmiş, bebeklerin kafa derileri yüzülmüştü. Hocalı ile Agdam arasındaki 12 kilometrelik orman boyunca cesetler dizilmişti.”

Hocalı Vahşeti

Gelişmelere seyirci kalan BM ve Batılı devletler, Ermenilerin yaptıkları katliamlara ve işgal hareketlerine ciddi bir tepki göstermemişlerdir. Ermenilerin Mayıs 1992’de Nahçıvan’a saldırmalarından sonra Türkiye 1921 Kars Anlaşması çerçevesinde bölgeyi korumak için askerî müdahalede bulunabileceğini açıklamıştır. Uluslararası toplum, ancak Ermenilerin nüfusu 60 binden fazla olan Kelbecer’e saldırmasıyla harekete geçti. BMGK, 822 sayılı kararı ile Ermeni kuvvetlerinin işgal altındaki topraklardan çekilmesini istedi, ancak bu sonuç vermedi. Kararın ardından AGİT bünyesinde arabuluculuk çalışmaları başlatıldı.

Hocalı Katliamı Anıtı

1994 yılında iki taraf arasında ateşkes ilan edilmiştir. Savaş sonrası çözüme kavuşturulamayan bir diğer sorun da, ülke içerisinde yerinden edilen ya da sığınmacı durumuna düşen bir milyon civarı Azeri’dir. Bunların büyük bir çoğunluğu Azerbaycan sınırları dahilinde yaşamaktadırlar. Azerbaycan nüfusunun %10’undan fazlası ülke içinde yerinden edilmiş sığınmacılardan oluşmaktadır ki bu, kişi başına dünyada yerinden edilmiş en büyük nüfus hareketlerinden biri anlamına gelmektedir. Bu insanlar hâlâ Ermenilerce işgal edilen topraklarda bulunan evlerine geri dönmeyi beklemektedirler. Azerbaycan Cumhuriyeti’nde yaşadığı yeri terk etmek zorunda kalan veya başka ülkelerden Azerbaycan’a gelen Azerbaycan vatandaşları, Azerbaycan hükümeti tarafından “göçkün” olarak adlandırılmaktadır. Sorunlarına hâlâ kalıcı çözümler bulunamayan göçkünler; mesken, iş, yiyecek, sağlık, eğitim ve can güvenliği gibi birçok sorunla karşı karşıyadırlar. Bu kişiler Bakü ve çevresinde, zor koşullar altında çadırlarda, barakalarda, okul ve yurtlarda, pansiyonlarda, dükkanlarda, yük vagonlarında, hatta yol kenarlarında yaşam mücadelesi vermektedirler.


Azerbaycan-Hocalı Katliamı Anıtı

ORTAK BİLDİRİ

Hocalı'da yaşananlar insanlık tarihi için büyük bir ayıp, uluslararası hukuka göre, insanlığa karşı suç kapsamındadır. Azerbaycan Türklerine karşı yapılan bu katliamın acılarını Kardeş Türk milleti olarak yüreğimizde hissediyor ve bu katliamı kınıyoruz. Hocalı katliamı, insanlığın bugün ve gelecekte dersler çıkartması ve bugüne kadar gösterdiği tepki konusunda bir vicdan muhasebesi yapması gerek önemli bir olaydır. Bu katliamın kurbanlarının çektikleri acıların tüm dünya halkları tarafından anlaşılması gerekmektedir. Türkiye, en temel insani ve vicdani değerleri yok sayan böyle bir hukuksuz eylemin öğrenilmesine ve faillerinin adalet önüne çıkartılmasına yönelik haklı mücadelesinde Azerbaycan'a destek vermeye devam edecektir.

Araştırma: Recep Altun

22 Şubat 2012 Çarşamba

Cemal Ağanın Tavukları



Cemal Ağa, Kırşehir İli Kaman ilçesi Savcılı Ağapınar sakinlerinden Cemal Polat'tır. Cemal'e manileri söyleyen de aynı yöreden, ismini bilmiyorum

İstanbul'un gayıkları
Cemal ağanın bıyıkları
Tilki yedi tavukları
Ne duruyon Cemal ağa

Avradın peşine düştü
Garlı dağları aştı
Tavuklar tilkiye kaçtı
Düğünüz var Cemal ağa

Yemleri torbada kaldı
Kimi ağladı, kimi güldü
Tavuklar hep gelin oldu
Gına getir Cemal ağa

Olanları Rasul gördü
Safiye kolların kırdı
Tilki geldi seni sordu
Adres bildir Cemal ağa

Bacadan mı inip geldin?
İssiz evi nasıl bildin?
Senet değil, niye çaldın?
Dürzü getir tavukları

İstanbul'a turist gitti
Soyka horoz erken öttü
Tavukçuluktan iflas etti
Dik bayrağı Cemal ağa

Kulak söyler doğru sözü
Gan ağladı iki gözü
Kürdün büyüttüğü horozu
Gurban ettik Cemal ağa

Atırı var, katırı var
Cemal'ın hatırı var
Gelin bakın komşular
Dinamasız moturu var

Halat takıp çektirdin
Civataların döktürdün
Gözün kör olsun Cemal
Herki ele ektirdin

Gençlik parkında holta attı
Getti hastanede yattı
Zopayı yiyince öttü
Zurna oldun Cemal ağa.

20 Şubat 2012 Pazartesi

Kibir

“Kibirli davranarak yüzünü insanlardan çevirme, yeryüzünde çalım satarak yürüme! Çünkü Allah kibirle kasılan, kendini beğenmiş, övünüp duran kimseleri asla sevmez.” (Lokman, 31/18)


Kibrin sembolü şeytandır. Çünkü o, Hz. Adem’i küçük görmüş ve ona saygı secdesinde bulunmamıştır.  (Bakara,2/34) Bu sebeple, kişinin kibre kapılması, şeytanlaşmaya açılan bir kapıdır.


Kibirli insanın tipik örneklerinden biri Karun’dur. Zira o, bütün mal ve mülkünü Allah’ın bir lütfu olarak değil, kendi akli kabiliyeti ve meziyeti olarak görmüştür.  (Kassas,28/78) Ayetin sonunda gelen ifadeler, kibrin ne büyük bir günah olduğunu açıkca ortaya koymaktadır. Çünkü, bu kimselerin Allah’ın sevgisinden mahrum kalacakları ifade edilmektedir.

Araştırma: Recep Altun

19 Şubat 2012 Pazar

Hocalı Katliamı Sergisi


İslam Konferansı Örgütü (İKÖ) Gençlik Forumu'nun 'Hocalı İçin Adalet' başlıklı uluslararası kampanyası çerçevesinde Hocalı katliamını anlatan fotoğraf ve resim sergisi Taksim'de sergilenmeye başladı. Hocalı katliamını gözler önüne seren sergi, 19 Şubat'a kadar gezilebilecek.


Rusya'nın 366. Motorize Piyade Alayı'nın desteğini alan Ermeni güçleri, 26 Şubat 1992 tarihinde Azerbaycan Cumhuriyeti'nin Dağlık Karabağ bölgesindeki Hocalı kasabasında Azeri sivilleri toplu şekilde katletti. Hocalı'da 106'sı kadın, 63'ü çocuk olmak üzere toplam 613 Azerbaycan Türkü katledildi. 150 kişi kayboldu. 487 kişi ağır şekilde yaralandı. Naaşlar üzerinde yapılan incelemede; insanların yakıldığı, gözlerinin oyulduğu, başlarının kesildiği görüldü.


Sergi öncesi düzenlenen konferansta İslam Konferansı Diyalog ve İşbirliği Gençlik Forumu Eğitim Araştırma ve Medya Departmanı Genel Müdürü Nebat Karakhanova'nın açılış konuşmasının ardından Azerbaycan Spor ve Gençlik Bakan Yardımcısı Intıgam Babayev, Türk Dili Konuşan Ülkeleri İşbirliği Konseyi Genel Sekreteri Büyükelçi Halil Akıncı, Azerbaycan Cumhuriyeti Milletvekili ve İreli Gençler Teşkilatı Başkanı Jeyhun Osmanlı, Azerbaycan İstanbul Başkonsolosu Hasan Zeynelov birer konuşma yaptı.


Kürsüye gelen Azerbaycan Spor ve Gençlik Bakan Yardımcısı Intıgam Babayev, dünyanın Hocalı katliamı konusunda çok az şey bildiğini ifade ederek, düzenlenen toplantı ve resim sergisinin önemine vurgu yaptı. Babayev, Ermenilerin Azeri halkını Hocalı'da hunharca katlettiğini dile getirdi. Intıgam Babayev, Hocalı'nın bir soykırım olduğunu, bunu dünyaya anlatmak için gençlere büyük işler düştüğünü ifade etti.

"Biz hepimiz Ermeniyiz" Diyenlerin vicdanlarına sesleniyorum.

"Biz hepimiz Hrant Dink'iz" Diyenlerin vicdanlarına sesleniyorum.

Acaba bugün de "Biz hepimiz Ermeni'yiz" ya da "Hrant Dink'iz" Diyebilecekler mi?

18 Şubat 2012 Cumartesi

İdare

Nuh Nebiden evvel kullandığımız ve adına “idare lambası”, “bezir çırası” ya da sadece “çıra” dediğimiz tabanı yuvarlak alt gövdesi konik yukarıya doğru boru şeklinde daralan ucunda şapkalı yuvarlak fitil başlığı olan bir aydınlatma gerecinden bahsedeceğim.

Haznesine yakıt olarak gaz yağı, ya da beziryağı konulurdu. O zamanlar evlerin oda duvarlarında  üst tarafı üçgen alt tarafı kare şeklinde ve içi duvar genişliğince derinlikte olan “toka” ya da “dolap” diye adlandırdığımız gömme küçük dolaplarda gaz lambamızı, ya da idare lambamızı muhafaza ederdik.

Yuvarlak ince fitilini hafifçe dışarıya doğru çekip kibritle tutuşturursunuz. Çok isli yanar ve  fitilde yanan gaz yağından dolayı odanın içini tuhaf bir koku kaplardı. Hele idare lambasına gaz yağı yerine bezir yağı konmuşsa, onun kokusu biraz daha ağırdı. Çıranın konduğu dolabın üst tarafı yanan idare lambasından dolayı  simsiyah olurdu.

Ben daha çok gaz lambasının kullanıldığı zamanı hatırlıyorum. Gaz lambasının başına bir iş geldiği zaman o anda evde  kırılan şişesinin ya da bozulan parçanın yedeği olmadığı vakit idare dediğimiz bu çıra lambası devreye girerdi.

Şimdi bakıyorum da nereden nereye gelmişiz: idare lambasından, gaz lambasına, gaz lambasından löküs olarak adlandırdığımız biraz daha gelişmiş ipek fitilli ve pompalı aydınlatma gereci. İlerleyen zaman içinde ilçemize kurulan İngiliz malı ve 8 silindirli dizel motorlu jeneratörü hatırlarım. Üretilen elektriği belli saatler arasında sadece çarşı merkezine veriyorlardı. Daha sonra bizler de elektriğe kavuşmuştuk, ama bunun yılını tam olarak hatırlamıyorum. Hatırladığım tek şey evlerimize sıva üstü elektrik tesisatının döşendiğiydi. Gaz lambasından kurtulmuş pırıl pırıl sarı ışıklı armut lambanın verdiği aydınlıkla çok mutlu olmuştuk.

Ya işte böyle dostlarım. İdare dediğimiz lambadan önce nasıl aydınlatma yapılıyordu, onu bilmiyorum. Herhalde o zaman ki insanlar,  duvarlara takılan meşalelerle aydınlanıyorlardı.

17 Şubat 2012 Cuma

Senin İçin
















Gündüz sadece  gözlerimiz ve ellerimiz sevişirdi
Dört gözle beklerdik geceyi, sabırsız çocuklar gibi
Ayın ışığında oynaşırdık,  mehtaplı yaz geceleri
Deliler gibi seviştiğimiz  geceler,  bize  yetmezdi.

Şimdi yaşlandık artık, nerde o ateşli gecelerimiz
Gündüz gözlerimiz ve ellerimiz, gece sevişmelerimiz
Sakın bırakma ellerimi, varsın  el ele kalsın ellerimiz
Dua edelim,  sonsuza kadar sürsün bu beraberliğimiz.

Sakın korkma ölümden, ölümden sonrası da var
Ölümün herşeyi  bitirip, sonlandıracağını mı sandın?
Bu aşkın bize yaşatacağı daha çok güzel günler  var
Ayrılığı eller gibi, ölümden kolay birşey mi sandın?  

Bizi ölüm bile ayıramaz, bizim aşkımız sonsuza kadar
Bizi ancak bir pervane misali,  aşkımızın ateşi yakar
Sen dert edip tasalanma,  has bahçemin gonca gülü
Bu gönül aşık sana,  senin için dünyanın anasını satar.

Recep Altun

12 Şubat 2012 Pazar

Ablam ve Kumbarası

Sıcak bir Ağustos günüydü. Taş ve kerpiç yapılı evimizin duvarındaki gömme dolapta gözüme ilişen kumbarayı merak etmiştim. Ahşap bölmeleri olan dolabın en üst bölmesinde duran kumbaraya uzandım ve aldım. İsmini hatırlamadığım bir bankaya ait olan kumbara ne kadar da ağırdı. Onu şöyle bir sağa sola salladığım da kumbaranın duvarlarına çarpan demir paranın sesleri ile birlikte içindeki kağıt paraya çarpan demir paranın tok seslerini de duyabiliyordum. Ne babam ne de annem bizlere hiç harçlık vermezdi. Parayı biliyorduk ama, kendimize özgü ihtiyaçlarımız için para harcama imkanımız hiç olmamıştı.

Çocukluk bu ya, aklıma hemen kumbaradan para çıkarmak fikri geldi.  Ama nasıl çıkaracaktım.  Hemen sağı solu karıştırdım ve kadınların dantel işinde kullandıkları bir tığ elime geçirdim. Kumbara ile birlikte odadan koridora ve oradan da antreye geçtim.  Kimseye görünmeden taş basamakları hızla inip, beni kimsenin bulamayacağı ve göremeyeceği evimizin güney cephesindeki duvara sırtımı yaslayarak oturdum. Kumbaranın bozuk para atılan tırtıllı ağzından tığı içeri sokup başladım karıştırmaya. Kumbarayı bir elimle havaya kaldırıyordum diğer elimdeki tığ ile de parayı tırtıllı ağzından dışarı çıkarmaya uğraşıyordum. Güneş tam tepedeydi.  Ağustos ayının kızgın güneşinin altında saatlerce uğraştım. Alnımdan akan terler gözüme giriyor ve tuzlu ter gözlerimi yakıyordu. Yüzümden akan terler de dizleri yamalı pantolonuma damlıyordu. Bir taraftan elimin tersi ile terimi siliyor bir taraftan da kumbaradan para çıkarmaya devam ediyordum.  Kan ter içinde kalmıştım, ama bir tane bile demir parayı kumbaradan dışarı çıkaramamıştım. Bir ara,  birden “Ne yapıyorsun orada?” diyen ablamın sesiyle irkildim ve hemen kumbarayı arkama saklasam da ablam kumbarayla nasıl uğraştığımı epey izledikten sonra bana seslendiğinden, kumbarayı arkama saklamamın bir anlamı kalmamıştı. Önce “Hiiiç!..” diye cevap vermiştim, ama ablam: ”Gördüm! O kumbarayla ne yapıyordun?” diye sorunca,  başımı öne eğerek oturduğum yerden yavaşça doğruldum ve arkama sakladığım kumbarayı ablama uzattım. 

Uzattığım kumbarayı alan ve beni kan ter içinde gören ablam: “şu haline bak! Güneş başına vuracak! Ne zamandır sen buradasın?” dedi.  Ben cevap verecek bir halde değildim.  Elimden tutarak beni evimize çıkardı ve koridorda bulunan küçük havuzlu muslukta yüzümü ve başımı yıkadı ve sedire oturttu. Biraz kendime gelmiştim. Ablam kumbarayı  ve tığı  yerrine koydu ve bana dönerek: “Sakın bir daha bunu yapma, bir şeye ihtiyacın olduğunda bana söyle, olur mu ablam!” dedi. Ben de onun bu merhametli davranışı karşısında ağlayarak kollarına atıldım ve ıslak başımı omzuna koydum. Yaptığıma pişman olmuş, ama ihtiyaç duyduğum da başımı omuzlarına koyabileceğim bir ablamın olduğunu bilmek; beni hem rahatlatmış, hem de çok mutlu etmişti.

Recep Altun

9 Şubat 2012 Perşembe

Hangisi Kirliymiş















Genç bir çift yeni bir eve taşınırlar. Sabah kahvaltı yaparlarken komşuları da çamaşırlarını asar. Kadın, kocasına: “Bak, çamaşırları yeterince temiz değil, çamaşır yıkamayı bilmiyor, belki de doğru sabunu kullanmıyor.” der.  Kocası ona bir şey demeden kahvaltısına devam eder. Kadın, komşusunun çamaşır astığı her sabah aynı yorumu yapar. Bir ay sonra bir sabah, komşusunun çamaşırlarının tertemiz olduğunu görür ve kocasına: “Bak, çamaşır yıkamayı öğrendi, merak ediyorum kim öğretti acaba?” der. Kocası da: “Ben bu sabah biraz erken kalkıp penceremizi sildim.” der.

Kaynak: Nesibe Aydın Dershanesi, SBS Deneme Sınavı-1 Dergisi

2 Şubat 2012 Perşembe

Sarıldıkça Sarılalım















Senin gönlün üşüyor
Benimse kemiklerim
Hadi ne duruyoruz
Isınmak için sarılalım.

Senin gönlün ısınsın
Benim de kemiklerim
Satırlara  böyle yazılsın
Ben üşümeyi severim.

Her taraf bembeyaz
Dışarda kuru bir ayaz
Sevgimizi üşütmeye
Bu kışın gücü yetmez!

Gel güzelim ver elini
Buralardan kaçalım
Bir sobanın başında
Sarıldıkça sarılalım.

Recep Altun