Provakatif Film

Daha önce de Peygamber efendimizi aşağılayan ve Müslümanlarla alay eden karikatürler çizen karikatüristlere ve onları yayınlayan dergilere  ben de tepki vermiştim. Şu anda yine Hz. Muhammed’e hakaret eden “Müslümanların Masumiyeti” isimli filmin yapımcısını, danışmanlarını ve Arapça’ya çevireni vs. esefle ve şiddetle kınıyorum. Bir dinin mensuplarını kızdıracak, öfkelendirecek İslam’ın ne öğretisiyle ve ne de tarihiyle hiç alakası olmayan bu tarz abuk sabuk yaklaşımları asla hoş karşılamıyoruz.

Ancak, bu tarz çizilen karikatür ya da filmlerin İslam dünyasını karıştırmak için tamamen provakatif amaçla çizildiği ve yapıldığı da bir gerçektir. ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton söz konusu filmin videosu ile ilgili yaptığı açıklamasında: “ABD Yönetimi olarak videoyu onaylamadıklarını” söylemiştir.  

Filmi seyredenlerin: “Müslümanlara, Peygamber’e, Peygamber’in eşlerine en galiz şekilde söven sayan abuk sabuk bir film” olduğundan bahsediyorlar.

Müslüman Göstericiler
Bu durum karşısında nasıl davranacağız ve ne yapacağız?.. Libya gibi mi?.. Mısır gibi mi?.. Yemen gibi mi?.. vs. Yoksa,  İslami değerlerimizi üreterek onları mahcup edecek türden cevaplar mı vermeliyiz?

Recep Altun

Aile Huzuru


İnsanın kendisini güvende hissettiği, pek çok ihtiyacının karşılandığı yer, ailedir. Ailede huzur için her iki eşin de dikkate etmesi gereken bazı hususlar şunlardır: Eşine saygı duymak, ona kendisi için değerli olduğunu hissettirmek; dışarıdaki insanlara gösterdiğimiz güler yüzü ve hoşgörüyü ailemizden esirgememek;eşine karşı dürüst olmak; eşinin ailesine saygı göstermek, zor zamanlarında ona destek olmak…

Hayatımızın bir imtihan olduğu, ailemizinse bu imtihanı kazanmamız için önemli bir fırsat olduğu bilinciyle aile huzurumuzu arttırma konusunu önemsemeliyiz.

Erkek de olsak, kadın da olsak… Yeni evlenmiş de olsak, uzun yıllardır evli de olsak…

Kaynak: Diyanet Takvimi

Orta Doğu Gemisi

Temsili Hz. Nuh'un Gemisi

İstanbul'da Dolmabahçe Sarayı'nda Arap Uyanışı ve Orta Doğu'da Barış Konferansında konuşan Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, "Orta Doğu'da hepimiz Nuh'un gemisinin içindeyiz, ya beraberce bu tufandan çıkacağız, ya da büyük felaketlerle karşı karşıya kalacağız" dedi. 

Bugün, ülkemizle birlikte sınır komşularımız ve sınırlarımızın dışındaki Orta Doğu ülkelerinin karşı karşıya oldukları durumunu, Dışişleri Bakanımız Sayın Ahmet Davutoğlu,  çok açık ve net bir şekilde açıklamıştır. 

Cenab-ı Allah'tan, geçmişte Nuh'un gemisini nasıl sağ salim karaya oturtmuşsa, bugün için adını "Orta Doğu gemisi" olarak koyacağımız geminin yolcularını da her türlü tehlikerlerden ve belalardan muhafaza ederek, yeniden barışın ve kardeşliğin tesis edildiği bir ortamda sağ salim karaya oturtmasını niyaz ediyoruz.

Recep Altun

Sevgi Üzerine




Sevginin, insan doğasının kumaşına Yüce Yaratıcı tarafından işlenmiş en güzel ve en muhteşem bir motif olduğunu söyleyebiliriz. Sevgi, insan ruhunun özüne konulmuş, eşyanın tabiatına üflenmiş en yüksek değerdir. Sevmek; var olmak ve var olmanın keyfini tatmaktır. Sevmek, ezeli ve ebedi bir neş'e halidir. Neş'e ise var olmak, var olmanın heyecanını duymak demektir.

Sevgi; akıl, fıtrat, bilinç ve var oluş duygusu ile paralel yürür. Aşk ise; bilinçsizlik, akıl dışılık, fıtratla çatışma ve yoklukta erime zemininde yürüyen marazi bir haldir. Aşk lügatte “sarmaşık” demektir. Yani duyguların düzensiz bir hal alması, bağlılığın ve ilişkinin benlik (yahut varoluş) duygusunu silip süpürmesi durumudur. “Aşk’ta” aşık ile maşuk birbirinden ayrılmaz derecede iç içe geçmişler ve kendi varlıklarını muhatabının varlığında eritmişlerdir. Bu durumda ne aşıkın ve ne de maşukun bağımsız varlıklarından bahsetmenin anlamı kalmamıştır.

Sevgi de ise, karşılıklı varlık bilincinin nitelikli bir şekilde devamı söz konusudur. Bilinç ortadan kalkmamış, varlık duygusu karşılıklı bir şekilde idrak edilmekte ve tarafların varlığının devamı karşılıklı bir şekilde sürüp gitmektedir.

Eski kültürde; sevenden sevilene, İnsandan Allah’a  yöneltilmiş sevgiye “muhabbet”; sevilenden sevene, Allah’tan insana yöneltilmiş sevgiye ise “meveddet” denilirdi.  Her iki durumda da muhataplar kendi varlıklarının bilincindedirler, benlik duygularını kaybetmemiş, şuur dışına çıkmamışlardır. İşte bu durumda sevgi bu ilişkiyi bir üst bilinç düzeyine taşır, karşılıklı varlık sahibi oluşu anlamlı hale getirir ve muhataba karşı beslenen bağlılık duygusunu Allah sevgisine vasıta ve vesile kılmak sureti ile de bilinçlerin en üstünü olan kulluk bilincinin kapısını aralar.

Aşk ise aslında bir kendi kendini kandırma, kendini anlamsızlaştırarak bir sarhoşluk hali oluşturma durumudur. Bilincin dışına taşma, idraki yitirme ve varlığın asli çizgilerini kaybediş… Sonra da bu marazi halden paradoksal bir şekilde keyif alma, yoklukta varlığı, varlıkta yokluğu arama gibi eşyanın realitesine ters bir durumu ısrarla sürdürme.

Sevgi aslında Allah’ın insana üflediği ruh olan düşüncenin en soylu ve en üstün tecellisinden başka bir şey değildir.

Araştırma: Recep Altun
Kaynak: Üslup Dergisi
Makale: Prof. Dr. Muhammed Nur Doğan

We / Blog

Jorn Barger

Kaynaklardan edindiğimiz bilgilere göre, internette yazılan bir tür seyir defteri de diyebileceğimiz “bloglar”, 1993 yılında doğmuş olup, doğduğunda bugünkü blog kavramına sahip değillermiş. 1997 yılında Robot Wisdom (Robot Bilgelik) isimli bloğun editörü Jorn Barger weblog’a isim babalığı yapmış. ‘web’ ve ‘blog’ sözcüklerinin bileşiminden oluşan Weblogun ‘blog’a dönüşmesi ise, Peter Merholz’un yarı şakayla bu sözcüğü ‘we / blog’ (blogluyoruz) şeklinde bölmesiyle ortaya çıkmış. 

Peter Merholz
Bloglarla uğraşanları araştırdığımızda; genelde bilgi aktarmak, yorum yapmak ve Internet ortamında görüşlerini paylaşmak isteyen bir grup şeklinde karşımıza çıktıklarını görüyoruz. Bu grubun içinde her sosyal sınıftan ve meslekten insan olmakla birlikte aralarında ev kadınlarına ve öğretim üyelerine de rastlamak mümkündür.

Blogcular için önemli olan paylaşım ve karşılıklı konuşmadır. Tutkuyla yazmak, bir kampanyayı sahiplenmek, gelen tepki ve eleştirilerden beslenmek onlar için heyecan vericidir.

Bu dinamik yapıya sahip blogları, diğer tüm yayınlardan ayıran özelliği ise, yazar ve okur arasında sürekli kurulan iletişimdir. Ayrıca bloglar zaman kavramıyla da özel bir ilişki kurmuş olup, en son güncellenmiş blogları en üste gelecek şekilde yapılandırılan kronolojik kurgu, blog yapısının farklılığını ortaya koymaktadır.

Milenyum (2000) yılına gelindiğinde ise, blogların olgunlaştığını ve sayılarının hızla artmaya başladığını görüyoruz. Blog dünyasına ilk önce heyecanlı amatörler katılmış; daha sonraları aralarında ev kadınları, öğrenciler, öğretim üyeleri, müzisyenler, avukatlar derken her kesimden milyonlarca kişinin blog yolculuğu bu amatör ruhla başlamıştır.

Belli bir kaliteyi tutturan ve çok tıklanan bloglar yayında kalıyor; söyleyecek sözü olmayanlar, sürekli güncellenmeyen, şekli şemali çekici olmayan bloglar da hızla yok oluyorlar. Blog dünyası, bireyin kendi başına var olup ayakta kalma mücadelesini verdiği bir ortam aslında. Bloglar, ancak bireyle var olup devam edebiliyor, ya da bireyle birlikte yok olup gidiyorlar.

Blogların Türkiye’de popüler olması ise 2005 yılından itibaren hız kazandı. İyi blogcular hatalarını anında, kolaylıkla ve sıkça düzeltirler. Tarafsız olduklarını iddia etmez, ama şeffaflıktan da taviz vermezler. İletişimde oldukları kitleye mesafeli değillerdir. Blogların, siyasi tartışmaya renk ve çeşitlilik kattıkları 2010 yılının yazında Türkiye ile İsrail arasında ortaya çıkan Mavi Marmara krizinde gözlendiği gibi, çok yönlü siyasal olaylar patladığında bloglar, gazetelerin birinci sayfasına dönüşebiliyorlar.

Medyanın sadece kendi uzmanına söz hakkı veren anlayışının bloglar sayesinde kırıldığını biliyor muydunuz? Eğer herhangi bir kişi uzmanlığından eminse ve görüşlerini başkalarıyla paylaşmak istiyorsa, blog onlara müthiş bir imkan sunuyor. Amerikan bloglarının 11 Eylül’den sonra patlaması bir rastlantı değil. 11 Eylül’ü izleyen günlerde ve Irak Savaşı’nın her aşamasında muhalefetin bloglara taşındığını görüyoruz.

Türkiye’nin sanal aleminde ise, bütün görüşlerin görünür olmasının henüz epey riskleri var. Internet ortamı; gittikçe hantallaşmış ve görevini sürdüremeyen ana medyanın yazamadıklarını sunmak için vardı. Vicdani retçiler, Kürtler, Aleviler, eşcinseller gibi toplumda çok fazla sesi duyulmayan topluluklar internette aktif olabiliyorlardı. Ancak, iş blog açmaya ve düşünceleri açıkça paylaşmaya gelince frenlere basılıyordu. Türkiye’de kendi adınla varolmak risklidir. Özellikle faili meçhul gazeteci cinayetlerinden sonra ortam daha da baskıcı oldu. Tekil olarak politik blogcu olmak yerine takma adla yani rumuzla adeta ufak çapta bir blogcu olunabiliyor.

Türkiye’de herkesin, her şey hakkında sarsılmaz fikirleri bulunuyor. Bu fikirler bilimsel olarak desteklenmese de gazete köşelerinde şiddetle savunuluyor. Polemikler, çekişmeler, kamplaşmalar gazete köşelerinden yapılıyor. Ülkemizdeki tartışma ortamının sorunlu olduğu forumlar, blog yorumları, sözlük ortamında yapılan siyasal tartışmalar bir anda alevlenip kişisel tehdide dönüşebiliyor. Taraflar hemen kendini belli edip şiddetin dilinden konuşmaya başlıyor ve nefret söylemi er geç bloglardaki tartışmalara da yansıyor.

Araştırma: Recep Altun
Kaynak: İnternet-Blogdan Al Haberi
Yazarlar:Zeynep Atikan-Aslı Tunç

Bayrağın Namusu




"...Koskoca bir devlet bayrakla uğraşıyor. Üstelik PKK bayrağıyla değil, kendi bayrağıyla. PKK’lıların askeri araca astığı PKK bayrağını görmezden geliyor ama kendi bayrağını lojmanın penceresinden indiriyor. Daha da ileri, çok çok ileri giderek kutlamalarda,  hele İzmir’in kurtuluşu gibi bir kutlamada göndere bayrak asılmasını yasaklıyor. Oraya o bayrağın asılabilmesi için Türkiye, Türk halkı ne bedeller ödedi… Utanmıyorlar. Hatırlamıyorlar, bilmiyorlar. Belki de hatırlıyorlar ve biliyorlar ve zaten bunun için öyle yapıyorlar..."

Afet Ilgaz

Tecavüz Adası


Birinci Dünya Savaşı sırasında Van'ın Zeve köyü halkı, kadın, çocuk ve yaşlı demeden Ermeni çeteciler tarafından öldürülmüştü. Bununla yetinmeyen Ermeniler, kilisenin de üzerinde bulunduğu Akdamar Adası'nı "Türk kadınlarına tecavüz adası"na çevirmiş, yüzlerce kadın bu zillete dayanamayıp gölde intihar etmişti. AKP, Türkiye'ye "soykırımcı" iftirası atan Ermenistan'ı memnun etmek için 3 milyon lira harcayarak Van'daki Akdamar Kilisesi'ni onarıp törenle hizmete açmıştı. 

Türk topraklarında Ermenistan bayraklı ayin

İşgal yıllarında bölgedeki Müslüman kadınları Van Gölü'ndeki Akdamar Adası'na kaçırıp namuslarına leke süren Ermeni çetecilerin torunları, 09 Eylül 2012 Pazar günü Akdamar Kilisesi'nde bu yıl üçüncüsü düzenlenen ayine katıldırlar.


Akdamar Adası'ndaki kilisede yapılan her ayinde; Ermeni çetelerince kirletilmiş namuslarını temizlemek için canlarını hiçe sayarak kendilerini Van Gölü'ne atan bu asil Türk kadınlarının gölün derinliklerinde yatan kemikleri sızlıyordur herhalde.
Recep Altun

Yürekler Bölünür Vatan Bölünmez


"Aziz Şehitlerimize"

Her gün bayrak bayrak şehit kervanı
Öbek öbek ateş sarar her yanı
İnsanın gerçekten yanıyor canı

Bu kadar acıya canlar dayanmaz
Yürekler bölünür vatan bölünmez
(...)

Vatanseverlerin elleri bağlı
Yazanın çizenin dilleri bağlı
Millet unutulmuş kolları bağlı

Bu kadar acıya canlar dayanmaz
Yürekler bölünür vatan bölünmez
(...)

Hainler dehşete vahşete kanmaz
Sanmayın uyuyan canlar uyanmaz
Türklük şahlanırsa kimse dayanmaz

Şehitler verilir vatan verilmez
Yürekler bölünür vatan bölünmez

Sakin Öner


Tabloyu Doğru Okumak

Biz bu fotoğrafı,  sıcağı sıcağına yüreğimizi dağlayan ateşin acısıyla teröre karşı ortak hareketin bir tablosu olarak okumuştuk. Oysa, bu fotoğrafı teröre karşı ortak bir hareketin değil; tam tersine bir aczin fotoğrafı olarak okumamız gerekiyormuş. Çaresizlik içindeki yetkililerimizin, eli kanlı, hain terörün eylemlerine karşı yapabildikleri tek şeyin dua etmekten öte gidemediklerine,  her şehid cenaze namazı ve törenlerinde şahit olmuyor muyuz?

Başta Türkiye Cumhuriyeti'nin Cumhurbaşkanı, Meclis Başkanı, Başbakan, ana muhalefet lideri, bakanlar ve yüksek rütbeli genarellerin yan yana dizilmesi teröre karşı ortak tavırı sergilemiyor. Aksine, terörün bu ülkeyi ne hale getirdiğinin bir tablosunu sergiliyor. Kimsenin elinden dua etmekten başka birşey de gelmiyor!..

Recep Altun 

  

Yakışmadı!










Orgenaral Necdet Özel, 25 askerin şehit olmasının ardından gittiği Afyonkarahisar'da Valiliği ziyaret etti. Vali Balkanlıoğlu'da Özel'e ziyaretinin anısına çeşitli hediyeler sundu. Şehit acısının yaşandığı bir günde gerçekleşen bu hediye merasimi için Özel'e de Balkanlıoğlu'na da bravo doğrusu. Şehit aileleri ve necip Türk milleti, aziz şehitlerinin acısıyla yanıp tutuşurken, şu işgüzarların yaptıklarına bakın. Hiç olmazsa, hediyelerinizi basına yansıtmadan merasimsiz el altından alıp vereydiniz. Bu ortamdaki hediye alış-verişi, necip Türk milletinin ne Genelkurmay Başkanı'na ne de Vali'sine yakışmamıştır!

Bütün şehitlerimize Cenab-ı Hakk'tan rahmet, acılı ailelerine ve kederli necip Türk milletine sabr-ı cemil niyaz ediyoruz.

Recep Altun

Şehit Babasının Feryadı


Geçtiğimiz gün Şırnak’ın Beytüşşebap ilçesine terör saldırısı oldu. Tugay Komutanlığı’na ait Ceper Üs Bölgesi’ne PKK’lı teröristler ağır silahlarla saldırdı. Haberi gazetelerde okudunuz ve televizyonlarda izlediniz. 10 şehit verdik. Bütün şehitlerimize Allah’tan rahmet, acılı ailelerine ve milletimize sabr-ı cemil niyaz ediyoruz.

Ben bu yazımda özellikle bu şehitlerimizden Uzman Çavuş Erdoğan Sönmez’in babasının ifadelerine yer vermek istiyorum.

 
Baba İlyas Sönmez, kendisinin de Kürt olduğunu, oğlunun silahının kendisine verilmesini isteyerek, “Silahını bana verin ben gideceğim. Tek başıma gideceğim. Gitmeyen namussuzdur. Dört tane çapulcu dağda çıkmış orduya meydan okuyor” dedi.

Kürt babanın bu feryadı, hala PKK terörünü Kürt meselesi olarak yutturmaya çalışanlara duyurulur. Bugün Türkiye’de mevcut olan sorun terör sorunudur, işsizlik sorunudur, üretim sorunudur, açlık ve yoksulluktur, sağlık, eğitim, ulaşım sorunudur. Ve bu sorunlar Türk için de sorundur, Kürt için de Laz için de, bu topraklarda bulunan her vatandaş için de… Bölücü terörün, kendisini Kürt halkının arkasına gizleyerek kamufle etmeye çalışması çabaları bu Kürt babanın feryadıyla bozulmaktadır.

Kürt vatandaşlarımız PKK teröründen en fazla zararı gören vatandaşlarımızdır. PKK terörü 40 bin vatandaşımızın canını almıştır derken, bunların en az yüzde 90’ı Kürt kökenlidir. Yaşanan bu kadar kirli propagandaya rağmen, Kürt vatandaşlarımız hala devletine ve milletine sadıktır, en değerli varlığı olan evladını bu vatan, bu millet için feda etmektedir. Sadece feda etmekle kalmayıp, “müsaade edin bu dağdaki çapulcuları oğlumun silahıyla ben hizaya getireyim” demektedir. Baba Sönmez’in “Dört tane çapulcu, dağda çıkmış orduya meydan okuyor” ifadeleri de PKK terörüne olan bakışını ve devlete olan saygısını göstermektedir. Ve Kürt vatandaşlarımızın çoğunun da görüşü bu doğrultudadır. Baba Sönmez, yaşadığı birçok ekonomik sıkıntıya, siyasilerimizin yaptığı her türlü fiyasko davranışlara rağmen bu görüşünü muhafaza etmektedir.

Baba Sönmez’in şu ifadelerini bir yere mutlaka not etmeli: Maddi imkânsızlıklardan dolayı oğlunu okutmakta zorlandığını, onun da bu nedenle uzmanlık yaptığını kaydeden baba Sönmez, “Ama benim vergimle benim paramla Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde PKK para alıyor. Dağda da gidip PKK’yla kucaklaşıyorlar. Mermimiz yoksa Türkiye Cumhuriyeti için canımızı verelim. İsrail iki asker için Filistin’i yerle bir etti. Biz niye oraları ateşe verip yerle bir etmiyoruz?  Ben Kürt’üm. Ben Vanlıyım. Erciş’tenim.

Bu ifadeler en değerli varlığını vatan için feda etmiş bir babanın feryatları ve evlatlarını askere bile göndermekten imtina ettiği halde terörle mücadele ettiğini zanneden, üstelik Kürt açılımı adı altında teröre her türlü açılımı hayata geçiren siyasilerimize balyoz gibi gelmektedir. Ama onlar artık bu feryatlara alışık. Kulaklarını, gözlerini kapamışlar, kendilerine emredileni körü körüne yapmanın hesabındalar. Böyle bir durumda görev milletimize düşmektedir. Terörün son bulmasını, terör yandaşlarının bu kadar pirim yapmasını önlemek mi istiyorlar, bu konularda çözümü olan siyasi iradeleri iş başına getirmeden bu asla gerçekleşmeyecektir.

Çözümü olan tek SİYASİ İRADE de bellidir.

Kaynak: Murat Çabas- mcabas@yenimesaj.com.tr