Kürdistan'ı Kim Kuracak?

Hürriyet Gazetesi'nden Alıntıdır.
Habur Açılımı ile ilgili hazırlıklar yapılırken, bu işi bilenler tarafından yetkililer, "Siz PKK'nın ne istediğini bilmiyorsunuz, yanlış yapıyorsunuz?" şeklinde uyarılmıştı. Ama bu uyarı fayda vermedi.  PKK'nın  30 yıldır dağlarda Kürtçe eğitim için eşkıyalık yaptığı yanılgısına düşüldü ve fiyaskoyla sonuçlanan Habur skandalının sorumlusu olarak da basın tarafından yine basın olarak gösterildi. PKK eşkıyasının derdinin Türkiye'de Kürtlerle Türklerin barış içinde yaşamaları değil, Güneydoğu'nun koparılması ve bağımsız bir Kürt devleti oluşturması olduğu gözardı edildi. Çünkü, işin başında iken asla böyle bir ayrılıktan bahsedilmiyor ve bu niyetler gizleniyordu. Ayakları yer tuttukça, bir yerlerden cesaret aldıkça söylemlerini böyle fütursuzca dile getirebiliyorlar.

BDP Diyarbakır Milletvekili Altan Tan,  Bingöl parti binasında partililerine:  "...Kürdistan'ı kim kuracak biliyor musunuz? İdris Naim Şahin ile Tayyip Erdoğan kuracak!.." şeklinde konuşmuştur. BDP Diyarbakır Milletvekilinin özet konuşması yukarıda, arzu edenler internetten bu konuşmanın tamamını da okuyabilirler.

Blog sayfamda bu tür haberlere yer vermek istemediğim gibi, yorumda bile bulunmak istemiyorum ama, gelin görün ki, şu yukarıda sizlerle paylaştığım haber okunduktan sonra sessiz kalınabilirse, ben de kalayım.

Recep Altun 

Neşet Ertaş'ı Kaybettik!

Değerli Hemşehrim Halk Ozanı Neşet Ertaş
Neşet Ertaş türkü demek; binlerce yıldır söyleyen ve söylenecek olan... Neşet Ertaş bağlama demek; binlerce yıldır çalınan ve çalınacak olan... Kırk yıldır ismi türkü ve bağlama ile özdeşleşmiş Neşet Ertaş'ın yoksulluk, gurbet ve ayrılıklarla dolu hayat hikayesi 1938'de Kırtıllar Köyünde başlar. Anası Keskin'in Hacelobası köyünden Döne, babası Yağmurlu Büyükoba'dan Muharrem Ertaş... Baba Ertaş, orta Anadolu Türkmen/Abdal Müziği geleneğinin bilinen en güçlü temsilcilerinden biri ve gelmiş geçmiş en büyük bozlak ustasıdır.

"Yağmurlu Büyükoba, Hacelobası, Kırtıllar, İkibikli, Tezrek, Barak, Kırıksoku, Kaman, Keskin, Kırıkkale, Yerköy ve Çiçekdağı...
Buralar, asırlar öncesinin gezginci ozanlık geleneğini sürdürürcesine köy köy gezen Baba Ertaş'ın çocukluk ve ilk gençlik yılları, başta Kırşehir Ve Yozgat'a ait bu köyler olmak üzere çevre il ve ilçelerde babası ile düğün çalarak geçer.

Bozkırın tezenesi, halk ozanı Neşet Ertaş, hayatını anlattığı bir şiirinde şöyle der:

"Dizinde sızıydı anamın derdi
Tokacı saz yaptı elime verdi
Yeni bitirmiştim üç ile dördü

Baban gibi sazcı oldun dediler"

Derken bir gün elinde sazı, cebinde iki buçuk lirayla ver elini Ankara diyerek Kırşehir'den ayrılır. Ankara, İstanbul, kısa bir süre için tekrar Kırşehir ve nihayet hiç bitmeyecek bir gurbet hayatına başlamak üzere tekrar Ankara... Gazinolar, pavyonlar, eğlence yerleri, düğünler ve konserler... Ve turneler;  Anadolu turneleri, Sarısözen'in tabiri ile "Kırşehir'li mahalli sanatçısı" Neşet Ertaş, 1960'ların sonlarına doğru artık yurdun dört bir tarafında zevkle dinlenen ve herkesin sevdiği bir sanatçı olmuştur. O'nun türküleri ortanadolu bozkırlarının bin yıllık hüznünü anlatır lisan-ı hal ile. İşte bunun için, "türkü" denince o'nun o gür, parlak ve bir o Kadar da içli ve duygulu sesiyle söylediği yürek burkan ezgileri gelir aklımıza. 

Bağlama denince de o'nun elinde adeta sihirli bir alet haline gelen bin yıllık sazımız akla gelir hemen. 1976 yılında geçirdi ani bir rahatsızlığın tedavisi için Almanya'ya gider ve iyileştikten sonra sanatçı olarak oturma izni alıp orada kalır. Yirmi üç yıldır  "Alaman gurbetinde", ülkesine insanlarına duyduğu aşkla çalıp söylemektedir.

Bir sanatçıyı tanımanın en iyi yolu, hele de bu Neşet Ertaş gibi türküler de hep kendini anlatan, kendi ruh ve gönül macerasını saza, söze döken bir usta ise, en güzeli sanatçının kendisini dinlemek. Neşet Ertaş, sazı türküye; türküyü saza o kadar yakıştırır ve yakınlaştırır ki, dinleyenlere derin iç çekmek ya da göğüs geçirmek kalırdı.

...Ve bu büyük ustayı, değerli hemşehrimi, 25 Eylül 2012 Salı günü sabah saat, 08:45 sularında tedavi görmekte olduğu İzmir'de 74 yaşında iken kaybettik. Acımız büyüktür. Anadolu bozkırının tezenesi bu büyük ustaya Cenab'ı Allah'tan rahmet, yakınlarına ve tüm sevenlerine başsağlığı dileriz. 

Recep Altun

Toplumsal Zorunluluk


Yazma, kişisel olduğu kadar toplumsal bir zorunluluktur da. Bu zorunluluk, içinde yaşadığımız toplumun bir üyesi oluşumuzdan doğar. Bu nedenle, çevremizdeki kişilerle sürekli ilişkiler kurarız; onların sorunlarıyla ilgileniriz. Düşünce alışverişi bu ilişkiden başlar. Hiçbir insan bu doğal ilişkinin dışında değildir. Bunun içindir ki, başkalarının acılarına, sevinçlerine katılırız. Düşüncede, duyguda ortaklığı da bu ilişki sağlar. Bu yönden toplumsallık da bu ortaklığın ürünüdür. Ernest Hemingway, “Çanlar Kimin İçin Çalıyor” adlı ünlü romanının başına John Donne’nin, bu toplumsal ortaklığı çizdiği aşağıdaki dizelerini almıştır.

“Hiç kimse bir ADA
kendi başına bir bütün değildir;
her insan KITA’nın bir parçası
BÜTÜN’ün bir bölüğüdür;
DENİZ senin ya da dostlarından birinin EV’ini
dağlık bir burnu, bir balçık toprağını alıp götürse
AVRUPA o denli küçülür;
herhangi bir kimsenin ÖLÜMÜ’de beni eksiltir
çünkü ben İNSANLIK’la ilgiliyim;
öyleyse adam gönderip
çanlar kimin İçin çalıyor, diye sordurma;
onlar SENİN için çalıyor.”


Bu çalan çanlar, çevremizdekilerin sorunlarıdır diye onlara kulaklarımızı tıkayamamayız. Kendi sesimiz yankılanır ÇANLAR’da. Tepkimizi ya sözle, yazıyla, ya da eylemle gösteririz. Bu yolla başkalarını da etkilemeyi amaçlarız. Michel Pidon'un da dediği gibi “Yazmak dünyayı tanımak, onu dost hale getirmektir.”


Dünyayı nasıl dost hale getirebiliriz? Çevremizdeki çirkinlikleri, haksızlıkları ortadan kaldırarak, onları değiştirip düzelterek… Haksızlıkların yok edilmesi, çirkinliklerin giderilmesi toplumda bir saygı dengesi yaratır. Bu nedenledir ki yazmaya katılmış her insan, öbür insanlardan daha ağır sorumluluk yüklenmiştir. Böyle bir sorumluluk yüklenme, yazarı, toplumun sözcüsü haline getirir. Bu durumda yazma, toplumsal bir görev, toplumsal bir gereksinim olarak belirir.

Kaynak: Yazma Sanatı

Bu Hainlik Niye?


Çocukların boynu bükük kalmadığı
Eşlerin hayatı yalnız paylaşmadığı
Kanların akmadığı
Herkesin gülüp, tebessüm ettiği
Aşımızdan ve işimizden başka bir derdimizin olmadığı
Birliğin, dirliğin ve el ele olmanın güzelliği ile
Sınırları ve dikenli telleri olmayan
Bir dünya dururken;
Zaten üç gün ömrü olan bu dünyayı
Neden dar ederiz birbirimize?
Hani söz vermiştik Rabb’imize...
Bu hainlik niye?
Oysa yeryüzü geniş, yeter hepimize!
Yeter artık, çözün bu illeti!
Batmasın artık güneşler, bir hilal uğruna
Sağır kulaklarınız duymuyor, belli…
Bari vicdanlarınızda duyun;
Yüreğine ateş düşen, bu milletin sesini…

Recep Altun-Ankara