Nejat Uygur'u Kaybettik



Tiyatro, sinema ve dizi oyuncusu Nejat Uygur, tedavi görmekte olduğu Medistate Kavacık Hastanesi'nde 18 Kasım 2013 Pazartesi günü saat:19.45 sıralarında, 86 yaşında iken hayatını kaybetti.
"Nejat Uygur’u anlatacak en güzel sıfat; ‘tiyatro delisi’dir. Eğer deli olmasaydı, mini bavulunu yanına alıp tiyatrosuyla Anadolu’yu karış karış gezer, karavanlarda yatar mıydı? Çocukları Süheyl, Behzat, Kemal Uygur’un otel odalarında doğmasına izin verir miydi? Yıldızının parladığı dönemde sinemayı elinin tersiyle iten, batma pahasına özel tiyatro kuran biri değil de nedir? Boşuna demiyordu eşi: “Nejat’ın hiç hırsı olmadı, alkışlardan başka... Olsaydı villalarda yaşardık. Evliliğimizi şöyle özetlerdi: "Şeker yersiniz ağzınız tatlanır, biber yersiniz acır ya. İşte bizim evliliğimiz. Ancak hayatında tiyatro bizden daha önemli."
Büyük Usta'ya, Cenab-ı Hakk'tan rahmetiyle muamele eylemesini; sevenlerine, yakınlarına ve sanat camiasına da sabr-ı cemil ihsan eylemesini niyaz ederiz. Toprağı bol, mekanı cennet, ruhu şad olsun.

Yenilik


Merhabalar.

İnsanın hep aynı şablonu görmekten içi sıkılıyor. Arada sırada bir yenilik yapması lazım diye düşündüm. Bir diğer konu ise sağ kolondaki menü alanlarımı o kadar çok şeylerle doldurmuştum ki, sayfanın hareketliliği ve hızı azalmıştı.

Şu anda uyguladığım şablon, Blogger'in eski klasik şablonlarından Minima'dır. Bu şablon, eski şablonuma göre daha hızlı açılmakla birlikte, şablonun ana sayfasında, ya da diğer işlemlerinde iken, daha hızlı ve seri hareket edebiliyorum. Ana sayfada görünür olan post sayısını azaltmak ve postlarımız için eklediğimiz resimlerin çözünürlüğünün de düşük olması sayfamızın hareket hızını ve performansını artırmaktadır. 

Bir müddet, bu şablon ile güzel ve yararlı şeyler paylaşmak dileğim ile birlikte hepinize hayırlı günler dilerim.

Selam ve dualarımla.

Cambaz Olmak

Kelimelerin kokusunu alıyorum
Okuduğum kitaplardan
Sayfalarından esen rüzgar 
Bana hasretin, özlemin
Kokusunu getiriyor
Ne kadar masum
Ne kadar güzel
Ve ne kadar huzurlu ve mutlu
Ve ben hep böyle kitapların
Sayfaları arasında
Kelimelerle olmak istiyorum
Çünkü, beni sadece onlar anlıyor
Ve ben sadece onların arasında
Kendimi buluyorum.
Dünya mı?..
O, çok acı bir gerçek!
O, kitabı okumak için
Cambaz olmak gerek.

Recep Altun

Nafile Namaz


Nafile kılınan namazlar (sünnet-i müekkede de nafile namaza dâhildir) hakkında zaman zaman açıklamada bulunarak ve münasebet düştükçe tekrar ederek yanlış anlaşılmaların önüne geçmek istiyoruz. Hiçbir işi olmayan veya iş yapamayan kimselerin oturarak veya ayakta nafile namaz kılması çok isabetli olur. Onun geçmiş ve geleceğe ait kötü şeyleri düşünmesine engel olur. Bu gibi şeyleri düşünmek insanın asabını bozar ve onu hasta eder. İnsan, bu şekilde nafile namaz kılarken yalnızlıktan da kurtulur. Kendisini Allah'ın huzurunda hissederek ve bilerek O'nun koruyuculuğuna sığınır, artık kimsenin kendisine zarar vermeyeceğine inanır, içinde korku ve endişe kalmaz.

Daha birçok faydası yanında bu nafile namazların, kılınamayan farz namazların yerini dolduracağını Hz. Peygamber bir hadisinde şöyle buyurmuştur: "Ebu Hureyre rivayetinde Hz. Peygamber demiştir ki: "İnsanın kıyamet günü ilk hesaba çekileceği şey namazdır. Namazı tam bulunmuş ise, tam olarak yazılır. Eğer eksik bulunursa Allah der ki: Nafile namazı var mıdır? Bir bakın! Nafile namazı ile kaçırdığı farz namazlar tamamlanır. Diğer işleri de böyle hesaba çekilir."(82) Yani farz olan işlerinde de bir eksiklik olursa, nafile ve fazladan yaptığı iyilikler ile tamamlanır. Burada önemli olan iki husus vardır: Birincisi; vazgeçilmez olan farzlara ehemmiyet vermek ve onlar üzerinde titizlik göstermek lazımdır. Çünkü insan ahirette onlardan sorguya çekilecektir. İkincisi; farzların dışında kalan gönüllü ve nafile ibadetler, sadakalar ve iyi işlerde yapılan yardımların önemli olduğu belirtiliyor. Bunların iki işlevi ortaya çıkıyor: Birincisi, farz olanlardan eksik olanları tamamlamak, diğeri de insanın derecesini ve seviyesini yükseltmektir. 

Yalnız şunu hatırlatmak isteriz ki, farz namazlardan eksik olanların nafilelerle tamamlanması, farz namazların kaza edilmesi gerektiğini göstermez. Çünkü, vaktinde kılınmayan namaz kaza ile telafi edilemez. Ancak tövbe ile telafi edilir. Hadis-i şerifte geçen farz namazlardan maksat, tövbe edilmemiş olanlardır. Zira tövbe edilmiş namazlar affa uğramıştır. Onlar sorulmaz. Affın kabul edilmesinden şüphe edilecek olursa kılınan namazların kabulünden de şüpheye düşmek gerekir. Bu her şeye teşmil edilirse dinde güven kalmaz. Allah tövbeyi kabul edeceğine söz vermiş ve küfrü bile tövbe ile affedeceğini söylemiştir. Artık bundan sonra tövbeden şüpheye mahal yoktur. Tövbe, yapılan günah ve işten pişmanlık duymak ve gönlü cız etmekten ibarettir.

(82) Süneni Nesai, c.l, s.232-233.

Prof. Dr. Hüseyin Atay
Kur'an'a Göre Araştırmalar-II

Dertlerinizle Yaşamayı Öğrenin

Fotoğraf:İnternetten Alındı Anonimdir.
Bu dünyada sadece ben yaşamıyorum. Benden başka milyarlarca insan var. Bu dünyada sadece benim derdim yok, milyarlarca insanın sayısız dertleri var. Bu dertler olmak zorunda, hatta olmazsa olmazlarımızın içindedir ve hem de yeri baş köşededir. Bir dertsiz gününüz olsun da bakın bakalım, o günü nasıl geçireceksiniz?.. Derdiniz olduğu için şükredin. Hatta Cenab-ı Hakk’a yalvarırken “Neden bu derdi bana verdin?” diye serzenişte bulunmayın, bilakis “Bu derdi bana verdiğin için sana şükürler olsun Rabb’im” diye dua ve şükürde bulunun. Dertlerinizle yaşamayı öğrenin ve onlara alışın. Sakın onlardan nefret etmeyin, hatta onları sevin. Hem de bir kirpinin yavrusunu sevdiği gibi sevin; asla pişman olmayacaksınız, bilakis çok mutlu olacaksınız. Bu dertleri size arkadaş kılan Cenab-ı Hakk’ın hikmetinden sual olunmaz, hep O’na “hayırlısını ver!” diye dua etmiyor muyuz? O halde, bu yakınmalar niye?  Hem O’ndan hayırlısını talep ediyoruz, hem de verdiklerine razı gelmiyoruz. Hakkımızda neyin hayırlı, neyin hayırsız olduğunu O’ndan daha mı iyi bileceğiz haşa! Siz O’ndan razı olun ki, O da sizden razı olsun. Dolayısıyla dertlerimiz bize bir yoldaş ve bir arkadaş olsun. Dertlerimizin bize bir dert değil, bir dost olmasının yolunun, O’nun rızasından geçtiğini unutmayalım.

Recep Altun

Cuma Namazı

cuma namazında farz olan sadece hutbe okumak ve iki rekatlık cuma namazıdır
Mesela cuma namazını ele alalım. Cuma namazında farz olan sadece hutbe okumak ve iki rekatlık cuma namazıdır. Bu ikisi farz, yani vazgeçilmez prensiptir. Geri kalan sünnetleri kılmak nafiledir. Kılınmasalar da olur. Hele zuhri ahir denen öğle namazının kılınması şer'an caiz değildir. Cuma namazını kılamayan kimse yalnızca o günün öğle namazının farzını kılar. Arkadaşlarımızdan Prof. Dr. Mehmet Hatipoğlu'nun zuhri ahir namazının caiz olmadığı hususunda yaptığı incelemenin yayımlanmasını ve bu meselede müslümanlara bir kolaylık getirmesini umarız. Bu tahakkuk ederse, cuma namazının önemi daha artarak müslümanlara iyi hizmette bulunma imkanı doğar. Bunun tatbikatı şöyle olabilir: Veciz bir hutbeden sonra imam cuma namazını kıldırarak cemaate döner, iki satırlık sesli bir dua yapar ve cemaat dağılır. Aslında böyle bir duaya da gerek yoktur. Bu da memleketimizin yanlış bir geleneğidir. Acele işi olmayan veya hiç işi olmayan kenara çekilerek istediği kadar nafile namaz kılabilir. Ama zuhri ahir olamaz, çünkü bu meşru değildir. Böylece işine giden de kolay gider, nafile namaz kılacak olan da rahatça kılar.

Prof. Dr. Hüseyin Atay
Kur'an'a Göre Araştırmalar-II

Yolculukta Namaz


gerçek müslümanlık, müslümanlığı başkasına beğendirmektir.

Şimdi gündelik hayattan birkaç misal vermek, meseleyi daha iyi anlatmaya yarayacaktır. Kırk sene önce fakülte talebesi olarak vapur yolculuğu yaparken namazların sadece farzlarını ikişer rekat kılıyordum. Sünnetleri kılmaya gerek olmadığı için kılmıyordum. Vapurda beraber yolculuk ettiğimiz, babamdan daha yaşlı bazı kimselerin, benim bu şekilde kolayca ve rahatça namaz kılmamdan rahatsız olduklarını konuşmalarından anladım. Bana işittirecek şekilde, birbirlerine memleketlerine gittikleri zaman yolculuk esnasında kılamadıkları namazları kaza edeceklerini söylüyorlardı. Onlara ders vermeye kalkmadım. Ama şunu anladım ki, kabahat dini yanlış anlatanlarındır. Çünkü yolculukta farzlar ikiye indiği halde, sünnetlerin olduğu gibi kılınması gerektiği anlatılır ki, bu yanlıştır. Bu kimseler, aslında dört rekat farz olan öğle namazının yolculukta iki rekat olacağını ve bunun da müslümanlıklarında bir eksiklik yapmayacağını biliyor olsalardı, namazlarını kılacaklarından emin olurlardı. 

Görülüyor ki, sünnetler farzların kılınmasına mani oluyor. Herhangi birinin, çıkıp da farzı kılan sünneti de kılar veya kılsın diyerek dini zora sokmaya ve herkesi kendisine benzetmeye hakkı olmadığını bilmesi de bilinmesi de vazgeçilmez bir farzdır. Adamlar namaza karşı değillerdi. Ama öğrenmişlerdi ki, namazların farzı kaza edilirken sünnetleri kaza edilmez ve yolculukta kazaya kalan farz namaz nasıl farz olduysa o şekilde iki rekat kaza edilecektir. O halde seferde eda edilecek namaz ile kaza edilecek namaz arasında sekiz rekat fark vardır. Ama namazların kaza edilmeyeceğini duymamışlardı. Dinde kolaylık esasını da, bu esasın nasıl olacağını da işitmemişlerdi.

Şehirlerarası yolculukta namaz kılarken de, sadece farzları kılıp otobüse yetişmek ve otobüsü bekletmemek gerekir. Otobüsteki namaz kılmayanlardan intikam almak veya niçin namaz kılmadıklarının hesabını sormak istercesine onları bekleterek, sünnetleri de kılarak kendilerine müslüman görüntüsü vermeye çalışmak çok yanlıştır ve İslami nezaket değildir. Kendi şahsi fiyakasına karşılık, İslami kötülemektir. Otobüsteki bunca yolcunun gizli ve aşikar nefretini kazanmak dışında, iyi ki öyle bir müslüman olmadıklarını, içlerinden onlara dedirtmekte olduğunu bilmesi lazımdır. Böyle yapanlar ahmak ve akılsızdır. Çünkü, böylece başkalarını dinden nefret ettirmektedir ki, Hz. Peygamber'in koyduğu yasak bunun ne kadar kötü olduğunu gösterir. Bu İslamın zor olduğunu ve hayat dini olmadığını fiilen göstermekten başka bir intiba uyandırmaz. Ama hiç kimseye zararı olmadan iki rekat farzı kılıp gelmiş olsa, bu davranışı onu gören birçok kimsenin dikkatini çeker ve bir kısmını da imrendirir. Gerçek müslümanlık, müslümanlığı başkasına beğendirmektir. Böylece daha sonraki seferlerde kılmayanların içinden kılacaklar çıkması mümkündür. İlk müslümanlar İslamiyeti böyle kolaylıkla fiiliyata dökmüş, yapmış ve yaymışlardır. 

Başka bir misal de işçi ve memurlardan vereceğim. İster memur ister işçi olsun, bir müslümanın farz namazlarını kılması zorunludur. Çünkü farzların, dinin vazgeçilmez esaslarından olduğunu herkes bilir. Ancak namaz kılacağım diye farzın yanında sünnetleri de kılarak vazifesine geç gelmesi dinen caiz değildir. Farzı kılıp zamanı geçirmeden vazifesine dönmesi gerekir. Çünkü vazifesi de namazı gibi farzdır. Sünneti yerine getirmek için, çalışma farzını terk etmesi veya eksik yapması haramdır ve geç kaldığı müddette yevmiyesine ne isabet ediyorsa, o miktar kazancına haram karıştırmış olur. Haram yemek, şirkten sonra günahların en büyüğü sayılır, haram yemek namazları boşa çıkarır.

Prof. Dr. Hüseyin Atay
Kur'an'a Göre Araştırmalar-II


Namaz (3)


Böyle suni ve yapmacık birtakım işler ve zorlamalarla dini yenmeye çalışan kimse, dine yenik düşer.

Hadis-i şerifte, beş vakit namazın bu vakitlere tahsis edilmesi, farz namazların en faziletli bedeni ibadet sayılmalarından anlaşılmaktadır.(26)  Daha açık olarak anlatmak istersek şunu söyleyebiliriz: Herhangi bir kimsenin, dinin koyduğu hükümleri az, hafif görüp kamil ve iyi bir müslüman olmak için emredildiği kadarını yapmanın yeterli gelmeyeceğine inanması ve kendisinin daha çoğunu, daha ağırını veya sertini yapabilecek güçte olduğunu düşünmesi, sonra da tutup dinin hafif ve kolay hükümlerini ağırlaştırarak, çoğaltarak yapmaya, kendisine tatbik etmeye koyulması ve başkalarını da kendisi gibi hareket etmeye teşvik etmesi veya zorlaması yanlıştır. 

Dinin getirdiği hükümlerin üstüne fazlasını ekleyerek ve onları sertleştirerek başkalarından daha çoğunu yapmak suretiyle üstün olmaya çalışan kimse, dinin bütün hükümlerini her zaman gereği gibi, yerli yerine ifa etmekten aciz kalır. Böylece bitkin ve mecalsiz düşer. Çünkü, yüce Allah dini, insanın rahatlıkla yapması için onun tabiatına ve yaratılışına uygun olarak vaz etmiştir. İnsan tabiatını zorlayarak dini hükümleri sertlikle ve haddi aşarak sınırları dışına taşıran kimse, dini hakiki mecrasından dışarı çıkarmış olur. Böyle suni ve yapmacık birtakım işler ve zorlamalarla dini yenmeye çalışan kimse, dine yenik düşer. 

Hz. Peygamberin dini yenmeye kalkışanın dine yenik düşeceğine dair ifadesi çok önemli ve dikkat çekici olmalıdır. Dini hükümleri zorlaştıran, onları uygulamada zorluk çıkaran kimsenin, sanki dine karşı savaş açmış bir insan gibi tasvir edilmesi, sonunda savaşta yenilenler için kullanılan, mağlup olur ve yenik düşer gibi tabirlerle anlatılması, böyle bir kimsenin dini açıdan kötü bir durumda ve mevkide olduğunu gösterir. Oysa dini zorlaştıran kimse, cahillerin gözünde daha iyi ve kamil bir müslüman gibi görünse de gerçekte iyi bir müslüman olma niteliğini yitirebilir. Aynı zamanda dini başkasına ağır ve sert göstermiş olacağı için dinin aleyhine davranmış olur. Yabancı bir kimse, ancak bu şekilde dindar olunabileceğini zannederek dinden soğuyabilir. Bu gibi kimselerin davranışları, dinin aleyhinde en etkili propaganda olur. Bunlar sevap kazanacağım derken günah işlerler.

(26) Ahmed b. Muhammed Kastallani (851-923K / 1447-1517m), Şerhul-Buhari, c.l, s.22, Şuruh-Buhari, c.l, s.207.

Prof. Dr. Hüseyin Atay
Kur'an'a Göre Araştırmalar-II