Google Plus Out, Blogspot İn


Google, Facebook'a rakip olma hedefiyle kurduğu Google+ servisini, yeni bir sistem açığı bulması nedeniyle belirlenen tarihten önce kapatma kararı aldığını internette yayınlanan haberlerden öğrendim. Google, yeni bir sistem açığı nedeniyle Google Plus'ı beklenenden erken kapatacakmış. Bu sistem açığının 52,5 milyon kullanıcıyı etkilediğini açıkladılar. Şirket, sistem açığının, hesap gizli olsa bile, kullanıcıların isim, e-posta adresi, meslek ve yaşını, üçüncü şahıslara açık hale getirdiğini duyurdu. Yeni sistem açığının ardından kapanış tarihinin öne çekilmiş olduğunu öğrendim. Ürün Yönetimi Başkan Yardımcısı David Thacker, önümüzdeki 90 gün içerisinde Google Plus'ı kapatacaklarını açıklayan haberini siz de internetten takip edebilirsiniz.

Google Plus servisini kullanan arkadaşlarımızın, Google Plus’un kapatılmadan önce tedbirlerini almaları gerekir. Ben zaten Google Plus’u, mevcut Facebook yetmiyormuş gibi, Facebook’a rakip olarak çıkardıkları için hiç sevmemiştim. Çünkü Facebook’u da hiç sevmiyorum. Ama sevmeme rağmen, Facebook’ta sayfam yok mu? Var! Ama niye var biliyor musunuz? Eşim, dostum, akrabalarımın hepsi orada, bir ben yoktum, ben de mecbur kaldım ve Facebook’ta bir sayfa açtım. Sadece kendime ait olan şeyleri haberleşme amacıyla paylaşırım.

Hem Google Plus’ta, hem de Blogger’de blog sayfası olan arkadaşlarımızın Google Plus’u kapattıktan sonra, profil seçeneklerini Google Plus’tan Blogger’e geçirmeleri gerekir. Siz ne derseniz deyin, ama ben gerçekten Google Plus’un kapatılacağına sevindim. En çok da karşılıklı bloglar üzerinden yazıştığım ve haberleştiğim Blogger arkadaşlarımın sayfalarına ulaşmam gerektiğinde kendimi Google Plus’taki sayfalarında buluyordum ya, işte o zaman film kopuyordu. Birazcık uğraştıktan sonra tekrar Blogger’deki blog sayfalarına geçebiliyordum, bu durumda haliyle benim canımı sıkıyordu. Birazcık bu konuda obsesif olmakla birlikte, Google Plus’un bana verdiği eziyetten kurtulacağım için mutluyum.

Anlatım Bozuklukları


Duygu ve düşüncelerimizi  en etkili ve doğru biçimde yazıya dökmenin yolu, dili iyi bilmek ve kullanmaktan geçer. Yazılarında dile özen göstermeyen yazar, işini iyi yapmıyor demektir. Yazarın işi, her zaman iyi yazmak değil midir? İyi yazmanın yolu da dili ve onun kurallarını iyi bilmekten geçer. Dil kurallarına özen gösterilmeden oluşturulmuş bir metin, tam bir yazı niteliği kazanmış sayılmaz.   

Pek bilimsel bir çalışma olmasa da kendime göre araştırıp ele aldığım bu çalışmada; dildeki anlatım bozukluklarını biri anlamla ilgili, diğeri ise biçimle ilgili olmak üzere, iki ana başlık altında değerlendirmek mümkündür. 

Anlamla ilgili bozukluklarını; sözcüğün yanlış yerde ve yanlış anlamda kullanılması, gereksiz sözcükler, çelişen sözcükler ve deyim yanlışlarını örnekleri ile birlikte ele alarak açıklamaya gayret edeceğim.

Biçimle ilgili bozuklukları ise; yapıları yanlış olan sözcükler, tamlama, özne, tümleç, yüklem yanlışları olarak, ayrıca özne-yüklem uyuşmazlığı ve virgül eksikliği şeklinde ele alarak örnekleri ile birlikte açıklamaya gayret edeceğim.     

Sözcüğün yanlış yerde kullanılması: "Yurt uğruna her kanını döken kahraman ödüllendirilmelidir." Cümlesindeki "her" sözcüğünün yeri yanlıştır. Çünkü bu sözcük belgisiz sıfattır ve hangi adı tamlıyorsa onun önünde kullanılmalıdır. Yoksa, buradaki "her kanını" gibi anlamsızlıkların önüne geçilemez. Cümlenin doğrusu "Yurt uğruna kanını döken her kahraman ödüllendirilmelidir." olmalıydı.

Sözcüğün yanlış anlamda kullanılması: "Yıllarca annemle bir kırtasiyeci dükkanı işletti, fotokopi yaptılar..."  Fotokopi yapılmaz, çekilir. "Yapmak" sözcüğü, yanlış anlamda kullanılmıştır. Onun yerine, "görüntüyü bir aletle özel bir nesne üzerinde tespit etmek" anlamıyla "çekmek" sözcüğü kullanılmalıydı. 

Gereksiz sözcükler: "Belki bazı bilgiler bir Türk okuru için bilinenlerin tekrarı olabilir." Cümlesinde geçen "belki" ve "olabilir" sözcükleri, olasılık anlamlı sözcüklerdir. Bunların, cümleye kattıkları anlam aynıdır. İkisinden birinin çıkarılması anlamda daralmaya yol açmaz.

Çelişen sözcükler: "Ay yıldızlı bayrağımızın hiç bu kadar kitleselleştiğini, hiç bu kadar birleştirici rol oynadığını pek anımsamıyorum." Yazar hiç mi anımsamıyor, pek mi anımsamıyor, belli değil. "Hiç" kesinlik, "pek" ise olasılık anlamı katmış cümleye. Sonuçta da anlam, çelişkiye düşmüş. Kesinlik bildirilmek isteniyorsa "pek", olasılık bildirilmek isteniyorsa "hiç" cümleden atılmalı. 

Deyim yanlışları: "Amerika paçayı toparlayabilecek mi?" Türkçede "paçayı toparlamak" diye bir kalıp söz yoktur. "Paçayı kurtarmak" vardır. Bu deyim, "kendini bir dertten, tehlikeden veya zor durumdan kurtarmak" anlamıyla cümleye de uymaktadır. "Amerika paçayı kurtarabilecek mi?" denseydi, anlatılmak istenen daha net iletilebilirdi.

Yapıları yanlış olan sözcükler: "Nizam'ın ise daha çok babasını andıran bir yumuşak başlığı vardı." Cümlede söz edilenin, "yumuşak bir başlık" değil, uysal anlamındaki  "yumuşak başlılık" olduğu açık. Addan ad yapan -li ekinin kullanılmaması anlamı değiştirmiştir.

Tamlama yanlışları: "Yıllardır müfredat proğramları hafifleyecek deniliyor ama bir türlü arkası gelmiyor." Cümlede "arkası" sözcüğü, tamlanandır. Bunun tamlayanını araştıralım: Neyin arkası gelmiyor? Cevap yok. "Yıllardır müfredat proğramları hafifleyecek denmesinin" olmalı. Bu kadar uzatmaya da gerek yok. "...ama bir türlü (bunun) arkası gelmiyor." biçiminde kurulabilirdi cümle.

Özne yanlışları: "Mesele onları sevmemde değildi, mesele bunu onların asla anlayamamasındaydı." İki cümlenin öznesi de "mesele" sözcüğü. Bu durumda öznenin yinelenmesine gerek yoktu. İkinci cümledeki "mesele" sözcüğü atıldığında anlam daha duru olur. 

Tümleç yanlışları: "Mehpare Hanım'ı çok özlüyordum, ama aslında onu sevmiyordum." Bu cümlede tümleç gereksizliği yanlışı yapılmış. "Mehpare Hanım'ı" nesnesi  "sevmiyordum" yüklemiyle de anlamca uyuşuyor. Öyleyse ikinci cümledeki "onu" sözcüğü gereksizdir. 

"Onun bu davranışına Emir de onun kadar şaşırdı, ama bozmadı." Emir kimi bozmadı?  Belli değil. ikinci cümlede "onu" sözcüğünün kullanılmaması, tümleç eksikliğine yol açmış.

Yüklem yanlışları: "Atın dizginlerine pek azcık altın suyu çekiyordum ki kapı vurdu." Cümlede "kapı" sözcüğü özne göreviyle kullanılmış; ama gerçekte işi yapmıyor, "vurma" işini bir başkası yapıyor ve bu kişi bilinmiyor. Öyleyse eylemin edilgen, öznenin de söz de özne olması gerek; ancak eylemde edilgenlik eki kullanılmamış. "... kapı vur(ul)du." denmeliydi. 

Özne-yüklem uyuşmazlığı: " Kuyudan çıkan cinin üzerinden süzülen sular birkaç saniye içinde kuruyuverdiler." Cansız varlıklar çoğul özne olduğunda, yüklem tekil kullanılmalıdır. Cümlenin öznesi "Kuyudan çıkan cinin üzerinden süzülen sular" sözüdür. "Sular kuruyuverdiler." denmez. "Kuruyuverdi" denmeliydi. 

"Birkaç kişi onu alkışladılar." "Birkaç kişi onu alkışladı." denmeliydi. Çokluk bildiren belgisiz sıfatlar öznede yer aldığında, yüklem tekil olmalıdır.

Virgül eksikliği: "Taş kafasına öyle hızla ve sert bir şekilde indi ki bir an sanki kendi kafama inmiş gibi irkildim." Cümlede "taş" sözcüğünden sonra virgül konmalıydı; çünkü bu sözcük, kendisinden sonra gelen adla bir tamlama kurma eğiliminde. "Taş kafasına" tamlamasını düşündürmemenin, başka yolu yok. 


Haklının Yanında Hakkın Tarafında Olmak


İnsanın her şeyden önce kendisine, sonra ailesine ve daha sonra da yaşadığı topluma karşı sorumlulukları vardır. Toplumun her türlü fitne, fesat ve kargaşadan uzak kalması için, herkes üstüne düşen görevi yerine getirmeli, haklının yanında ve hakkın tarafında yerini almalıdır. Haklının yanında ve hakkın tarafında olmayan kimse, her şeyden önce kendisine kötülük yapmış demektir. Çünkü kişi böyle yapmakla haksıza yardım etmiş, onu haklı göstermiş ve haklı kimsenin de hakkını zayi ederek vebale girmiştir.

Konuyu İslam dini anlayışından ele alacak olursak; İslam dini, güçlünün değil, haklının güçlü olduğu bir sosyal ilişkiler anlayışını öngörmekle birlikte, kul hakkına tecavüze asla prim vermez! Kur'an'ın bu konuda ne dediğine bakacak olursak; Yüce Allah, Kur'an'ı Kerim'in Nisa(4) suresinin 135. ayetinde mealen şöyle buyurmaktadır: "...Ey iman edenler! Öz benliğiniz, anne-babanız, yakınlarınız aleyhine de olsa, zengin veya fakir de olsalar, adaleti dimdik ayakta tutarak Allah için tanıklık edenlerden olun. Allah, ikisine de sizden daha yakındır. O halde nefsinizin arzusuna uyarak adaletten sapmayın. Eğer dilinizi eğip büker, yahut çekimser kalırsanız, Allah yapmakta olduklarınızdan haberdardır..." 

İğneyi kendime, çuvaldızı başkasına batırma ilke ve atasözünden yola çıkarak; hak ve haklının yanında yer alma konusunda acaba bizler doğru yapıyor muyuz? Yoksa nefsimizin arzusuna uyarak adaletten sapıyor muyuz diye, oturdum ve bir nefis muhasebesi yaptım. Kendi öz benliğim için şaşmaz adalet ilkesinden ayrılmayarak, her zaman haklının yanında ve hakkın tarafında yer aldığımı açık yüreklilikle söyleyebilirim. Ancak dürüst olmam gerekirse, bir başkaları arasındaki mevzularda her zaman haklının yanında ve hakkın tarafında yer aldığımı söyleyemem. Bilinen doğruları susarak söyleyememek de bir adaletsizliktir, haksızlıktır. Bu davranışımın sebebini de mutlaka merak etmişsinizdir. Doğruyu söyledim kötü oldum, iyilik yaptım kötülük gördüm. Tüm bu karşılaştığım olumsuzluklara rağmen, dürüstlük ilkesinden ve doğruluktan ayrıldım mı? Hayır! Sonucunu bile bile bazen haklının yanında ve hakkın tarafında olmaya devam ediyorum. Ancak bazen de maalesef gördüğüm kötülüklerden dolayı nefsimin arzusuna yenik düşerek ne haklının yanında ne de hakkın tarafında yer almamaya gayret ediyorum. Vicdanım rahat mı? Değil! Ama ben daha ne yapayım? Bu  benim kendimi savunmak için sığındığım bir kaçamak da olsa, asla doğru ve haklı bir savunma değildir. Başına ne gelirse gelsin, haklının yanında ve hakkın tarafında olmak insani bir görevdir. Yapabilene helal olsun!