24 Aralık 2012 Pazartesi

Erkekleri Kim Yönetiyor?

Bu Fotoğraf İnternetten Alındı.

Merhabalar Sevgili Kardeşim Arif.

Satırlarıma başlamadan evvel selam eder, her iki gözlerinden hasretle öperim. Nasılsın, iyi misin? İnşallah iyisindir. Sen de bu gurbetteki dertli kardeşinden soracak olursan hamdolsun çok iyiyim de ah, bir de kendi hayatıma istikamet verecek kararları kendim alabilsem, daha da iyi olacağım!.. 

Havalar nasıl? Burada bir bakıyorsun kar yağıyor, bir bakıyorsun yağmur, bir de bakıyorsun ki güneş bile çıkıyor. Ama havalar soğuk geçiyor. Ben de şantiyede çalışmaya devam ediyorum.

Anam bana haber salmış; parasına sahip olsun, parayı çok kazansın, ben ona Çorapsızın Mevlid'in kızını alacağım diye. Sen de biliyorsun ki benim sevdiğim başkadır. Şu anamın elinden kurtulayım diye gurbete kaçtım, gurbette de yakamı rahat bırakmıyor, anamla başım dertte, onun elinden, dilinden nasıl kurtulacağımı bilemiyorum, şaşırdım kaldım.

Hani bir ara köy odasındaki sohbetlerde bahsetmişlerdi ya "memleketin erkeklerini kadınlar yönetiyor" diye valla ne kadar doğru söylemişler Arif ya, kendimi bildim bileli yularım anamın elindedir. Nereye çekerse oraya gidiyorum. Köyden gurbete kaçtım geldim ama yine de elinden kurtulamadım, ta köyden beni yönetiyor ya!..

Yarın beni evlendirecek, kendi ölüp gidecek, bu sefer de beni anamdan ders alan Çorapsızın Mevlid'in kızı yönetecek! Ondan sonra mı? Tabi ilk çocuğumuz kız olacak, yönetimi anasından o devralacak, ondan sonra da o yönetecek, ne zamana kadar mı? Tabi ki ben ölünceye kadar. Kardeşim bu kadınlardan hiç kurtuluş yok mu ya?.. 

Fazla başını ağrıtmayayım, satırlarıma istemeyerek son verirken tekrar selam eder, her iki gözlerinden hasretle öperim. Bir daha ki mektupta buluşmak üzere Allah'a emanet ol ve sağlıcakla kal. Acele cevap beklerim. 

Kardeşin Değirmen

22 Aralık 2012 Cumartesi

Dostluk



Dostun derdi başkadır, hasreti etti  bahane
Bir anlam veremedi, narına oldu pervane
Bir kulak ver ne olur, şu derbederin zarına
Uğramaktır onun korkusu, dostunun ahına.

Yüz çevirmez dost, dostun yüzünden yana
Belki bu son demdir, gönül dostundan yana
Dostun dostu dostumuzdur, basarız bağrımıza
Yarı yolda bırakmak, yakışmaz bizim şanımıza.

İçimizde volkandır, kaynar dostluğun ateşi
Dostluğumuz bir başkadır, yoktur daha bir eşi
Gelseler bile bir araya, dervişlerin üçü beşi
Eremezler sırrına, Mevla'ya bırakırlar bu işi.

Recep Altun 

18 Aralık 2012 Salı

Nihayet


1969 yılına ait sayılarının birinde şiirimin yayınlandığı ve yıllardır aradığım ama bir türlü bulamadığım “Doğan Kardeş” dergisini nihayet 3 Ocak 2009 pazar günü Ankara Ayrancı Antika Pazarı’nda buldum. Söz konusu dergiyi arayış hikayem o kadar uzun ve ilginçtir ki, uzun süren bu arayışın,  hikayesini uzatmak istemediğim için sadece bu sayfaya sığdırmakla yetindim.

Sadece yılını hatırladığım, ancak hangi ayda ve hangi sayısında yayınlandığını bir türlü hatırlayamadığım şiirimin konusu havacılık ve ismi de “Havacılık Destanı” idi. Ben de haliyle 1969 yılının Mart, Nisan ya da Mayıs aylarının içinde yayımlanmış olabileceğini tahmin ettiğim için, hep bu ayların içindeki sayılarını aradığım bu dergilerde şiirimin yer almadığını ancak, Ankara Ayrancı Antika Pazarı’nda bulduğum 1969 yılı ciltli Doğan Kardeş dergilerinin sayılarını tek tek taramam sonucunda görmüş oldum.

Söz konusu şiirimin Doğan Kardeş dergisinin 8 Aralık 1969 tarihli “Ana-Oğul” kapak isimli 33. sayısında yayımlandığını görmekle birlikte aynı zamanda derginin orijinal baskısına da sahip olabileceğim için,  ne kadar çok sevindiğimi söylememe gerek yoktur herhalde.

1934 yılında çıkarılan Soyadı Kanunu uyarınca herkesin kendisine bir soyadı alması gerektiğinde, Köseoğlu olarak bilinen sülalemizin bir kısmı Köseoğlu, bir kısmı da Köseömür soyadını almış, ancak değerli madenleri çok seven bir büyüğümüzün seçimine uyarak bizler de Altun soyadını almışız.

Şiiri yazdığım yıllar; 1969-1970 öğretim yılı, Kaman Ortaokulu 3-C sınıfı 711 nolu öğrencisi idim ve Altun soyadımı asla sevmediğim ve konuya da vakıf olduğum için hep Köseoğlu soyadına olan ilgi ve özentimden dolayı yazdığım şiirin altına adımı ve soyadımı Recep Köseoğlu olarak yazmıştım. Doğan Kardeş dergisinin 1969 yılı Aralık ayı 33. sayısını satın aldığımda, şiirimin dergide yayımlandığını görünce sevincimden havalara uçmuştum. Ama bir de baktım memleketimin Kırşehir olması gerekirken, Kastamonu yazılmış olduğunu gördüm. Bu hatadan dolayı da çok üzülmüştüm.

Doğan Kardeş dergisinin ilgililerine derhal ikinci bir mektup göndererek, sehven Kastamonu olarak yazılan memleketimin adının Kırşehir olarak düzeltilmesini talep etmiştim. Ama o zamanlar ilgililer bu talebimi dikkate almadılar ve bu düzeltme de asla yapılmadı ve öyle de kalmıştı…

Yayımlanan şiirde beni tanımlayacak tek kaynak fotoğrafımdı. Buna rağmen, bu şiirin bana ait olduğuna bazı arkadaşlarımı inandıramamıştım.

 
HAVACILIK DESTANI

Göklerin yenilmez kahramanları
Bir çift motorla uçan Türk Akıncıları
Taşırlar havada ayyıldızları
Pilot olmak ister Türk Çocukları

Havalandı mı gökleri delip geçer
Emir verildi mi her yere gider
Türk semalarında uçar durursun
Vatanda en büyük koruyucusun

Recep Köseoğlu

16 Aralık 2012 Pazar

Kur'an-ı Doğru Anlamak


Yüce Kitabımız Kur'an-ı Kerim'i çağımıza göre doğru bir şekilde anlamak üzerine inceleme ve araştırma yaparken; benim için konu hakkında yazılmış ilim adamlarının kitaplarından istifade etmekten başka bir seçenek kalmamıştır. Bu yaştan sonra, ta en baştan başlayarak bu ilmi temelden tahsil etmeye; ne öğrenme kabiliyetim,  ne de ömrüm yeterlidir. Yani benim yaşımdaki insanlar artık bu ilmi tahsil etmek için çok geç kalmış sayılırlar. Ancak doğru bir kaynak seçerek, seçilen bu doğru kaynaktan ihtiyacımız olan doğru bilgiyi alarak amacımıza ulaşabiliriz. 

Kur'an-ı doğru okumak ve Kur'an'da verilmek istenen emir ve mesajları da çağımıza göre doğru anlamak günümüz insanların ve müslümanların en çok ihtiyaç duyduğu bir konudur. Araştırma yaptığım bir kaynakta Prof. Dr. Hüseyin Atay aynen şöyle demektedir: 

(1) "...Müslümanların sorunlarının çözülemiyor olması, Kur'an-ı Kerim'i bin küsur yıldan beri terk etmiş ve onu her çağa göre anlamaya çalışıp uygulamayı ihmal etmiş olduklarındandır. Cahiller, müslümanlar Kur'an-ı çok okuyorlar, ama manasını anlamadan okumanın, teybe konulan bir kasedin Kur'an okumasından ne farkı vardır? Hala bunun farkında olmayan müslümanların elbette işleri, sorunları çözülmeden, yüzüstü kalmaya mahkumdur...

Prof. Dr. Hüseyin Atay'ın Kur'an'a Göre Araştırmalar kitabının içinde yer alan "Kur'an'ın Anlaşılma Yöntemleri"ni tek tek ele alarak istifade etmek isteyen arkadaşlar için burada paylaşmak isterdim. Ama önce 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu gereğince sayın yazardan bu konuda izin almam gerekmektedir.

Recep Altun

(1) Prof. Dr. Hüseyin Atay- Kur'an'a Göre Araştırmalar VI  Sayfa:170


10 Aralık 2012 Pazartesi

Değirmenden Mektup Var (2)



Merhabalar, Sevgili Blogger Kardeşlerim.

Mektubuma başlamadan önce  hal ve hatırınızı sual eder, iyi olmanızı bizleri yaratan yüce Allah’tan niyaz ederim. Sizler de eğer ben değersiz kardeşinizi sual edecek olursanız, hamdolsun çok iyiyim. Buralarda havalar soğudu. Bazen yağmur yağıyor, bazen yağmurla beraber kar atıştırıyor, bazen de güneşli günler geçirdiğimiz oluyor ama, tedbiren kışlıklarımızı hiç çıkarmıyoruz, malum artık kış geldi.

Bedenimiz eskisi gibi değil, artık yaşlanıyoruz. Kanımız artık eskisi gibi bedenimizi ısıtmıyor. Çok çabuk üşüyoruz, oturduğumuz yerden kalkarken zorlanıyor, ayağa kalktığımızda da sendeliyoruz.

Kimsenin kimseye tahammül edemediği, hoşgörünün, sevginin, saygının kalmadığı şu günlerde huzurumuz hiç yerinde değil. Yolda giderken karşılaştığım insanlara selam vermekten korkar oldum. Geçenler de birine selam verdim. Selam verdiğim zat-ı muhterem “Hayrola beni nereden tanıyorsunuz?” diye sordu. Ben de “Sizi tanımıyorum, Allah’ın selamını vermekten başka bir muradım yoktur” dedim.  Verdiğim selamımı da almadan çekti gitti yoluna. Ben de verdiğim selamı tekrar “aleykümselam” diyerek geri aldım.

Geçenlerde gazetenin birinde “Huzuru Kaçmakta Bulanlar” başlıklı bir yazı dizinine takıldım. Yazı dizininde yer alan kaçanlardan biri “Gün geçtikçe betonlaşan, yeşilden uzaklaşan, oksijensiz kalmaya başladığımız bir ülke oldu Türkiye." Doğayı ve hayvanları seven biri olarak Afrika beni çekti diyerek Güney Afrika’ya yerleşmiş. 

Bir diğeri 2002 yılında tatil amacıyla Yeni Zelanda’ya gitmiş. Sınıf farkının, trafik kazasının olmadığı bu ülkeye aşık olmuş ve “Türkiye’de insanların birbirine saygısı yok. İnsan hakkı da yok, trafikte kurala uyan da... Talihsiz bir kaza kurşunun hedefi bile olabilirsiniz. Gelecek garantisi de yok. Türkiye benim canım vatanım ama, canımın sağlığı için buradayım” demiş.  Örnekler daha çoktu ama ben sizi sıkmamak adına sadece iki örneği mektubuma taşıdım.

Blog sayfamın başlığı “Değirmenden Mektup Var” ama ben size hiç tam anlamıyla bir mektup yazamadım. Bu nedenle size böyle bir mektup yazmak istedim ve bundan böyle tüm bloglarımı böyle mektup formatında sizlere sunmayı düşünmüştüm. Ama hep aynı formatta yazı sunulduğunda okuyucuyu sıkar diye düşünerek tekrar vazgeçtim. Ama arada sırada sizlere böyle daha güzel mektuplar yazmayı da düşünmüyor değilim.

Mektubuma son verirken tekrar sevgi, selam ve muhabbetlerimi sunar, sizleri Cenab-ı Allah’a emanet ederim. 

Recep Altun

8 Aralık 2012 Cumartesi

Utansın!


Eşimden, dostumdan kaçar oldum
Kimselere derdimi açamaz oldum
Çaresiz  muhannete muhtaç oldum
Beni bu hale getirenler utansın!

Sabrediyorum bütün bu olanlara
Bu bir ders olsun, benden kalanlara
Meme yok artık, şehir eşkıyalarına
Beni bu hale getirenler utansın!

Sırtımda hala yeğenimin semeri
Taşıyorum artık, sıktım kemeri
Ben kime edeceksem bunca sitemi
Beni bu hale getirenler utansın!

Ankara bana koca bir şehir
Ekmeğimi etti bana bir zehir
Yüklemeyin bana bunca kahır
Beni bu hale getirenler utansın!

Bundan böyle mekanım dört duvar
Yeğenimin bana ettiği, beni yıkar
Elbet bu günlerde gelir geçer
Beni bu hale getirenler utansın!..

Recep Altun

3 Aralık 2012 Pazartesi

Onlar Utansın!


Aybaşını iple çeken
Ona, buna boyun büken
Kişiliğinden ödün veren
Emekli değil, onlar utansın!

Tüm ihtiyaçlar aybaşına,
Kredi kartı, başa bela
Peşindeki alacaklılarına
Emekli değil, onlar utansın!

Örtünmek için giyinen
Doymak için yiyen
Tatil nedir bilmeyen
Emekli değil, onlar utansın!

Devletini koruyan
Kimseye soydurmayan
Adam yerine konmayan
Emekli değil, onlar utansın!

Devletin halifesi iken
Bir kenara itilen
Sefalete terk edilen
Emekli değil, onlar utansın!

Hadi, eşi halden anlar
Halden anlamaz faturalar
Çareyi yalanda bulan
Emekli değil, onlar utansın!

Adı, dürüst emekli iken
Sözüne güvenilir iken
İtibardan düşürülen
Emekli değil, onlar utansın!

Aha, geldi yine bayram
Kasın, kavran, pekçe davran
Böyle çaresiz bırakılan
Emekli değil, Onlar utansın!

Söylenecek söz çoktur.
Doğru söze laf yoktur.
Emeklinin sermayesi budur
Emekliyi söyletenler utansın!..

Recep Altun

28 Kasım 2012 Çarşamba

Ana Kız

      Bunlar ana kız. Her ikisi de Cenab-ı Hakk’ın rahmetine kavuştular. Bahçelerindeki yufka ekmek yapılan tandırlığın önünde oturuyorlar. Ananın kucağında yaramaz horozu var. Kızı da yıkadığı mağrul yapraklarını kalaylı bakır sinisine dizmiş, sohbet ediyorlar. Sohbetlerinin konusu neydi, kim bilir?.. Onları nasıl özlüyorum… Bir gün bizleri de özleyen olacak mıdır ki?..

Recep Altun

27 Kasım 2012 Salı

Çocuğun Ruhsal Gelişimi



Çocuğun Ruhsal Gelişimine aykırı ders kitapları (3)

2012-2013 ders yılı başında dağıtılan ilkokul 1.sınıf Okuma Yazma kitaplarının çocuğun Zihinsel ve Fiziksel gelişimine nasıl zarar verdiklerini açıkladıktan sonra, çocuğun Ruhsal gelişimine nasıl zarar verdiklerine de bakalım. İkinci yarıyılda çocuklara verilecek olan Hayat Bilgisi (1.sınıf) çalışma kitabı, bu hafta elime geçti (24 Kasım 2012).

Henüz velilerin görmediği bu kitapla ilgili olacak yazdıklarım. Çocuğun hayatla bağını kurması beklenen bir kitapta çocuğun hayata nasıl küstürüldüğünü anlatacağım. 

Hayat Bilgisi kitabı değil, çocukları Hayata Küstürme Kitabı…

Kitaptan çok önemli bir cümle: “Ben hiç güzel resim yapamıyorum.” Kitapta kaç kere “ne kadar güzel!” cümlesi geçiyor diye baktım da, bir kere var ve o da negatiflik veriyor! Pozitif enerji veren, başarıyı alkışlayan, “Aferin, Ne güzel, Çok güzel, Seni seviyorum, Sevgi, Mutlu olmak, memnuniyetini ifade eden Teşekkür etmek, gibi cümleler aradım da, sadece konuşma baloncuklarındaki yazılar değil, resimler de yeteri kadar negatiflik veriyor…

Diye devam eden Mahiye Morgül, 1949 Rize doğumlu bir eğitimcidir. Rize Öğretmen Okulundan mezun olduktan sonra Uludağ Üniversitesi Müzik Eğitimi Bölümünde lisansını tamamladığını, http://www.mahiye.net adresindeki sitesinde ders kitapları ve ilginizi çekecek diğer  konulara da bir eğitimci gözüyle yer vererek anlatmaktadır. 

Çocuklarının ruhsal gelişimine ilgi duyanların bu siteyi ziyaret etmelerini öneririm.

24 Kasım 2012 Cumartesi

Öğretmenler Günü

Sevgili Öğretmenlerimizin Öğretmenler Günü Kutlu Olsun!..

17 Kasım 2012 Cumartesi

Güz


SONBAHAR
...
Yaprak nasıl düşerse akıp kaybolan suya,
Ruh öyle yollanır uyanılmaz bir uykuya,
Duymaz bu ânda taş gibi kalbinde bir sızı:
Farketmez anne toprak ölüm mâceramızı.

Yahya Kemal BEYATLI

16 Kasım 2012 Cuma

Akşam Telaşı



Kırlangıçların akşam telaşı
Görülmeye değer dostum
Çocukların akşam oynaşı
Oynamaya değer dostum.

Akşam ezanları yükselir
Kırlangıçların kanatlarında
Analar çocuklara seslenir
Akşam, sanki  umurlarında.

Kırlangıçlar ve insanlar
Hepsi aynı telaştalar
Akşamları seviyorum
Ne olur,  olmasın sabahlar.

16.11.2012 Ankara
Recep Altun

14 Kasım 2012 Çarşamba

Liyakat ve Ehliyet



Bizim irfanımızda makam istenmez, liyakat ve ehliyet bakımından müstehak olana "tevdi edilir". Tevdi etmek, "geçici olarak, emaneten vermek" demektir. Bu dünyadaki her şey gibi mevki ve makamlar da hem gelip geçicidir hem de emanettir.

Bir makamı birine tevdi etmenin ilk şartı olan "liyakat", işte bu fânilik ve emanet şuuruyla belli eder kendini. Bulunduğu veya bulunacağı makamda geçici olduğunu bilmesi ve buna göre davranması, her an ölebileceğini hesaba katıp ahirete hazırlıklı olması, liyakat sahibi bir insanın birinci özelliğidir. İkincisi ise emin, yani güvenilir olmasıdır. Çünkü emanet ancak emin olana, emanete ihanet etmeyecek olana verilebilir. Bir kişinin güvenilirliği,  Cenab-ı Hakk’a kulluktaki samimiyet ve ciddiyetiyle ölçülür. Kulluğunu savsaklayıp unutarak Allah'a ihanet edene asla güven olmaz! "Kork!  Allah'dan korkmayandan!" denilmiştir.

Liyakat genel bir şarttır aslında. Müminin şiarıdır. Makam tevdiinde mutlaka gözetilmesi gerekmektedir,  ama asla bununla yetinilmeyecektir. Çünkü "Allah size emaneti ehline vermenizi emreder." (Nisa 4/58)

Araştırma: Recep Altun

13 Kasım 2012 Salı

Tecessüs



İnsanların dokunulmaz hak ve özgürlüklerinden biri de gizli yönlerinin araştırılmamasıdır. Dinimiz, insan onuruna yaraşır bir şekilde davranmayı emretmiş, onun şeref ve haysiyetine saldırılmasına asla izin vermemiştir. 

Casusluk kelimesi ile aynı kökten gelen ve başkalarının gizli ve özel hallerini, ayıp ve kusurlarını araştırmak anlamına gelen tecessüs, dinimizin yasakladığı bir davranıştır. Çünkü dinimizde başkalarının ayıp ve kusurlarını ortaya çıkarmak değil; örtmek esastır. 

Bir ayette müminlere hitaben "...Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın!..." (Hucurât,49/12) buyrulmuş; Sevgili Peygamberimiz de tecessüsü yasaklayarak, İslam kardeşliğine zarar verecek her türlü davranıştan uzak durulmasını istemiştir (Buhârî, "Nikâh", 46).

Araştırma: Recep Altun

12 Kasım 2012 Pazartesi

Kadınların Duyguları Hafife Alınmamalı


Erkeklerin tartışmaya sebep olmalarının en çok rastlanan şekli, karısının görüşlerini ya da bakış açısını hafife alması veya geçersiz görmesidir. Çoğu zaman kadın bir konuda üzüntü duyduğunda erkek onu rahatlatmak ister ve bunun için meselenin ne kadar küçük ve önemsiz olduğunu bildirmeye çalışır. "O kadar önemli değil, böyle küçük şeylere kafanı takma" gibi sözlerle onun rahatlayacağını zanneder. Oysa kadın buradan sadece duygularının anlaşılmadığı mesajını alır ve eşini duyarsızlıkla suçlar. Bu sebeple erkek kadının üzüntüsünü anlayıp ona hak verene kadar, kadın eşinin getirdiği çözüm önerisini benimsemez.

Özellikle de erkek söz verdiği bir şeyi yapmayı unuttuğunda veya başka bir hata yaptığında, "boş ver, kafana takma" gibi bir yaklaşım sergiliyorsa, kadın kendini üzülmeye hakkı yokmuş gibi hisseder. Daha fazla içerler. Kadının, eşinin mazeretlerini dinleyebilmesi ve anlayabilmesi için önce erkeğin eşinin üzülme nedenlerini dinlemesi ve anlaması gerekir. Böyle yaklaştığında sorunlara çözüm bulmasına dahi gerek kalmayabilir. Muhtemel bir tartışma ise daha başlamadan engellenir.

Araştırma: Recep Altun

Nefret

Kaynak: Bilinmiyor
Cehalet korku ile damıtılırsa...

10 Kasım 2012 Cumartesi

Gaybi Bilmeyen Melekler


Bir zamanlar Rabb’in meleklere:Ben yeryüzünde bir halife var edeceğim.demişti. Melekler:Orada bozgunculuk yapacak, kanlar akıtacak birini mi var edeceksin? Oysa biz Seni överek tesbih ediyor ve Seni takdis ediyoruz!Dediler. Rabb’in: “Ben şüphesiz sizin bilmediklerinizi bilirimdedi. (Bakara:30)

Gaybi bilmeyen melekler, insanın kan dökmekte, bozgunculuk yapmakta olduğunu nereden bilmişlerdir? Vahy, meleklere, Adem’in böyle olacağının haber verildiğinden söz etmiyor. O halde melekler, Adem’in kan dökücü olduğunu, bozgunculuk yaptığını gözlemleriyle deneyimleriyle öğrenmişlerdir. Bundan şu sonuca varılabilir: Çok önce yaratılmış olan insan, henüz olgunlaşmadığı için kan dökücü, bozguncu ve barbar idi. Ancak büyük bir öğrenme gücüne, eğitimle uslanıp yüksek ahlak sahibi olma yeteneğine sahipti. İşte Yüce Allah, insanın bu yönünü bilmeyen meleklere, Adem’in öğrenim ile ilerleyeceğini, dillerin kökeni olan isimleri bulup bunlardan diller yapacağını; dil ve yazı ile de somut hale getireceği ilimde çok ileri düzeye ulaşacağını; bundan dolayı da insanın, halifeliğe layık olduğunu bildirmiştir.

Bu ayetlerden anlıyoruz ki Yüce Allah, yeryüzünü imar edecek insan denen varlıklar yaratmayı ezelden beri muradetmiştir. Müfessirlerin nakline göre arz, Adem oğullarından önce cinler ya da başka yaratıklar tarafından imar edilmiş idi. Bunlar yeryüzünde fesat çıkardılar, kan döktüler. Allah da meleklerini gönderip onları vurdu. Sonra yeryüzünde halife yaratacağı hakkındaki kararını söyleyince melekler, daha önce yeryüzünde bozgunculuk yapmış, kan dökmüş olan yaratıkları gördüklerinden dolayı, yaratılacak insanların da böyle bozgunculuk yapacaklarını ve kan dökeceklerini söylediler.       
     
Kaynak: [Kur'an-ı Kerim Tefsiri] Prof.Dr.Süleyman Ateş

Atamızı Seviyoruz



Merhabalar,

Türkiye Cumhuriyetinin banisi, büyük devlet adamı ulu önderimiz Mustafa Kemal Atatürk'ü, sonsuzluğa uğurladığımız günün 74. yıldönümünde onu bir kez daha özlemle, saygıyla, sevgiyle ve rahmetle anıyoruz.

"Büyük liderler için kuşkusuz ki matem değil; fikirlerine sadakat gereklidir." fikrinden hareketle 10 Kasım tarihini bir matem ve milli bir yas günü olarak kabul etmek yerine, fikirlerine yönelmek için bize verilmiş bir fırsat olarak görmekteyiz.

Demokratik, laik ve çağdaş değerlerinden oluşan kişiliğindeki bütünleştirici kimliği ve bilimi kılavuz edinmiş olan anlayışı ile Atatürkçü Düşünce Sistemi, TC. Devletini milleti ile sonsuza denk bölünmez bir bütün olarak yaşatacak, en büyük ateşleyici güçtür.

Bu duygu ve düşüncelerle, ilke ve devrimleriyle hiç sönmeyecek bir meşale misali aydınlattığı uygarlık yolunda kararlı ve de istikrarlı ilerleyişimizi sürdüreceğimize, manevi huzurunda söz veriyor ve kendisini rahmet, minnet ve şükranla anıyoruz.

Selam ve dualarımla.

9 Kasım 2012 Cuma

İsrailoğulları


(Bakara: 47) Ey İsrâîloğulları! Size verdiğim nimeti ve şüphesiz Benim sizi âlemlere fazlalıklı kıldığımı hatırlayın.

İsrâîloğulları'na hitabın devam ettiği bu Âyetlerde de verilen nimetler hatırlatılarak nankörlük etmemeleri hususunda uyarı yapılmakta; kimsenin kimseye herhangi bir şey için karşılık ödemediği, hiç kimseden şefaat ve fidyenin kabul edilmediği ve hiç kimsenin yardım olunmadığı âhiret gününe karşı dikkatli ve tedbirli davranmaları ve hazırlık yapılmaları emredilmiştir.

Ayrıca Âyette, İsrâîloğulları'nın, âlemlere fazlalıklı kılındığı ifade edilmektedir, ki bu husus başka bir Âyette de zikredilmiştir:

(Duhân: 32) Andolsun ki Biz onları [İsrâîloğulları'nı] bilerek âlemler üzerine seçkin kılmıştık.

Bundan maksat, onların kendi dönemlerindeki toplumlara siyasî, askerî, iktisadî bir güç ve nüfus çokluğu ile fazlalıklı kılınmalarıdır. Nitekim Mâide Sûresinde bu duruma Mûsâ Peygamberin ağzından açıklık getirilmiştir:

(Mâide: 20–21) Ve hani Mûsâ kavmine, "Ey kavmim! Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani O [Allah], içinizden Peygamberler kıldı. Sizi de hükümdarlar kıldı. Ve âlemlerden hiçbir kimseye vermediğini size verdi" dedi, "Ey kavmim! Allah'ın size yazdığı mukaddes [temizlenmiş] toprağa girin, geriye dönmeyin, yoksa kayba uğrayanlar olarak dönersiniz."

Allahû Tealâ, İsrail kavmini Hz. Musa döneminde âlemlere üstün kılmıştır. Güçlü olan ve ordusuyla İsrail kavmini kesinlikle yok edecek olan firavuna Allah bu müsaadeyi vermemiştir. İsrail kavminin, firavundan ve onun kuvvetli zannettiği ordusundan, daha güçlü olduğunu Allah kesin şekilde ispat etmiştir.

Sonuç olarak gerek Bakara suresindeki 47 nci, gerekse Duhan suresindeki 32 nci ayetlerde bahsi geçen İsrailoğulları’nın alemler üzerine olan seçkinliği kendi dönemlerindeki toplumlara karşı kılınan bir üstünlüktür, yoksa Muhammed’in ümmetine karşı olan bir üstünlük değil.

Kaynak: Tebyinü'l Kur'an-Hakkı Yılmaz

6 Kasım 2012 Salı

Karanlığı Aydınlatmak



Her yer zifiri karanlık, göz gözü görmüyordu. Elimde bir kibrit kutusu, tokada bir bezir çırası vardı. Kibrit çöpünü çaktım ve tokadaki çırayı tutuşturdum. Odayı yanan kibrit çöpünün ezva kokusundan sonra,  çırada yanan kesif bir bezir kokusu sardı. Yer minderine oturup sırtımı berdi yastığa dayadım. Gözlerimi odanın beyaz badanalı boş duvarlarında oynayan bezir çırasının sarı ışık hüzmelerinde gezdiriyor, gönlümce bir hayal aleminde geziniyordum.

Yüreğim geçmiş, olduğum yere sızıp kalmışım. Gecenin ilerleyen saatlerinde uyandığım da çıra sönmüştü. Ortalık yine zifiri karanlıktı ama odayı tamamen ağır yanık bir bezir yağı kokusu sarmıştı. Kalktım pencereyi açtım ve içeriyi havalandırdım. Gökyüzü kapalı olduğu için ne bir yıldız, ne de ay görünüyordu.

Bezir çırasını tekrar yakmadım. Odadaki yer yatağıma uzandım. Karanlık ne kadar kötü bir şeydi. Karanlığı aydınlatmak da bir o kadar zor ve rahatsızlık vericiydi. Ama günümüzün karanlıklarını aydınlatmak eskisi gibi zor değil, kıymetini bilelim…

Recep Altun

4 Kasım 2012 Pazar

Korunan Kitap


Kur'ân'ın Allah tarafından korunduğu ve korunacağı konusu, üzerinde çok tartışılan bir husustur. Özellikle İslâm dininin mensubu olmayan araştırmacılar, bugünkü Tevrat ve İncil'in orijinalliğinin korunamadığının bu din mensuplarınca bile kabul edilmesinden olsa gerek, Kur'ân'ın da tahrife uğradığını ispat için gayret göstermektedirler.

İslâm ve Kur'ân'ın önde gelen hasımlarından olan ve Kur'ân üzerinde araştırmaları bulunan İngiliz müsteşrik [oryantalist, doğu bilimci] Sir William Muir, yaptığı uzun araştırmaların sonunda bilim adamı sıfatının verdiği sorumlulukla Kur'an-ı Kerim için, "Metninin bütün servetini on iki asır muhafaza eden bir başka kitap yoktur" demek zorunda kalmıştır.

Ancak; aklını işletebilen her Müslüman'ın Kur'ân'ın Allah tarafından nasıl korunduğuna mantıklı bir cevap araması doğaldır, hatta bir görevdir. Çünkü Kur'ân, onu tahrife yeltenen tevhit düşmanlarının Tevrat ve İncil'e yaptıkları saldırılara benzer bir saldırıya  Hacc Sûresinin 52, 53; En'âm Sûresinin 112, 113, 121. Âyetlerine karşı sigortalanmış olarak çelik kasaların içinde muhafaza edilmemektedir. Bundan dolayıdır ki, Kur'ân'ın orijinalliğini muhafaza ettiği bizzat Müslümanlarca mantıklı bir şekilde ispat edilmelidir. Böylece – Müddessir Sûresinin 31. Âyetinde işaret edildiği üzere – iman etmiş olanların imanı artsın, kendilerine kitap verilmiş olanlar ile iman sahipleri kuşkuya düşmesin .

Kur’an iyice korunmuş bir kitaptadır. Ki o kaybolmayacaktır, bozulmayacaktır. Bu Rabbimizin Kur’an’ı tabir caizse sigorta ettiğinin açıklanışıdır. Kur’an’ın korunduğunu, korunacağı başka yerlerde de açıklanmıştır. Örneğin:  Hıcr suresi ayet 9: “Hiç şüphe yok ki o zikri biz indirdik biz. Mutlaka biz onu koruyacağız da.”, ayrıca Abese suresinde 11-16. ayetler: “Hayır… Hayır… Hiç de öyle değil! O, saygın  güvenilir sefirlerin ellerinde, yüceltilmiş, tertemiz temizlenmiş değerli sayfalar içinde bir düşündürücüdür; dileyen onu düşünüp öğüt alır.

Bu ayetteki korunmuşluk Kur’an’ın Levh-ı Mahfuz’da saklanışı değildir. Dünyada koruma altına alınışıdır. Kur’an’ın korunması çelik kasalara saklanması, toprak altına gömülmesi suretiyle değildir. Bu korumanın unsurlarını aşağıda maddeler halinde sunuyorum:

Birincisi: Kur’an diğer kitaplardan farklıdır; Kur’an lafız, nazım ve içeriği itibariyle mu’cizedir. (Müddessir suresinde açıklanan 19 kodlamasını hatırlayınız) Kesinlikle sentez ve müdahale kabul etmez. O nedenle beşeri her türlü; eksiltme, artırma ve değiştirme gibi tüm müdahaleler avam tabiriyle sırıtırıverir. Hemen kendini gösteriverir. Onun mucize bir kitap oluşu şehri koruyan bir sur, bir kale mesabesinde olup onu her türlü beşeri müdaheleden korumaktadır.

İsra suresinin 88.ayetinde Cenab-ı Hakk, mealen: "De ki: 'Andolsun eğer insanlar ve cinler şu Kur'an'ın bir benzerini ortaya koymak için toplansalar, yine onun benzerini getiremezler. Birbirine arka olup yardım etseler de..." buyurmuştur.

İslam ve Kur’an’ın bir numaralı hasımlarından ingiliz müşteşrik/oryantalist Sir William Miur Kur’an ile ilgili uzun uzun araştırmalar yapmış, Kur’an’a herhangi bir leke sürememiş, bilim adamı sıfatının verdiği sorumluluk neticesinde, “On iki asır metninin bütün satvetini bu kadar muhafaza edebilen başka bir kitap yoktur.” demek zorunda kalmıştır.

İkincisi: Kur’an miladi altıyüzon yılında indi. Bu çağ, diğer semavi kitapların indiği çağdan farklı bir çağdır. Kur’an’ın indiği çağ İran, Roma, Yunan, Çin, Hint, Mısır medeniyetlerinin zirvede olduğu bir çağdır. Ve bu çağda Kur’an’ı sahiplenenler Musa ve İsa As.’lar dönemindeki gibi, mağdur, mazlum, zavallı, garip bir azınlık değildirler. Dünya’nın kaderine hükmeden kitlelerdir.

Üçüncüsü: Kur’an dünyanın-insanlığın en yeni Din kitabıdır. İndiği çağ insanlığın, tarihin aydınlık bir dönemidir. Peygamberi de tarihi kayıtlara doğru dürüst olarak geçmiş tek peygamberdir. Varlığında, yaşamında, kişiliğinde hiç tereddüt yoktur ve karanlık nokta yoktur. (Zerdüşt, Musa ve İsa’nın varlığını, yaşamını çoğu tarihçiler kabul etmezler.)

Dördüncüsü: Kur’an indikten sonra tüm dünyada Kur’an eksenli öğretim ve eğitim başladı.  Hala devam ediyor ve edecek.

Beşincisi: Eski semavi kitaplar bir yada birkaç nüshadan ibaret ve bir mabette ruhanilerin tekelinde iken Kur’an bir zümrenin, bir kurumun tekelinde ve birkaç nüshadan ibaret değildir. Her Müslümanın evinde işyerinde, mabetlerde, kütüphanelerde, kitabevlerinde milyarlarca nüshadır. Ve her Müslüman okumak, anlamak, incelemek ve de anlatmakla görevlidir.

Altıncısı: Diğer dinlerde dînî eğitim (Din kitapları okumak), ruhânilerin tekelindedir. Kur’an’ı ise köylü kentli herkes okur, araştırır. Kur’an’a yanaşmak için özel bir kimlik ( makam mevki, akademik unvan ) kesinlikle lâzım değildir.

Yedincisi: Eski semavi kitapların nüshalarının çoğaltılması tekniği ve metodu ile Kur’an çağının  teksir metotları imkanları farklıdır. Eski metotlar tahrife elverişli iken Kur’an çağının metotları buna elverişli değildir.

Sekizincisi: Kur’an’ın lafızlarındaki senfonik özellik nedeniyle milyonlarca insan zevkle, aşkla, büyük bir hazla Kur’an’ı ezberine almıştır. Her dönemde daima, Kur’an’ın tüm nüshaları kaybolsa, ezberinden Kur’an’ı yeniden mushaflaştıracak on binlerce hâfız mevcut olmuştur. Tevrat’ı ezberlemiş bir haham, İncil’i ezberlemiş bir papaz ise bilinmez. Bırakın sıradan insanları.

Dokuzuncusu: Cenabı Hakk, erken dönemlerde Kur’an metinlerinin toplanıp kitaplaşması hususunda zamanın Müslümanlarını harekete geçirip Kur’an’ın mushaf/kitap şeklini almasını sağlamıştır.

Sonuç olarakHiç kuşkusuz Biz, o Zikr'i Biz indirdik Biz. Ve mutlaka Biz onun için koruyucularız. (Hicr:9)
Bu Ayette, vurgu üstüne vurgu yapılarak Zikr'i bizzat Allah'ın indirdiği ve onu kesinlikle koruduğu, koruyacağı bildirilmektedir. Hemen belirtmek gerekir ki, bu koruma vaadi hem vahiy anını hem de sonraki zamanları kapsamaktadır.

Kaynak: Hakkı Yılmaz (Tebyinü'l Kur'an)






20 Ekim 2012 Cumartesi

Düşünüyorum


  • Kur'an-ı Kerim'in,  Cenab-ı Hakk tarafından korunmasını nasıl anlıyoruz ya da anlamalıyız, bu konuyu hiç düşündünüz mü? 
  • Yine Cenab-ı Hakk tarafından İsrailoğulları'nın, bir zamanlar alemlere üstün kılındığı konusunu hiç düşündünüz mü? 
  • Yine Cenab-ı Hakk, meleklerine yeryüzünde bir halife var edeceğinden bahsettiğin de melekler,  Cenab-ı Hakk'a  "orada bozgunculuk yapacak ve kanlar akıtacak birini mi var edeceksin? Oysa biz Seni överek yüceltiyor ve devamlı takdis ediyoruz" demişlerdi. Melekler, yeryüzüne gönderilecek halifenin orada bozgunculuk yaparak kanlar akıtacağını nereden biliyorlardı, hiç düşündünüz mü?
 Ben hala düşünmeye ve araştırmaya devam ediyorum. Cenab-ı Hakk izin verirse, ilerleyen zaman içerisinde bu üç konuyu ayrı ayrı ele almak istiyorum.
Recep Altun 

18 Ekim 2012 Perşembe

İnanmak


Buğdayı una, unu ekmeğe dönüştürmek adına, değirmen iyi ve güzel şeyler için vardı. Ama ne var ki, bu iyi ve güzel şeylerin yanında kötü ve çirkin şeyler de vardı. Hatta o kadar çok vardı ki, kötü ve çirkinlikler durmadan çoğalıyor, çoğaldıkça da kara bulutlar gibi iyi ve güzel olan şeylerin üzerini örterek,  başta beni olmak üzere herkesi bir karamsarlığa itiyordu.

Meleklerine, yeryüzünde bir halife var edeceğinden bahseden Cenab-ı Allah’a, melekleri nereden biliyorlardı da “yeryüzünde bozgunculuk çıkaracak ve kan dökecek birilerini mi var edeceksin? Oysa, biz Seni yeterince tesbih ve  takdis ediyoruz” diye Cenab-ı Mevla’ya serzenişte bulunmuşlardı. İşte yeryüzünde bozgunculuk çıkarıp kan döken insanoğlu, tüm iyi ve güzel şeylerin oluşmasına engel oluyordu. Değirmen buna dayanamadı ve bir müddet kalemi bırakmak zorunda kaldı. Çünkü, kötü ve çirkin rüzgarlar da kanatlarını döndürüyor, iyi ve güzel rüzgarlar da kanatlarını döndürüyordu. Ama değirmen istiyordu ki; iyi ve güzel rüzgarlar döndürsün kanatlarını ve değirmen de iyi ve güzel şeyler öğütsün. Aksi halde kötü ve çirkin rüzgarla dönen kanatları haliyle kötü ve çirkin şeyler öğütüyor ve okuyucularını da hep karamsarlığa itiyordu. Bu bağlamda belki aklınıza şöyle bir öneri de gelebilir: “Kötü ve çirkin rüzgarlarla dönen kanatlar, kötü ve çirkinlikleri iyi ve güzel şeylere tebdil edemez miydi?  Evet, burada önemli olan kötü ve çirkin esen rüzgarlardan da iyi ve güzel şeyler öğütebilmek ve bunu başarabilmekti.” Tabi neden olmasın, çok haklısınız. Ama ben bunu beceremedim ve değirmeni terk etmek zorunda kaldım. Ben bunu yapmakla yolun en kolayını seçtim. Aslında maharet, dikenli ve çakıl taşlı yollarda yürüyerek mesafe almaktı. Kaymak gibi engeli olmayan pürüzsüz bir yolda herkes yürüyebilirdi.

Kendimi hazır hissettiğimde inşallah yeniden değirmenime dönüp kanatlarını her türlü esen rüzgarlara açık tutarak hep iyi ve güzel şeyler öğütmeye gayret edeceğim. Buna inandığım zaman başarabileceğimden hiç kimsenin kuşkusu olmasın.

Recep Altun

30 Eylül 2012 Pazar

iyi ve Güzel Şeyler

Biz böyle de mutlu oluruz; yeter ki,  huzur olsun!
Sessiz sedasız kalarak, ya da geçici olarak blog sayfasını kapatarak blog aleminden çekilmenin; sayfayı takip eden ziyaretçilere karşı bir saygısızlık olduğunu bildiğim için, blog çalışmalarıma bir müddet ara vereceğimi üzülerek bildirmek isterim.

İnşallah en kısa zamanda tekrar bu blog sayfalarında, iyi ve güzel şeyler paylaşmak arzu ve ümidiyle şimdilik Allah’a emanet olun!

Saygılarımla.

Recep Altun

27 Eylül 2012 Perşembe

Kürdistan'ı Kim Kuracak?

Hürriyet Gazetesi'nden Alıntıdır.
Habur Açılımı ile ilgili hazırlıklar yapılırken, bu işi bilenler tarafından yetkililer, "Siz PKK'nın ne istediğini bilmiyorsunuz, yanlış yapıyorsunuz?" şeklinde uyarılmıştı. Ama bu uyarı fayda vermedi.  PKK'nın  30 yıldır dağlarda Kürtçe eğitim için eşkıyalık yaptığı yanılgısına düşüldü ve fiyaskoyla sonuçlanan Habur skandalının sorumlusu olarak da basın tarafından yine basın olarak gösterildi. PKK eşkıyasının derdinin Türkiye'de Kürtlerle Türklerin barış içinde yaşamaları değil, Güneydoğu'nun koparılması ve bağımsız bir Kürt devleti oluşturması olduğu gözardı edildi. Çünkü, işin başında iken asla böyle bir ayrılıktan bahsedilmiyor ve bu niyetler gizleniyordu. Ayakları yer tuttukça, bir yerlerden cesaret aldıkça söylemlerini böyle fütursuzca dile getirebiliyorlar.

BDP Diyarbakır Milletvekili Altan Tan,  Bingöl parti binasında partililerine:  "...Kürdistan'ı kim kuracak biliyor musunuz? İdris Naim Şahin ile Tayyip Erdoğan kuracak!.." şeklinde konuşmuştur. BDP Diyarbakır Milletvekilinin özet konuşması yukarıda, arzu edenler internetten bu konuşmanın tamamını da okuyabilirler.

Blog sayfamda bu tür haberlere yer vermek istemediğim gibi, yorumda bile bulunmak istemiyorum ama, gelin görün ki, şu yukarıda sizlerle paylaştığım haber okunduktan sonra sessiz kalınabilirse, ben de kalayım.

Recep Altun 

25 Eylül 2012 Salı

Neşet Ertaş'ı Kaybettik!

Değerli Hemşehrim Halk Ozanı Neşet Ertaş
Neşet Ertaş türkü demek; binlerce yıldır söyleyen ve söylenecek olan... Neşet Ertaş bağlama demek; binlerce yıldır çalınan ve çalınacak olan... Kırk yıldır ismi türkü ve bağlama ile özdeşleşmiş Neşet Ertaş'ın yoksulluk, gurbet ve ayrılıklarla dolu hayat hikayesi 1938'de Kırtıllar Köyünde başlar. Anası Keskin'in Hacelobası köyünden Döne, babası Yağmurlu Büyükoba'dan Muharrem Ertaş... Baba Ertaş, orta Anadolu Türkmen/Abdal Müziği geleneğinin bilinen en güçlü temsilcilerinden biri ve gelmiş geçmiş en büyük bozlak ustasıdır.

"Yağmurlu Büyükoba, Hacelobası, Kırtıllar, İkibikli, Tezrek, Barak, Kırıksoku, Kaman, Keskin, Kırıkkale, Yerköy ve Çiçekdağı...
Buralar, asırlar öncesinin gezginci ozanlık geleneğini sürdürürcesine köy köy gezen Baba Ertaş'ın çocukluk ve ilk gençlik yılları, başta Kırşehir Ve Yozgat'a ait bu köyler olmak üzere çevre il ve ilçelerde babası ile düğün çalarak geçer.

Bozkırın tezenesi, halk ozanı Neşet Ertaş, hayatını anlattığı bir şiirinde şöyle der:

"Dizinde sızıydı anamın derdi
Tokacı saz yaptı elime verdi
Yeni bitirmiştim üç ile dördü

Baban gibi sazcı oldun dediler"

Derken bir gün elinde sazı, cebinde iki buçuk lirayla ver elini Ankara diyerek Kırşehir'den ayrılır. Ankara, İstanbul, kısa bir süre için tekrar Kırşehir ve nihayet hiç bitmeyecek bir gurbet hayatına başlamak üzere tekrar Ankara... Gazinolar, pavyonlar, eğlence yerleri, düğünler ve konserler... Ve turneler;  Anadolu turneleri, Sarısözen'in tabiri ile "Kırşehir'li mahalli sanatçısı" Neşet Ertaş, 1960'ların sonlarına doğru artık yurdun dört bir tarafında zevkle dinlenen ve herkesin sevdiği bir sanatçı olmuştur. O'nun türküleri ortanadolu bozkırlarının bin yıllık hüznünü anlatır lisan-ı hal ile. İşte bunun için, "türkü" denince o'nun o gür, parlak ve bir o Kadar da içli ve duygulu sesiyle söylediği yürek burkan ezgileri gelir aklımıza. 

Bağlama denince de o'nun elinde adeta sihirli bir alet haline gelen bin yıllık sazımız akla gelir hemen. 1976 yılında geçirdi ani bir rahatsızlığın tedavisi için Almanya'ya gider ve iyileştikten sonra sanatçı olarak oturma izni alıp orada kalır. Yirmi üç yıldır  "Alaman gurbetinde", ülkesine insanlarına duyduğu aşkla çalıp söylemektedir.

Bir sanatçıyı tanımanın en iyi yolu, hele de bu Neşet Ertaş gibi türküler de hep kendini anlatan, kendi ruh ve gönül macerasını saza, söze döken bir usta ise, en güzeli sanatçının kendisini dinlemek. Neşet Ertaş, sazı türküye; türküyü saza o kadar yakıştırır ve yakınlaştırır ki, dinleyenlere derin iç çekmek ya da göğüs geçirmek kalırdı.

...Ve bu büyük ustayı, değerli hemşehrimi, 25 Eylül 2012 Salı günü sabah saat, 08:45 sularında tedavi görmekte olduğu İzmir'de 74 yaşında iken kaybettik. Acımız büyüktür. Anadolu bozkırının tezenesi bu büyük ustaya Cenab'ı Allah'tan rahmet, yakınlarına ve tüm sevenlerine başsağlığı dileriz. 

Recep Altun

23 Eylül 2012 Pazar

Toplumsal Zorunluluk


Yazma, kişisel olduğu kadar toplumsal bir zorunluluktur da. Bu zorunluluk, içinde yaşadığımız toplumun bir üyesi oluşumuzdan doğar. Bu nedenle, çevremizdeki kişilerle sürekli ilişkiler kurarız; onların sorunlarıyla ilgileniriz. Düşünce alışverişi bu ilişkiden başlar. Hiçbir insan bu doğal ilişkinin dışında değildir. Bunun içindir ki, başkalarının acılarına, sevinçlerine katılırız. Düşüncede, duyguda ortaklığı da bu ilişki sağlar. Bu yönden toplumsallık da bu ortaklığın ürünüdür. Ernest Hemingway, “Çanlar Kimin İçin Çalıyor” adlı ünlü romanının başına John Donne’nin, bu toplumsal ortaklığı çizdiği aşağıdaki dizelerini almıştır.

“Hiç kimse bir ADA
kendi başına bir bütün değildir;
her insan KITA’nın bir parçası
BÜTÜN’ün bir bölüğüdür;
DENİZ senin ya da dostlarından birinin EV’ini
dağlık bir burnu, bir balçık toprağını alıp götürse
AVRUPA o denli küçülür;
herhangi bir kimsenin ÖLÜMÜ’de beni eksiltir
çünkü ben İNSANLIK’la ilgiliyim;
öyleyse adam gönderip
çanlar kimin İçin çalıyor, diye sordurma;
onlar SENİN için çalıyor.”


Bu çalan çanlar, çevremizdekilerin sorunlarıdır diye onlara kulaklarımızı tıkayamamayız. Kendi sesimiz yankılanır ÇANLAR’da. Tepkimizi ya sözle, yazıyla, ya da eylemle gösteririz. Bu yolla başkalarını da etkilemeyi amaçlarız. Michel Pidon'un da dediği gibi “Yazmak dünyayı tanımak, onu dost hale getirmektir.”


Dünyayı nasıl dost hale getirebiliriz? Çevremizdeki çirkinlikleri, haksızlıkları ortadan kaldırarak, onları değiştirip düzelterek… Haksızlıkların yok edilmesi, çirkinliklerin giderilmesi toplumda bir saygı dengesi yaratır. Bu nedenledir ki yazmaya katılmış her insan, öbür insanlardan daha ağır sorumluluk yüklenmiştir. Böyle bir sorumluluk yüklenme, yazarı, toplumun sözcüsü haline getirir. Bu durumda yazma, toplumsal bir görev, toplumsal bir gereksinim olarak belirir.

Kaynak: Yazma Sanatı

22 Eylül 2012 Cumartesi

Bu Hainlik Niye?


Çocukların boynu bükük kalmadığı
Eşlerin hayatı yalnız paylaşmadığı
Kanların akmadığı
Herkesin gülüp, tebessüm ettiği
Aşımızdan ve işimizden başka bir derdimizin olmadığı
Birliğin, dirliğin ve el ele olmanın güzelliği ile
Sınırları ve dikenli telleri olmayan
Bir dünya dururken;
Zaten üç gün ömrü olan bu dünyayı
Neden dar ederiz birbirimize?
Hani söz vermiştik Rabb’imize...
Bu hainlik niye?
Oysa yeryüzü geniş, yeter hepimize!
Yeter artık, çözün bu illeti!
Batmasın artık güneşler, bir hilal uğruna
Sağır kulaklarınız duymuyor, belli…
Bari vicdanlarınızda duyun;
Yüreğine ateş düşen, bu milletin sesini…

Recep Altun-Ankara 

21 Eylül 2012 Cuma

Sahipsiz Kaldık

Cenab-ı Hakk, sana rahmetiyle muamele eylesin! (Ovacık C.Savcısı Murat Uzun)

Aşağıdaki tepki mesajı "http://adalet.org" sitesinden alınmıştır.

"Sevgili Murat abi benim dönem arkadaşım, içimiz yanıyor. Ovacık kaymakamlığına ve Tunceli valiliğine fax, mesaj çekerek tepkimizi gösterelim. HSYK'yi harekete geçirelim, ah vah edip unutmayalım. Hepimiz bulunduğumuz yerlerde kaymakamlıklara ve valiliklere her ay bıkmadan usanmadan koruma talebini içerir yazı gönderelim, gelen ret cevaplarını biriktirelim, başımıza bir şey gelirse birileri, "koruma talebi yoktu" diyemesin ve talep ve cevap yazılarını yüzlerine vuralım."    

Cenab-ı Hakk, Sizlere Sabr-ı Cemil İhsan Etsin. (Savcının eşi ve çocukları)

Bir laf vardır bizim yöremizde: "BİZ ÖLMÜŞÜZ DE AĞLAYANIMIZ YOK!" Rahmetlik savcının eşinin ve çocuklarının yukarıdaki fotoğrafını görünce yüreğim yerinden koptu ve gözyaşlarımı tutamadım, sel oldu aktı. Şimdi kime ne diyelim? Öfkemizi kime kusalım? Ne yapalım?..

Recep Altun

20 Eylül 2012 Perşembe

Hak Arayışına Engel


Eskiden eş, dost, akraba arasında elinde olan ihtiyacı olana çok rahatlılıkla parasal yardımı yapardı. Bu dönemde kimse kimseye güvenemediği için, tanıdık insanlar arasında söz konusu para alış-verişi yapılmıyor. Bu nedenle paraya ihtiyacı olanlar da bankalara başvurmak zorunda kalıyor.  Bu bağlamda, bankalardan aldığımız kredi kartlarının,  ya da yine bankalara başvurarak çektiğimiz bireysel tüketici kredilerinin,  çoğu eş, dost ve akrabadan daha  iyi bir dost olduğundan da bahseder hale geldik. Ben bu konuya çok şahit oldum. Bir sohbet esnasında cüzdanındaki  kredi kartını çıkararak eline alan bir tanıdığım: “İşte, benim eşim de, dostum da, akrabam da bu kart; ne zaman ihtiyaç duysam, hiç ikiletmez ve ihtiyacımı o anda görür, sıkıntımı da o anda giderir” demişti.

Türkiye’nin bu hale geldiğini bilen yerli ve yabancı bankacılar da insanlarımızın bu durumundan faydalanmak için  birbirleri ile yarışır hale geldiler, bu bağlamda ülkemiz de kaç tane yabancı sermayeli banka var saymakla bitiremezsiniz.

Kolay kazanç kapısı olarak görülen tüketicilerin gerek kredi kartı, gerekse bireysel tüketici kredi taleplerinde akla hayale gelmedik masraf çeşitleri göstererek insanlarımızın sırtından haksız kazançlar elde etmektedirler. Bunu da her hizmetin bir bedeli vardır diye elde ettikleri haksız kazançlarını meşrulaştırmaya çalışmaktadırlar.

Banka kredisi kullanan tüketicilerden “dosya masrafı, ekspertiz, kredi tahsis değerlendirme ücreti gibi bedellerin müzakere edilmeden alınmasının yasal olmadığı”na dair alınan kararlardan sonra birçok tüketicinin hakem heyetlerine başvurmak üzere bankalarından talep ettikleri masraf belgelerine bankalar fahiş fiyatlar çıkartarak adeta tüketicinin hak arayışına engel çıkarıyorlar.   


Bankaların yasal olarak vermekle zorunlu oldukları söz konusu belgeler üzerinden fahiş fiyatlar talep ederek, tüketicinin hak arayışlarının önünü kesiyor, bankaların bu ayıplarını temizlemeye çalışan heyet ve mahkemelerin yaptıkları masrafları ise,  devlet cebinden ödemek durumunda kalıyor.

Bu ülkenin daha öyle çok sorunları var ki, zavallı vatandaşlarımız her yerde itiliyor, kakılıyor ve daha saymakla bitiremeyeceğimiz kurum ve kuruluşlar tarafından da söğüşlenmeye devam ediliyor, devlette bu soyguna ses çıkarmıyor.

Recep Altun

Bir Ödevin Hikayesi




Güneş henüz batmadı ama, bu güz mevsiminde batmakta olan güneşin zayıf ve cılız ışıkları üşüyen bedenlerimizi artık ısıtmaya yetmiyordu. Bir taraftan üşüyen bedenim, diğer taraftan ödevimi yapabilmem için ihtiyacım olan divit ve mürekkebi nasıl tedarik edeceğime dair sıkıntı, beni ümitsizliğe itmişti. Bir sayfa yazı yazılacak ama; divit yok, divit ucu yok, mürekkep yok! Dahası bunları satın almaya para hiç yok! Bu ödev, akşam yapılacak ve sabah okula götürülecekti.


Her ne kadar kendi işimi kendim yapmayı sevsem de konuyu evdeki büyüklerime açmaktan başka çarem kalmamıştı. Uçlu diviti ve mürekkebi tedarik ettiğim de vakit bir hayli ilerlemişti. Nihayet, gecenin ilerleyen saatlerinde ödevimi bitirmiş, ödevimi yapmanın  verdiği huzur ve sevinçle bütün bir günün yorgunluğunu atabileceğim sıcacık yatağıma girmenin vakti gelmişti. Bütün bir öğleden sonramı gecenin ilerleyen saatlerine kadar yapacağım ödevime yönelik  ihtiyacım olan malzemeyi tedarik etme sıkıntı ve uğraşısı ile geçirdiğim için, daha başım yastığa bir karış kala uyuya kalmışım...


Rüyamda da aynı sıkıntıyı yaşadım. Ödevim için ihtiyacım olan divit ve içi mürekkep dolu bir hokkayı temin etmek için oradan oraya koşturup duruyordum. Birden divit ve hokkaların bir kelebek gibi havada uçuştuklarını gördüm. Bunlardan birini alabilmem için benim de uçmam gerekiyordu. Ayak parmak uçlarının üzerine çökerek yaylanıyor ve havaya doğru zıplayarak uçmaya çalışıyor, ama bir türlü uçamıyordum. Bir türlü elime geçiremediğim divit ve hokkanın bana verdiği sıkıntı ve üzüntünün doruğa çıktığı bir anda uyandım ve kan ter içinde kalan bedenimi bir havlu ile kurulayarak tekrar uyumak üzere yattım.


Sabah olmuş ve ben, sorumluluğumu yerine getirmenin sevinç ve mutluluğu içinde okulumun yolunu tutmuştum. Sınıfımdaki sırama oturmuş ve heyecanla yaptığım yazı ödevimi öğretmenime “bak ben bütün imkansızlıklara rağmen, canla başla uğraşarak, didinerek  ödevimi yaptım” edasıyla biraz da gururlanarak göstermek için sabırsızlanıyordum.


Nihayet öğretmenimiz sınıfa girdi, selamlaşmadan sonra “herkes ödevini yaptı mı?” diye sordu. Sınıf hep bir ağızdan “evet öğretmenim” dedi.  Öğretmenimiz: “Herkes ödevini sırasının üzerine çıkarsın” dedi. Bizler de yaptığımız ödevlerimizi sıralarımızın üzerine çıkarttık.  Nihayet bizim sıra grubuna da geldi, ödevime baktı ve sadece “güzel!” dedi geçti. Ben, öğretmenimizin bu değerlendirmesinden asla memnun kalmadım. Benim, bu ödevi yapabilmek için çektiğim sıkıntıları ödevime dikkatlice bakarak görmesini ve beni farklı bir şekilde takdir ve taltif etmesini bekliyordum. Ben, ödevime baktığımda çektiğim tüm sıkıntıları görebiliyorken, o nasıl bir öğretmen olarak bu sıkıntıları göremedi diye üzülmüştüm.

Recep Altun

Dikenli Teller



Fotoğraf: Maurizio Polese

Göğü  kapkara,  gri bulutlar kaplamış
Dikenli teller bölmüş yarınlarımızı
Umutlar, yarınların ufuk çizgisinde
Mehmet, güneşi örten grinin pençesinde
Gencecik Mehmetler parçalanır her gün
Vahşetin bu acımasız dikenli tellerinde.

Recep Altun – Ankara :18 Eylül 2012

19 Eylül 2012 Çarşamba

Yeter Artık!.. Yeter!..

  •  TERÖRÜN AZMASININ BİR NUMARALI SORUMLUSU OLAN BAŞBAKAN ERDOĞAN, KANLI OLAYI YİNE KLİŞE LAFLARLA GEÇİŞTİRECEK!
  • GEMİ AZIYA ALAN TERÖRE KARŞI, "BAŞSAĞLIĞI" MESAJLARINDAN BAŞKA YAPILAN FAZLA BİR ŞEY YOK!
  • MESAJLAR KARIN DOYURMUYOR, VİCDANLAR KANIYOR, PARÇALANAN YÜREKLER "YETER ARTIK!" DİYE HAYKIRIYOR!  BAŞBAKAN BU SESLERE KULAK TIKIYOR.
  • HER UYGAR ÜLKEDE, SORUNLAR KARŞISINDA BU DENLİ BAŞARISIZ OLAN HÜKÜMETLER DERHAL İSTİFA EDER!
  •  BAŞBAKAN ERDOĞAN'DA İSTİFA ETME ERDEMİNİ GÖSTERMELİDİR!

                                                                                                                                         SÖZCÜ

18 Eylül 2012 Salı

Buraya Kadar!

Bingöl'de Askeri Konvoya Saldırı

Amerikan güdümündeki Büyük Kürdistan hayalinin adım adım gerçekleştirilmesine alet olan, çanak tutan ve göz yuman herkese sesleniyorum:

  • Ülkemizdeki terör, savaş boyutuna gelmiştir!
  • Bu vatanı savunmak, herkesin boynunun borcudur!
  • Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır!
  • Terörle topyekün mücadeleye girilmelidir!

Buraya kadar!..

Recep Altun

Gurk Yatan Tavuk

Gurk Yatan Tavuk

Merhabalar,
Kaç kez blog sayfamdan çekildim, kaç kez çekilmeyi düşündüm ve kaç kez kapatıp açtım, sayısını hatırlamıyorum. Yazmak bir tutku olmuş ama,  bu sıralar bir tutukluk var; ne düşünebiliyor, ne de yazabiliyorum. Son bloğumdaki "Dikenli Teller" isimli şiirimi bile zar zor biraraya getirebildim. Kaç kez okudum yazdığım şiiri, anlam ve mana bakımından bir tersliği var mı diye.

Her sabah kalktığım da bilgisayarımı açar blog sayfamı kontrol eder, yeni ilave edilmiş blogları dolaştıktan sonra birşeyler yazmak isterim ama, bir türlü yazamam. Şu anda ülkemiz üzerinde dönüp dolaşan kara bulutlar ve terör belası yüzünden ne sağlıklı düşünebiliyorum, ne de üretebiliyorum. Ne kadar iyi ve güzel birşeyler yazmaya teşebbüs etsem de bir türlü yazamıyorum, olmuyor!..

Ben,  aslında yumurtalarının üzerinde gurk yatan bir tavuk gibiyim. Gurk yatan bir tavuk nasıl rahatsız edilmekten hoşlanmıyorsa, ben de yazı yazarken rahatsız edilmekten hoşlanmam. Acı da olsa, tatlı da olsa birşeyler yazabilmem için ruh halimin çok güzel bir atmosferde olması gerekiyor. Moralimi bozan, huzurumıu kaçıran birşeyler varsa, işte ben tutuldum kaldım, yazamıyorum. Size bir şey daha itiraf edeyim, huzurum yerindeyse namazımı kılabiliyorum, eğer huzurum yerinde değilse, namazlarımı bile aksatıyor ve kılamıyorum. Çünkü yaptığım herşeyden zevk almam gerekiyor, zevk alamadığım bir işi yapmam mümkün olmuyor. Ne kadar kendimi zorlasam,  yapmaya kalkışsam da ortaya pek güzel birşeyler çıkaramıyorum.

İnşallah ruhumu olumsuz etkileyen bu acılar sona erer de, ben de artık rahatça zevk alarak birşeyler üretebilirim. Aksi halde bu olumsuz havadan kurtulmam ve birşeyler üretmem mümkün değil.

Recep Altun
Selam ve muhabbetlerimle.