Hayızlı Kadının Orucu


Amerika'da bulunduğum esnada (1966), Mısırlı bir kadın, kadınların hayızlıyken oruç tutması hakkında fikrimin ne olduğunu sormuştu. Hemen Kur'an'ı zihnimde taradım; aklıma Kur'an-ı Kerim'in "hasta olanınız hastalığı sayısınca başka günlerde orucunu tutar"(1) anlamındaki ayet-i kerimesi geldi ve hayızlı kadın oruç tutabilir, cevabını verdim. Kadın da kabul etti. Çünkü Kur'an'da 'hasta olan' tabiri kullanılıyor. Bu erkeğe de kadına da şamildir. Eğer hayızlı kadın, oruç tutamayacak kadar rahatsız ve hasta oluyorsa tutmaz. Bu kendi takdirine ve sıhhatine aittir. Burada mutlaka tutamaz, tutarsa günaha girer, anlamına gelmeyeceği gibi, tutması farzdır, anlamına da gelmez. Tutabilecekse tutar veya tutamayacaksa tutamadığı günleri başka bir gün tutar. Bunlar kaza sayılmaz. Zira, tutamayacak durumda ise fiilen şart tahakkuk etmediği için farz olmamış, başka zamanda tutmak üzere şartlı farz olmuş sayılır. Diğer günlerde oruç tutmak farz olmadığı için gücü yettiğinde gününe gün tutabilir.

Şunu müşahede ettim ki, ramazandan sonra kadınlar hayızlı günlerinde tutamadıkları oruçları tutmakta zahmet çekiyorlar, bazen ertesi seneye kalıyor ve birikiyor. Ayrıca ramazan orucu toplumsal bir ibadettir. Bütün ev halkı, mahalle halkı tutuyor. Onların içinde yiyip içmek bazen zor oluyor, günü hiçbir şey yemeden geçiren olabiliyor. Toplumsal ibadetlerin topluca yapılmasında daha çok kolaylık gösteriliyor. Hz. Peygamber'den zamanımıza kadar medeniyet ilerledi, yemekte, giyimde kolaylıklar ortaya çıktı. O dönemlerde kadınların hayız hâlinde nasıl korunduklarını bilemiyoruz, herhalde çok sıkıntı çekiyorlardı. Şimdi ise, korunmaları için her türlü kolaylık ve imkan ortaya çıkmıştır. Hayız hususunda dinî hükümlerde kadınlara o zaman gösterilen kolaylıkları kaldırmak istemiyoruz. İsteyen aynı kolaylıkları sürdürebilir. Ancak isteyen kadın da bugünkü kolaylıklardan istifade ederek dinî hükümleri yerine getirebilir.

Bir dinî hükmü zamanında yerine getirmek, onu başka bir zamanda yapmaktan çok daha kolaydır. Ayrıca borç altında kalmak insanı rencide eder ve üzer. Hâlbuki insanın her zaman hür olması için borç altında bulunmaması gerekir. Bu hem maddi hem de manevi borçta böyledir. Hayızlı kadınlara ait fıkıh hükümleri yeniden gözden geçirilip Kur'an'a göre değerlendirilmelidir. Kur'an'da erkeklerin hayızlı kadınlarla cinsî münasebette bulunamayacaklarına dair bir emir olmasına rağmen, Hz. Peygambere isnat edilen bir hadiste, hayızlı eşiyle cinsî münasebette bulunan kocanın, bir fakire ilk gününde bir dinar, sonraki günlerde ise yarım dinar altın para vermesi emredilmiştir ki, bu büyük kolaylık sağlayan bir yorum sayılır.(2)

Prof. Dr. Hüseyin Atay
Kur'an'a Göre Araştırmalar-I

(1) Bakara 2/185
(2) Ebu Davud ve Şerh-i Bezlul-Mechud, 2/278, Kurtubi, el-Cami Li Ahkami'l-Kur'an, 3/87. Ebu Hanife Malik, Şafi'i, Rabia, Said b. Yahya, Allah'tan mağfiret diler ve başka bir şey gerekmez, demiştir. Kurtubi aynı yer.

Oruçta Kefaret Yoktur


Küçük oğlumu oruca başlatmak üzere ramazanın başında sahura kalkmasını söylediğim zaman, bana şu cevabı vermişti: "Ramazanın birinci günü oruç tutar da sonraki günlerde tutamazsam altmış gün oruç tutmak (kefaret) gerekir. Onun için ikinci gün oruca başlayayım." Çocuğu ikna edemedim. Okulda, arkadaşlarından veya hocasından öğrenmişti. Ama okul kitaplarında böyle yanlış bir hüküm yoktu. Kitap dışı bilgilerden kaynaklanmış olabilir. Bazı cahil ve gafiller bunun gibi kitap dışı yanlış bilgileri hem kitaplarına geçiriyor hem de vaazlarında anlatıyorlar. Böylece bir yanlış kitaplara yazılınca kitap bilgisi oluyor ve düzeltilmesi de zor oluyor.

Kur'an'da ve sağlam hadiste oruç tutamamanın kefareti olmadığı gibi oruç bozmanın da kefareti yoktur. Kur'an'da yeminini bozana kefaret geçtiği hâlde, oruç daha önemli sayılırken orucu bozana Kur'an'da kefaret olmaması karşılıksız bırakılmış olduğu anlamına gelmez. Bozduğu orucun başka bir günde veya günlerde tutulması en uygun ve makul karşılıktır. Çünkü, bir güne karşılık altmış gün tutmak Allah'ın ceza kanununa terstir. Ceza kendi cinsi ile misli (eşiti) ile ödenir. Yeminde misil yoktur, Kur'an'da, ceza suçun cinsinden olursa mislinden fazla olamaz, kuralı vardır. (1) Yanlış bir kıyas (benzetme) ile zıhar (2) hükmünü burada da uygulamışlardır.

Âlimlerin ve fakihlerin orucu kasten bozmaya kefaret cezası vermeleri yanlıştır. İnadına, oruca aldırış etmeden, hakaret edercesine, onu küçük görürcesine orucunu bozmak kefaretle giderilmez, ancak tövbe ile affedilir. Tövbe kefaretten daha büyüktür. İnsanın, sebebi ne olursa olsun, küçük veya büyük bir mazeretten dolayı orucunu bozması kefareti asla gerektirmez, yalnız gününe gün tutulur.

Prof. Dr. Hüseyin Atay
Kur'an'a Göre Araştırmalar-I

(1) Enam 6/160; Mümin 40/40.
(2) Erkeğin karısının sırtını, annesinin sırtına benzeterek karısını boşama âdetine zıhar denir. Kur'an,  Arapların bu âdetini iptal etmiştir.
Bkz. Mücadele 58/3.

Miraç Olayı



İslam dünyasında Hz. Muhammed'in ölümünden sonra büyük mitoloji yazarları çıktı. Hz. Muhammed hakkında öyle hikayeler uydurdular ki, ona tanrı adını takmadan verdikleri sıfatlarla onu bir tanrı yaptılar. Oysa Kur'an onun insanlığının aczi üzerinde çok durdu. Hz. Muhammed'i Allah'ın karşısına çıkarıp yüz yüze konuşturdular. Eski âlimler, bu rivayet ve hikayelerin nereden kaynaklandığı üzerinde durmadılar. Sadece hadisçiler, ravilerin zahirî durumlarına biraz bakıp yalan söylemeyecekleri hükmünü verip söyledikleri sözleri Kur'an gibi senet kabul ettiler. Genel kanı odur ki, bu sözler ikinci neslin sözleridir ve sonradan Hz. Peygambere isnat edilmiştir. Tek rivayetli (haber-i ahad) hadislerin itikadi meselelerde delil kabul edilemeyeceğini Mu'tezile, Maturidî ve Eşarî kaide olarak kabul etmişlerdir.(1) Takıldıkları hadisler tek rivayetli olup akli deliller ve Kur'an'a zıddır. Tek rivayetli hadisler itikad konusunda delil olamaz. Her ne kadar ihtimal ve imkan dahilinde olsalar da ilmi ifade etmezler. Nasıl olur da akli delile muhalif oldukları hâlde kabul edilmeleri mümkün olur? (2) Bu konuda mutevatir bir hadis olmadığı gibi rivayetler arasındaki ihtilaflar da çelişki olduğunu gösterir. İtikadi hiç bir konuda mutevatir bir hadise rastlamadım.

Hz. Muhammed'e isnat edilen bir olay da 'miraç' olayıdır. Miraç, yükselmek, yükseğe çıkmak anlamına gelir. Bu manadan ötürü, asansöre miraç yani yukarı çıkaran alet demişlerdir. Hz. Muhammed'e isnat edilen miraç da ise, Kudüs'ten 'burak' denilen hayvana binip yedi kat göğün üstünde arşa çıktığı ve haşa! Allah'la yüz yüze konuşmuş olduğu anlatılır. Hz. Muhammed bu yolculuk süresince göğün her katında bir peygamberle karşılaşmış, altıncı gökte ise Musa Peygamber varmış.

Yüce Allah'ın istediği zaman sevgili kulu Hz. Muhammed'i kainat içinde herhangi bir yere götürüp getirmesine metafiziki açıdan imkan-ı akli ile mümkün denebilir. Ancak imkan-ı fiili açısından Kur'an, Hz. Muhammed'in Yüce Allah'ın karşısına çıkıp da karşı karşıya konuşmalarına izin vermez. Çünkü bu durumda Yüce Allah'ın madde ve cisim olması söz konusu olur. Kur'an'da "O'nun benzeri hiçbir şey yoktur"(3) deniyor. Bu ayet karşısında mücessime ve mücebbihenin dışında bütün mezhepler Allah'ın cisim olamayacağını çok titizlikle vurguladıkları hâlde nasıl bu çelişkiye düştüler? Sık sık tekrarladığımız gibi, insan önce bir şeye inanınca onun yanlış veya doğru olmadığını düşünmeden ilmine ve inancına göre, akla çok ters de olsa yapıyor. Bunun için diyoruz ki, önce ilim sonra iman. Kur'an'ın ilkesi budur. Önce iman sonra ilim olursa, insan yoldan çıkar, çıktığını da bilmez.

Hz. Muhammed, miraçta Allah'la görüşüp dönerken Hz. Musa'ya uğradığında Hz. Musa, Peygamberimize şu soruyu soruyor: "Yüce Allah'tan ümmetine ne hediye götürüyorsun?" Hz. Muhammed de "günde elli vakit namazı götürüyorum", cevabını vermiş. Hz. Musa, Hz. Muhammed'e, "benim tecrübem var, bu insanlar elli vakit namazı kaldıramazlar, git Rabb'in'den bunu indirmesini iste", demiş. Hz. Muhammed geri dönmüş Rabb'ine çıkmış, Allah da beş vakit indirmiş; Hz. Musa gene itiraz etmiş, Hz. Muhammed'i geri göndermiş. Cenab-ı Hak beş daha indirmiş, ama Musa tekrar itiraz etmiş, bu itiraz ve gidiş geliş dokuz defa tekrar etmiş. Çünkü Cenab-ı Hakk her defasında beş indirmiş ve en sonunda beş vakte inmiş, yine Hz. Musa, bu da çok buna da dayanamazlar, demiş, ama Hz. Muhammed, artık "Rabb'imden daha aza indirmesini istemekten utanırım", cevabını vermiş ve böylece beş vakit namaz Müslümanlara farz olmuş, ancak sevabı elli vaktin sevabı olacakmış. Bu hikayeyi uyduran çok akıllı ve zeki birisi, Kur'an'ın getirdiği münezzeh, yüce, mutlak Allah anlayışını putperestlik, Yahudilik ve Hıristiyanlıktaki tanrı anlayışlarına benzetti. Allah'ı arştan indirdi, bir insan gibi misafirini karşılattı, konuştular, sonra ayrıldılar. Sonra Hz. Musa'nın itirazı ile dokuz defa daha Allah'ın huzuruna çıktı. Allah, dokuz defa inip çıktı mı, misafirini karşılamak için, yoksa geleceğini bildiği için orada mı bekledi? Bu gibi soruları sormak bile Kur'an açısından ne kadar yanlış ve ayıp değil mi? Ama, buna inanmak, Kur'an açısından rezaletin rezaleti, küfür, en azından Allah'ın zatına nezaketsizliktir. Allah'ın oğlu olmadığını, hiçbir şeye benzemediğini o kadar sert ifadelerle anlatan Kur'an inancını temelinden yıkmaya yönelik bir mitolojidir. Ama cahil, gafil, kafasız raviler ve onların destekleyicileri ve inananları, burada Allah'ın yüce, mutlak varlığını düşünmeyi akıl edememişler. Hz. Muhammed'i Allah'ın katına çıkararak onu yüceltmek, Allah'ın vekili, dünyayı idare etmekte yardımcı mevkiine koymak istemişlerdir. Hıristiyanlar da Hz. İsa'yı Allah'ın oğlu yaparak aynısından daha çoğunu yaptılar. Müslüman mitolojistler de Hz. Muhammed'i böyle yüceltmek, Hz. İsa'dan yukarıda göstermek istemişlerdir. Kur'an ise Hz. İsa'yı görevini yapamamış ve ömrü öylece sona ermiş bir peygamber olarak göstermiştir. Yüce Allah hiçbir peygamberine gönderdiği vahiylerde, artık dininizi tamamladım, bundan sonra peygamber gelmeyecektir, dememiştir. Kur'an ile Tevrat ve İncil arasında bir mukayese yaparak Hz. Muhammed'in peygamberliğini anlatmak çok yeterli bir delildir. Biz diğer peygamberlerin peygamberliğine Hz. Muhammed'i delil getiriyoruz. Onlara dayanarak Hz. Muhammed'in peygamberliğini ispat etmiyoruz, onun peygamberliğinin delili Kur'an'dır.

Şimdi bu miraç kıssasında inanç bakımından olan çelişkileri ve yanlışlıkları gösterelim. Bu miraç hikayesinde geçen Allah ile pazarlık olayı Tevrat hikayelerine ve felsefesine göre düzenlenmiştir. Zaten Hz. Musa'nın da işe karıştırılması bunu gösterir. Yedi kat göğü geçip geliyor, İbrahim Peygamber bir itiraz ve tavsiyede bulunmuyor, niçin? Çünkü Hz. Musa'nın bütün peygamberlerden üstün olduğunu ve Hz. Muhammed'in de tecrübesiz olduğunu, kafasının fazla çalışmadığını ve milletinin tutum ve zihniyetine vakıf olmadığını; Musa'nın daha akıllı, zeki ve milletini düşünen bir peygamber olduğu anlatılmak isteniyor. Bunun Müslümanların kendi aralarında, kendi kitaplarında zikredilmesinin daha etkili olacağından şüphe edilmez. Bu çelişkiler, biraz kafasını çalıştıran halkın bu hikayeyi anlatan vaizlere, Hz. Musa ne kadar akıllıymış, keşke bizim peygamberimiz onun sözünü tutsa da bir defa daha Allah'a gidip namazları iki vakte indirmiş olsaydı, İslam çok daha kolay ve iyi olacaktı, demelerine sebep olmaktadır.

Aslında namaz daha önce farz kılınmıştı, değişik zamanlarda kılınıyordu. Abdeste de belki gerek yoktu. Çünkü abdest ayeti Medine'de en son inen ayetlerdendir. Namazın beş vakit oluşunun da Medine'de inen ayetlerle tespit ve tayin olunması, ayetlere ve olaylara daha uygun düşmektedir. Miraç olayının gerçek olmadığı ortaya çıkınca namazın beş vakit oluşunu ona bağlamak da yanlış olur.

Elli vakit namazın sevabının beş vakte verilmesi de şaşırtıcı olmaktadır. Yüce Allah Kur'an'da bir iyiliğe bir, on, yüz, yedi yüz ve sonsuz sevap verdiğini açıklamaktadır. Namaz önemli bir ibadet olduğu hâlde onun sevabını on misline hasr ve tayin etmenin, namazın önemini düşüreceği de düşünülmelidir. Düşünselerdi rivayet yanlış çıkacaktı, rivayet yanlış çıkmasın diye düşünmeyi, akletmeyi yasakladılar.

Miraç kıssasında, Hz. Musa'nın bildiğini Hz. Muhammed'in akıl edemediğini, Musa'nın Muhammed'den daha akıllı ve tecrübeli olduğunu ortaya atmanın Kur'an'ın ruhuna ve felsefesine aykırı olduğunu kavramayan bön ve düşüncesiz bir Müslümandır. Hz. Musa'nın yüce Allah'tan bile daha âlim olduğunu; Allah'ın Muhammed'in ümmetinin elli vakit namazı kaldıramayacağını bilmediğini, Musa'nın ikazı neticesinde birkaç defa gidip gelerek yapılan elçilikle bile Musa'nın dediğine gelinemediğini görmemiş, düşünmemiş ve anlamamıştır. Bunun, Kur'an'ın Allah anlayışını inkar olduğunu anlamayan Müslüman işe yaramaz biridir. Tevrat'ta Allah'la pazarlığın olduğunu ve ona uyduğunu söylemek, miraç kıssasının menşeini göstermeye yeter.

Usuli'l-fıkıh'ta şöyle bir tartışma geçer. Bir hükmün kaldırılması yani neshedilmesi, ancak o hükmün uygulamasının yapılıp üzerinden uygun bir zamanın geçmesi neticesinde uygulanamayacağı sabit olunca mümkün olur. Hükmün daha mükelleflere ulaşmadan değiştirilmesi nesih felsefesine ve uygulamasına da aykırı düşmektedir.

Sonuç şudur ki; cahil, gafil ve sığ kafalı kimseler İslam'a sokulan buna benzer uydurma hadisler ile Müslümanları yoldan çıkarmış ve Kur'an'ı arkalarına atmışlardır. Oysa Kur'an'ın daima önde ve yol gösterici olduğu vurgulanmaktadır. Kur'an'a dönüp yanlışları düzeltmek farzdır. Müslümanların dünya çapında en büyük avantajları Kur'an'ın bozulmadan, değişmeden kendilerine ulaşmış olması ve ellerinde bulunmasıdır.

'İsra' cismani yürümek değil ilmi yürütmek, vahiy ile bildirmektir. Birinci ayette 'havlehu' kelimesi ile ayatına' kelimesinin Kudüs'te olan Hz. Süleyman mabediyle ilgili olmayıp başka anlama ihtimallerini ileri sürüp miraç olayı diye bir saçmalığı ortaya atanları, hurafe ve mitolojiler uyduran kitapları anlamadan taşıyanları, Cuma suresi beşinci ayet güzel deyimliyor. 'Havlehu' kelimesi bilinen Kudüs'ün etrafı değil mi? Ayatına' kelimesini evreni allak bullak eden bir olay (mucize) olarak yorumlamakta başarılı olamamalarının şaşkınlığı ile miraç olayını icat ettiler. Oysa 'ayatına' kelimesi Allah'ın İsrailoğullarımn devletlerini yönetirken yaptıkları zulümlerine karşı adaletinin tarihi olarak göstermektedir. Adaletinden başka nasıl bir mucize arıyorlardı. Bu, Tanrı'nın peygamberler gönderdiği bir ulusun zulmüne uyguladığı adalet düzeniydi.

Prof. Dr. Hüseyin Atay
Kur'an'a Göre Araştırmalar-I

(1) H. Atay, İslam'ın inanç Esasları, 139, Ankara, 1992.
(2) Ebul-Muin Nesefi, 1/366, H. Atay Tahkiki, Diyanet İşleri
yayını, 1993, Fatih nüshası 92-a, serez 121-b.
(3) Şura 42/11.

Kur'an Okumak İçin Hiçbir Şart Yoktur! (3)

Prof. Dr. Hüseyin Atay
Kur'an, abdestli, abdestsiz, cünüp, hayızlı, her hâl ve durumda okunabilir. Dinin ve Kur'an'ın emri, Kur'an'ı her fırsatta okumak, anlamak ve uygulamak­tır. Kur'an okumak için ileri sürülen bütün şartlar boşunadır, saçmadır, yanlıştır, Kur'an ve hadisten bir tutanağı yoktur; Kur'an'ın gayesine, felsefesine aykırıdır. Kur'an'ı okumanın fizikî bir şartı yoktur. Kur'an'ı okumanın önemli ve tek bir şartı; peşin fikirli, ön yargılı olmadan, herhangi bir mezhebin ve görüşün etkisinde kalmadan anlamaya çalışmaktır. Kur'an'ı okurken herhangi bir âlimin, fakihin veya şeyhin kitabını, fikrini, anlayışını ölçü almamak, baş­ka birinin fikrine yönlendirmemektir. İşte bunlardan uzak durarak Kur'an'ı anlamaya çalışmak şarttır ve en saf, temiz, doğru anlama bu yolla sağlanır.
 
Değerli okuyucum, ben size ulaşabildiğim ger­çekleri anlatıyorum. Eskiden olduğu gibi bugün de yalan söyleyerek ve başkasına iftira ederek Müslümanlara yanlış bilgi ve dinî hükümler veriliyor. Bunla­ra dikkat edin. Bir kimsenin doğru söyleyip söyleme­diğini bilmek için onu Kur'an'a ve akla vurmasını öne­riyorum. Ben ise büyük gerçek âlimler gibi, ya kendi adıma konuşuyorum ve kendi fikrimi söylüyorum ya da birinden naklediyorum. Ancak nakilde kimse­ye iftira etmiyorum. Bakınız, Muhammed el-Sabuni isminde eserler veren bir zat, "Tefsir Ayati'l Ahkam" adındaki tefsirinde2 aynen şöyle diyor: "Âlimler, hayızlı kadının namaz kılmasının, oruç tutmasının, ta­vaf etmesinin mescide girmesinin, mushafi tutma­sının, Kur'an okumasının haram olduğunda ittifak etmişlerdir." Bu zat bu meselelerin hepsinde âlimlerin ittifak ettiklerini söyleyerek âlimlere iftira ediyor, yani yalan söylüyor. Burada saydığı meselelerin hiçbirinde âlimlerin ittifak etmediklerini "Kur'an'a Göre Araştır­malar" kitaplarımızda görebilirsiniz. Yalnız üç âlimi tekrar burada zikredeceğim:

Kurtubi "Tefsir Ahkamı'l Kur'an" adlı tefsirinde diyor ki: "Âlimler, abdestsiz Kur'an'a dokunulması hususunda ihtilaf ettiler." 3

İbn Kayyım Cevziye "Ilamu'l-Muvakk'in" adlı ese­rinde şöyle diyor: "Hz. Peygamber hayızlının Kuran okumasını men etmedi. 'Hayızlı ve cünüp Kur'an'dan bir şey okuyamaz' hadisi sahih değildir. Ehl-i ilmin it­tifakı ile bu hadis malul(sakat) dür." 4

Sunen-i Ebi Davud'un sarihi Bezlu'l Mechud "fi Hail Ebi Davud" adlı eserinde şöyle diyor: "Hz. Peygamber'in, ancak namaz kılacağım zaman abdest almakla emrolundum" sözü ile Maide'nin altıncı aye­tine işaret ediyor. Taharet (abdest) namazdan başka hiçbir şey için emredilmiş değildir." 5

İki şekilde başkasından alıntı yapılır. Ya onun yanlışını belirtmek ya da onun fikrini desteklemek ve ondan destek almak için. Her ilmî araştırıcı da öyledir. Kim olursa olsun yukarıda verdiğim akıl ve Kur'an ölçütünü hiç ihmal etmemek gerekir. Bu iki ölçütü de daima insanın kolayına ve tabiatına gelecek şekilde anlamaya, kullanmaya özen göstermelidir. (SON)
 

2- Sabuni, Muhammed, "Tefsir Ayati'l Ahkam, C. 1/330.

3- Ebu Abdiliah Muhammed Ensari Kurtubi (671 H. 1272 M) el-Camili Ahkamul Kur'an, Cilt  17/226, Mısır 1952.
 
4- İbn Kayyım Cevziye (751 H. 1359 M) Ilamu'l-Muvakkıin 3/28 vd.
 
5-Sünen-i Ebu Davud sarihi Ailame Muhaddis Halil Ahmet Sehar Nufuri, (1346 H. 1927 M), Bezlul-Mechud fi Hail Ebi Davud, 16/89. Ayrıca bak. Mahmud Muhammed Hattab Subki (1352 H. 1933 M) el-Menhelu'1-Azb el-Mavrud-Serh Sünen il-İmam Ebi Davud, 2/306-307.
 
Prof. Dr. Hüseyin Atay
Kur'an'a Göre Araştırmalar-I
 

Bir Kalem Çizdi Yüreğimi


Bir kalem çizdi yüreğimi
İçin için kanıyor
En kötüsü kim bilir
Beni kim sanıyor?

Hep elimi uzattım
Elini uzatana
Hala akıllanmadım
Bu çizik az bile bana.

Yazgı mı desem, kader mi?
Bu yakışmaz bana!
Emrine çok şükür derim
Yakışanı budur bana...

Recep Altun
13/01/2013-Ankara

Kur'an Okumak İçin Hiçbir Şart Yoktur! (2)

Bazıları, hayızlı kadınların ve abdestsiz kimsele­rin Kur'an okumasını ve onu eliyle tutmasını yasakla­dıktan sonra bazı istisnalar yapmak zorunda kalmış­tır. Örneğin; çocuklar mecbur ve sorumlu olmadıkla­rı için abdestsiz tutabilirler; hayızlı kadınlar, ayet ayet tutup dua olarak okuyabilirler, ancak, Kur'an kastıyla okuyamazlar gibi. Bu saçmalık değil mi? Bu durum­da insan, "ben dua ve zikir kastıyla okuyorum, o hâlde abdestsiz olarak tutup okuyabilirim", diyebilir. Hangi­sinde anlamak şart? Arapça bilmeyen için bu sorular sorulabilir, ama bir Arap Kur'an'ı hangi şekilde okursa okusun mutlaka anlar. O hâlde sonradan ortaya ko­nan söz önceki yasaklamayı hükümsüz bırakmaktan başka bir şey değildir. Yanlışı anladıkları hâlde Kur'an okumayı yasaklamanın yanlış olduğunu söylememiş, saçma bir yorum getirmişler ve yanlışı bilerek doğ­ruya çıkarmışlardır. Böyle saçma bir şey ortaya atıp müslümanların kafasını karıştırarak zihinlerini bulandırmaktansa Hz. Peygamber'in zamanında olduğu gibi, Kur'an abdestsiz de tutulur ve okunur, demek en doğrusu iken bunu yapamadılar. Bu sözü söylemeyi bize bıraktılar. Böylece biz geçmişin yanlışlarını onla­rın tenakuz ve tezatlarını karşılaştırarak düzeltiyoruz.

Hz. Peygamber, cünüp olan bir mümin için "Mümin pis (necis) olmaz" demiştir. Fakih hadisçilerden meşhur İmam Nevevi, bu hadisin açıklamasında, cünüp olan kimse temizdir; bundan dolayı kocasının terinin karısına veya karısının terinin kocasına bu­laşması pis sayılmayacağı için yıkama gerektirmez demiştir. Fakat, bunu söyleyen İmam Nevevi, cünüp olan bir kimsenin üzerinde Kur'an bulunan rahleyi (Kur'an konan sehpa, küçük masa) kaldırması veya bir yere nakletmesi caiz değildir, demiştir. Teri pis (necis) olmayan cünüp bir müminin üzerindeki hangi neca­set (pislik) önce tahtaya, tahtadan da Kur'an'ın kağı­dına geçecek ve kağıttaki mürekkeple çizilen harfleri pisletecek diyerek, bu pisliğin Kur'an'a geçmemesi ve dokunmaması için üzerinde Kur'an bulunan rahleyi kaldırması caiz görülmüyor. Bu, koskoca bir saçmalık ve mantıksızlık değil midir? Bu gibi âlimler gafletle­rinden dolayı insanları Kur'an'ın kağıdına taptırdılar. Manasını nasıl anlatacaklarına önem vermediler. Bu­nun sonucunda da şahısların değerlendirmelerine ba­kılarak, zamanla yanlış hükümler din oldu.

Kur'an'da "Onlar, ayakta iken, otururken ve yan yatarken, Allah'ı anarlar"1 denirken, fakihlerin bir kısmı Kur'an okumak için abdest alarak kıbleye dö­nüp diz çökmeyi şart koşarlar. Kur'an'da geçen fira­vun, kafir, putperest, Menat, Uzzat ve Lat putlarının, Ebu Leheb'in adını abdestsiz, yatarken, ayakta, otu­rurken ağıza almak günah olacak, ama Allah'ın adını anmak, Allah' demek abdestsiz ve yatarken caiz ola­cak, günah olmayacak. Buna göre, putların ve putpe­restlerin adları Allah'ın adından daha kutsal sayılmış olmuyor mu? Bu kafada olan yaptığından sorumlu değildir, demekten daha isabetli ne olabilir? Akılsız olan sorumlu değildir. Kur'an akıllılara seslenir. (devam edecek...)

'Al-iİmran 3/191

Prof.Dr. Hüseyin Atay
Kur'an'a Göre Araştırmalar-I

Kur'an Okumak İçin Hiçbir Şart Yoktur! (1)


Fakihler ve âlimler, kendi anlayışlarına göre Kur'an'a daha büyük ve yüksek bir kutsallık vermek için onu okumak ve ona elle dokunmak için en ağır şartları ileri sürdüler. Böylece Kur'an'ı rafa kaldırdı­lar. Millet de Kur'an'a dokunmamak için güzel süslü kılıflar, keseler yaptı, bir muska gibi onu duvarlara astı, el erişmez dolaplarda sakladı. Bu suretle Kuran okunamaz, tutulamaz, dokunulamaz hâle getirildi. Kur'an'ı okumak için abdest almayı şart koştular. Kıbleye dönüp diz çökerek rahlede okunmasını en büyük saygı ve ibadet saydılar. En büyük ibadetin Kur'an'ın manasını anlamak olduğunu söylemek ye­rine, onun anlaşılamayacağını ilan ettiler. Bu suretle Kur'an, müslümanların kafasına muammalı, anla­şılmaz, erişilmez kutsal bir kitap olarak nakşedildi. Onu anlamadan sözlerini söylemek, papağan gibi tekrarlamak, teyp gibi okumak en iyi Müslümanlık sayıldı. Bunun sonucunda, onu sadece ölülere oku­mak üzere mezar kitabı yaptılar. Sipariş hatimlerden başlayıp hazır hatimlere kadar işi azıttılar. Elbisesi olmayan birinin konfeksiyoncuya giderek dikilmiş, hazır bir elbise aldığı gibi ölüsü olan veya geçmiş ölü­lerine sevap göndermek isteyen bir kimse de, ima­ma, müezzine veya hafıza giderek ondan daha önce okumuş olduğu hatmi satın aldı ve ölüsüne gönder­meye başladı. İşte Kur'an'a böyle muamele ettiler. Kur'an da onları dünya milletlerine rezil etti. Bunu cahil ve âlim din adamları beraber yaptılar. Cahiller (halk ve din adamı olarak) bunları yaparken sayıları çok az olan iyi yetişmiş din âlimleri sustular ve böy­lece cehalete taviz vererek bu yanlış uygulamaların yayılmasına göz yumdular ve cahillerin bu davranışı­nı dine bağlılık sayma gafletini gösterdiler. Bu yanlışı dine bağlı olan da kayıtsız olan da yapıyor.

Kur'an okumanın üzerinde güya çok durdular. Ancak birçok manasız, gereksiz, saçma fikirler ileri sürdüler, hayalcilik yaptılar ve okumayı birçok şarta bağladılar. Bunlara dair üç makale yazdım. İkisi neş­redildi. "Hadisçilere Göre Kur'an'ı Tutma" adlı ma­kalem daha neşredilmedi. Şimdi burada her üçünün özetini vermek istiyorum.

Vakıa suresinin yetmiş dokuzuncu ayetindeki "Doğrusu, o saklı bir yazımda bulunan şerefli bir Kur'an'dır. Ona ancak arındırılmış olanlar dokunabi­lir" ifadesinde geçen 'arındırılmış (mutahharun)' ke­limesinden yola çıkarak, Kur'an okumak için abdest almanın şart olduğunu ileri sürenler, pek azınlıkta ve ilimde derinleşmemiş sığ düşünceli kimselerdir. Bu ayetin nüzul sebebi bir önceki ayetin içeriğindedir. Putperest Araplar, Kur'an'ı Hz. Muhammed'e cin ve şeytanın getirdiğini iddia etmişlerdi. Ayet bu iddiayı reddetmek için nazil olmuştur. "Bu Kur'an, şereflidir ve saklı bir kitaptadır, ona ancak paklanmış melekler dokunabilir, âlemlerin Rabbinden gelmedir" cümle­lerinin gayesini ve manasını anlamayıp, sadece 'arın­dırılmış' kelimesini öne çıkararak ona abdest alma (vudu) manası verenler sığ görüşlü kimselerdir. "Saklı bir kitapta olan Kur'an" ifadesinin elimizde mevcut olan, hiç kimseden saklı ve gizli olmayan Kur'an ola­rak anlaşılması, tamamen Vakıa'da görüleni inkar, saç­ma bir anlayıştır ve ayetin sözlük, lafzi anlamına bile zıttır. Bu ayette zikredilen Kur'an, Levh-i Mahfuz'da olan Kur'an'dır. Elimizde olan, ellerimizle yazdığımız Kur'an değildir. Yazılı Kur'an'ı kafir ve putperestler de tutmaktadır. İnanmayan birisinin Müslüman olması için, tutmak, okumak, anlamak imkanı Kur'an tara­fından kendisine verilmiş iken, hem Müslüman ol­mayanın hem de Müslümanın Kuranı abdestsiz tut­masının haram yapılması akıl almaz yanlışlardandır, düzeltilmesi farzdır. (devam edecek)

Prof.Dr.Hüseyin Atay
Kur'an'a Göre Araştırmalar-I

Kur'an'da Başörtüsü


"Kadınlar başörtülerini göğüslerinin üzerine salsınlar." (Nur:24/31) Ayet, göğüs aralarını, başörtüleriyle örtme buyruğunu içeriyor. Ayet, başörtüsünü (hımar) buyurmuyor, fakat onu zikrediyor. Çünkü o, Arap kadınının başını örtme geleneği idi. Nitekim Arap erkeklerinin baş örtme geleneği de sarık idi. Ayet, başörtüsünü açıkca buyurmuyor, ancak Arapların süregelen (geleneksel) bir giysisi olarak onu zikrediyor.

Fakihlerin çoğu, bu geleneğe göre saçın açılmasını haram kılmışlardır. Fakat buyruk ayrı şeydir, zikretmek ayrı şeydir. Bizim fıkhımıza (anlayışımıza) göre haram ve helal kılma konusunda yoruma gereksinim olmayan açık buyruğu alırız.

Buna göre, İslam'ın dürüst ve akılsal duruşu da harhangi bir kız öğrencinin saçları açık olarak fakülteye girmesine bir tereddüdün olmamasını gerektirir. Çünkü ilim öğrenmenin önemi saçı örtmekten daha büyüktür. İslam, ilmi ibadetten üstün tutmuştur.

"Kadınlara söyle üstlüklerini üzerlerine alsınlar." (Ahzab:33/59) ayetine gelince, tefsirciler onun peçe olduğunu söylediler. Bu ise uzak bir görüştür. Ancak kastedilen, kadının giysisi cismini göstermiş olmasın ki kimileri onlara takılmasın.

Cemal el-Benna

Kaynak: Prof.Dr.Hüseyin Atay (Kur'an'a Göre Araştırmalar VI) Sayfa:64

Blog İzlemeyi Durdurma



Merhabalar Sevgili Blogger Arkadaşlarım.

Blog sayfamla ilgili teknik bir sorunu çözebilmek için takibime aldığım tüm bloggerlerin sayfalarının izlenme işlevini durdurmak zorunda kaldım.

Sayın arkadaşlarımdan bu işlemden dolayı özür diler, söz konusu izlemeyi durdurma işlemini yanlış anlamamaları konusunda bilgilerini istirham ederim.

Selam ve dualarımla.