Kader


Doktora tezimin başlığı "Kur'an'a Göre İman Esaslarının Tespiti ve Müdafaası" idi. Dört senelik bu çalışmamda Kur'an felsefesi ve belagatı üzerinde durdum. Kur'an'da günümüz müslümanlarının anladığı gibi değişmez alınyazısı anlamında "kadere iman" esası olmadığını tespit ettim.(1) Oysa, kader kelimesi ve türevleri Kur'an'da çok geçmektedir, ancak bunların hiçbiri imanla ilgili değildir. Kader, dünya ve kainat nizamı anlamında kullanılmaktadır. İnsanın sorumlu olduğu hür iradesiyle uzaktan ve yakından bir alakası bulunmamaktadır.

Aslında, Allah'ın iyiliği ve kötülüğü yaratması anlamında kullanılan 'kader' dediğimiz gibi dünya nizamıyla ilgilidir; insanın iradesiyle değil. Dünya nizamında insana zarar ve fayda veren şeyler vardır. Allah'ın nizamı geneldir, onda mutlak kötü yoktur. Kötü izafidir, hiçbir şey faydalı veya zararlı olsun diye yaratılmamıştır. Bu ayrım, insanlar tarafından yapılmaktadır. Varoluş felsefesi açısından, bir nesnenin varlığı başka nesnelerin varlığını kısıtlar, tehdit eder ve kendi varlığını korumak için karşısındaki varlığa karşı gelir, onun menfaatini zedeler ve varlığını zarara sokabilir. Kur'an, bunların bir dengede durmasını sağlamayı öğütler. Bu öğütler insanın hür iradesine yöneliktir. Tabii olaylara ait öğütler yoktur; onlar sadece tasvir edilmektedir. Oysa müslümanlar 'kader' hususunda birbirlerini tekfir bile etmişlerdir. 




Yüce Allah insana irade hürriyeti verdi. Bu hürriyetin sınırı insanın yapma gücü ile orantılı yani gücüne, yapabileceklerine göredir. Çünkü "Allah, kişiye ancak gücünün yeteceği kadar sorumluluk yükler".(2) Teklif yani bir kimseye bir şeyi yapmasını önermesinin manası, o kişinin o şeyi yapma gücüne ve hürriyetine sahip olduğunu bildirir. Eğer, kişi o şeyi yapmak zorunda ve mecburiyetinde olsaydı, zaten yapacaktı, bu durumda ona önermeye gerek kalmazdı. Onun için hayvanlara, ağaçlara ve taşlara Allah'ın bir işi yapma önermesi yoktur. Çünkü onlar kanunlara ve kendi tabiatlarına göre mecburi olarak onu yapacaklardır. Onlar emirlere isyan edemezler Ama insanlar edebilir, çünkü hürdürler. Allah'ın insana verdiği hürriyet, onun gücü ile sınırlıdır. Bu hürriyet insandan insana değiştiği gibi, bir insanın bir durumundan diğer durumuna göre de değişir, insanın hürriyet dairesi yani irade-i cüz'iyesi, gücüne ve salahiyetine göre büyür ve genişler. Bu küçük daireyi çevreleyen irade-i külliye dairesidir ki, o Allah'ın mutlak ve sonsuz iradesidir. Allah, insanları sınırlayan ve küçülüp büyüyebilen bu daireyi dışarıdan kontrol etmektedir. Ama insanın iradesine karışmaz. Bu daire içinde de Allah insanın iradesini yok edebilir ve yok ettiği ölçüde insanın sorumluluğu kalkar.

Prof. Dr. Hüseyin Atay
(Kur'an'a Göre Araştırmalar-I)

(1)  Hüseyin Atay, Kur'an'a Göre İman Esasları ve Kader Sorunu, Ankara, 2009,s.l39 vd."
(2)  Bakara 2/286.

NOT: Tekfir Etmek: Kafir Saymak, dinden çıkarmak.

Teheccüd Gece Kur'an Okumaktır

'Hücud' kökünden türeyen 'teheccüd' kelimesi arapçada iki zıt anlama gelmektedir. Hücud; uyumak ve uyanık olmak, uyanık durmak, demektir. 'Teheccüd' kelimesi ise uykudan uzaklaşmak, uykudan kalkmak, uyanmak yani uykuyu bir yana bırakmak manasında kullanılan bir türeme biçimidir. Bu kalıp ve biçime göre yapılmış kelimelerden bir tanesi de 'teessüm'dür. Bunun kökü günah anlamına gelen 'ism' olup teessüm, ism'den uzaklaşmak, günahtan kaçınmak demektir. Öyle anlaşılıyor ki, 'hücud' kelimesine 'uyanık olma manası teheccüd kelimesinin türemesinden sonra katılmıştır.(1)

Teheccüd, uykudan uyanmak, uykuyu terk etmek ve bir yana bırakmaktır. Bu manadan hareket ederek, uykudan uyanmadan da uykuyu bırakmak yani uyumamak anlamı verilmiş ve teheccüd'ün iki zıt manası olduğu söylenmiştir. Şu ortaya çıkmaktadır. Teheccüd, yalnız uykudan uyanmak değildir, hiç uyumadan uyanık kalmak suretiyle de teheccüd yapılmış olur.

Kur'an-ı Kerim'de 'teheccüd' kelimesi bir yerde geçmektedir: "Ve sana gerekli olmadan geceleyin uyan, onu oku."(2)

İslam âlimleri, bu ayette zikredilen 'bihi' zamirinin bir önceki ayette geçen Kur'an'a ait olduğunda ittifak etmiş oldukları hâlde, Kur an okumayı değil içinde Kur'an okumak da olan namazı esas almışlardır ve ayeti "gece kalk namaz kıl" şeklinde yorumlamışlardır.(3) Bizim bu konudaki anlayışımız, teheccüd kelimesine verilmiş olan iki zıt anlamdan hareket ederek şöyledir: Teheccüd hiç uyumadan geceleyin Kur'an okumak anlamına da gelir. Şüphesiz Kur'an okumak daha genel olarak dinin bütün hükümlerini ve esaslarını öğrenme, okuma ve bunlar üzerinde düşünme anlamına gelir. Bu nafile namazdan çok daha önemlidir. Ayrıca namazın vakitleri tayin ve tespit edilmiştir, ayrıca namaz kılın emri vermenin bir hikmeti olmaz. Nafile namazlar herhangi bir emre değil, insanın kendi isteğine ve zamanın vereceği imkana bağlıdır.

Teheccüd, uyanmak olarak alınırsa, uyuduktan sonra kalkıp Kur'an okunmasına emir olur ki, bu şu anlama gelir. İnsan gündüzleri yorulur, akşam eve gelince istirahat etme ihtiyacı duyar, yemeğini yer ve yatsı namazını kıldıktan sonra hemen uyumak isteyebilir. Böyle bir süre uyuyarak istirahat ettikten sonra uyandığında, kalkar Kur'an okur. Ama, bu arada namaz da kılabilir. Üzerinde durmak istediğimiz, teheccüdün sadece namaz kılmak için ve namaz gayesiyle uykudan kalkmaya delalet etmediğini işaret etmektir. Dikkat edilecek olursa, insanın gece sakin bir hava içinde dinlenmiş olarak Kur'an okuması, bilim elde etmesi, ders çalışması, yalnız kendisine değil, bütün insanlara faydalı olacak bir şey öğrenmesi, hayatta bir yanlışı düzeltmesi, bir yanlış inancı doğrultması çok önemli ve çok mükafatlı bir iştir. Namaz kılmaktan daha faziletlidir. Çünkü ilim bütün insanlara faydalıdır. Namaz ise şahsidir ve topluma, başkasına ait meşru bir işe engel olmamak şartıyla caizdir. İslam'ın ilk dönemlerinde, okuyacak kitap ve hatta herkesin elinde bulunabilecek sayıda Kur'an olmadığı için, insanların gece uyandıklarında veya uykuları gelmemişse yapacakları en iyi işin namaz kılmak olduğunda şüphe yoktur. Ama o zamana göre namaz kılmak en uygun ve kolaysa da zamanımızda bilim yapmak, tahsil etmek, Kur'an okuyup anlamaya çalışmak şüphesiz daha sevap, faziletli ve faydalıdır. İşte zamana, şartlara ve mekana göre hükümlerin değişmesi, önemlerin azalıp çoğalması duruma göredir.

Müslümanlar, namaz kılmaya önem verdikleri kadar Kuran okumaya önem vermemekte ve hele Kur'an'ı anlamaya hiç yönelmemektedirler. Oysa, Müzzemmil Suresi Kur'an okumaya ayrı bir önem vermektedir. Bununla ilgili başka bir husus da, beş vakit namazın dışında gece kalkıp namaz kılmaya dair Kur'an'da bir emir olmamasına rağmen Kuran okumaya dair kesin emir bulunmasıdır. Ayrıca bu her zaman bilime verilen önemi; bilimin sükun ve huzur içinde, zihnî karışıklık ve bulanıklıktan, maddi gürültüden, manevi endişe ve tasadan uzak olunduğu zaman daha iyi yapılabileceğini gösterir. Müzzemmil suresinin ilk yedi ve yirminci ayetinde ifade edildiği gibi, gecenin herhangi bir vaktinde uygun olunursa, kalkıp sakin, ağır ağır, bilinçli, kendine hâkim olarak Kur'an okunursa daha etkili, daha kolay ve daha sağlam olarak insanın zihnine yerleşir. Çünkü gürültü ve dağdağa insanın anlayışına engel olur, zihnin toplanmasına ve yoğunlaşmasına mani olur.



"Ey sarınan! Gecenin az bir bölümünde, yarısında, ya da yarısından önce veya yarısından sonra kalk ve ağır ağır Kuran oku. Doğrusu Biz sana sorumluluğu ağır bir söz indireceğiz. Doğrusu gece kalkışı baskıca daha etkilidir ve söylemi de daha dokunaklıdır. Doğrusu, gündüz, senin uzun uzun koşturmaların vardır"(4)

"Doğrusu Rabb'in, senin ve seninle beraber bulunanlardan bir bölüğün, gecenin üçte ikisi kadarında, yarısında ve üçte birinde kalktığını bilir. Allah gece ve gündüzü ölçümlemiştir; sizin onu ölçemeyeceğinizi bildiğinden sizi bağışladı. Artık, Kur'an'dan kolayınıza, geleni okuyun. Allah, içinizden, hasta olanları, Allah'ın bolluğundan rızık aramak üzere yeryüzünde dolaşanları ve Allah yolunda savaşacak olanları bilir. Bunun için Kur'an'dan kolayınıza geleni okuyun; ..."(5)

Ama mutlaka Kur'an'ı anlayarak okuyun. Herkes kendi durumuna göre okumayı düşünsün. Bunu da sıkı bir hesaba, zaman ve sayıya bağlamayın, altından kalkamazsınız. İşte bu sure, insanları tekdüzeliğe, tek standarda, tek bir biçime sokmaya, bağlamaya açıkça karşıdır. Verdiği ihtimaller örnek olup çoğaltılabilirler.

Prof. Dr. Hüseyin Atay
(Kur'an'a Göre Araştırmalar-I)


Dip Notlar:
(1) Zebidi, Tac'ul Arus, 9/334 vd, Kuveyt baskısı.
(2) İsra 17/79.
(3) Ömer Zemahşeri, El Keşşaf, 2/462, Muhammed Hüseyin
Tabatabai, El Mizan, 13/15, İsmail b. Kesir, et-Tefsir, 3/54, Muhammed
Kurtubi, et-Tefsir, 10/308.
(4) Müzzemmil 73/1-7
(5) Müzzemmil 73/20.

Kadınlar Eğe Kemiğinden Yaratılmamıştır

İslam dini, daha ilk andan itibaren açık seçik, herkesin önünde olan, vahye dayanan kutsal kitabı Kur'an'a dayanır, insanoğlu atalardan ve komşulardan gelen kültürün etkisinde kalıp bu kadar açık olan sözleri başka istikametlere, bu sözlerin tahammül edemeyeceği, taşıyamayacağı manalara göre yorumlamaya, başka yöne çekmeye eğilim göstermiş ve bunu fiilen de yapmıştır. "En kutsal şeyler bile istismara karşı tamamen korunamamıştır."(1) En azından İslam anlaşılması istendiği ve gerektiği gibi korunamamıştır. Şükür Allah'a ki, Kur'an'ın lafzı tamamen korunabilmiştir.

Bu konulardan biri de kadınların erkeğin eğe kemiğinden yaratıldığını ortaya atıp üzerinde yorumlar üretmektir. Bu yorumlar, kadınların yaratılıştaki derecelerinin erkeklerden düşük olduğu iddiasını gündeme getirmiştir. Bunun Kur'an'da hiçbir yeri olmadığı gibi ona işaret edecek bir söz de bulunmamaktadır. Kur'an Tevrat'ı bir vahiy kitabı kabul etmekte ise de, Tevrat'ta vahiy ile halkın kültürü birbirine karışmıştır. Vahiy ile kültürü ayırmak belki Kur'an esas alındığı zaman mümkün olabilir. Bu kültürün bir kısmı müslümanların ilk nesil gençleri (genç sahabe) tarafından benimsenip İslamlaştırılmış ve Kur'an'ı yorumlamada yanlış olarak ölçü alınmıştır.
Hz. Adem'in Temsili Yaratılışı
Kadın ve erkeğin yaratılışı hususunda Tevrat'ta şu ifadeleri bulmaktayız:

"Allah, insanı kendi suretinde yarattı. Onları erkek ve dişi olarak yarattı ve onları mübarek eyledi."(2)

"Adem, hayvanların hepsine, hava kuşlarına ve çöl hayvanlarının hepsine isim verdi. Fakat, Adem için kendine münasip bir yardımcı bulunmadı, Rab Allah, Adem'e ağır bir uyku getirdi, uyuduğu zaman, onun eğe kemiklerinden birini alarak yerini et ile doldurdu. Rab Allah, Adem'den aldığı eğe kemiğinden kadını yaratıp onu Adem'e götürdü ve Adem, şimdi bu, kemiklerimden kemik ve etlerimden ettir, bu insandan alındığı için ona nisa (kadın) adı verilsin, dedi."(3)
Hz.Havva'nın Temsili Yaratılışı
Burada etimolojik bir noktaya işaret etmek yerinde olacaktır. İbrancada kocaya 'iş' ve kadına 'işa' denir. İş'in çoğulu 'işim' ve 'enaşım'dır. 'İş' kocaya dendiği gibi, adama ve ileri gelenlere de denir. Ayrıca, 'enoş' kelimesi erkeğe, kocaya, adama da denmekte olup 'enoşut' aile, karı, anlamında kullanılmaktadır. Bunun sıfat şekli 'enoşi' insani demektir.

İngilizcede 'iş'e, 'man', 'husband' ve 'işa'ya 'woman', arapçada ise 'iş'e, 'mer' ve 'işa'ya 'mer'e' denmektedir. 1885 ve 1958 yıllarında basılmış Tevrat'ın Türkçe tercümesinde 'iş'e, insan ve 'isa'ya 'nisa' denmiştir. Aslında 'nisa' arapça 'mer'e' kelimesinin kural dışı çoğulu sayılmaktadır. Bunun için 'nisa' kelimesinin, tekili olan 'mer'e' yerine kullanılması yanlıştır. İbranca 'iş' kök kelimesini arapça ile karşılarsak, öyle zannediyorum ki, buna arapçada araya bir 'nün' harfi kaynaştırmak suretiyle 'ins' veya tersi arapçadaki 'nun' harfi kaldırılarak 'iş' olmuştur."(4)

Arapçada ins'in çoğulu 'enasi', 'ünas, 'nas' gelir. İbrancada ise 'iş'in çoğulu 'enaşim' gelmektedir.

Burada üzerinde durmak istediğim nokta, Adem'in madem benim eğe kemiğimden yaratıldı, benim ismimden koparılmış bir isim verilsin, demesinden Tevrat'ta adam, koca anlamında olan 'iş'in kökünden 'isa'nın ve İngilizcede 'man'den woman' kelimesinin türetilmesidir.(5) Türkçe'de böyle bir isim türemesi bilmediğimden koca ve karı olarak tercüme ettim ise de aslında işaret ettiğim dillerde, bu iki kelime arasında böyle bir bağın bulunduğunu belirtmek istedim. Bu bağın, Tevrat'ın metninde açıkça zikredilmiş olduğunu tercümeyi dikkatlice okuyan fark edebilecektir.

Havva kelimesinin kökü konusunda ihtilaf vardır. İbrancada yaşama ve hayat anlamına gelen 'hyh-haya' kökünden geldiğini söyleyen olduğu gibi Aramcada 'hvya' olduğu ileri sürülmüştür. Tevrat'ta insanoğlunun iki cinsten, erkek ve dişi olarak yaratıldığı anlatılmıştır.(6) Oysa, Tekvin'de(7) önce Adem'in yaratıldığı ve sonra onun yalnız kaldığını gören Rabb'in, ona eğe (kaburga) kemiğinden bir yardımcı yarattığı anlatılır. "Adem'den çıkardığı eğe kemiği yerini de etle doldurdu."(8) Tevrat'ın İngilizce şerhinde Havva'nın yaratılmasının sebebi şöyle anlatılmıştır: "Rab, hayvanları ve Adem'i yarattı; ama hayvanların içinde insana yakın ve ona arkadaşlık edecek kimse bulunmadı ve Adem yalnız kaldı. Ona, yardımcı ve hem de zıt cinsten olan bir arkadaş yaratmaya karar verince Adem'in eğe kemiğinden birini alıp Havva'yı yarattı ve Havva'ya ad vermeyi de Rab, Adem'e bıraktı. Adem de ona kadın, karı ve erkeğin dişisi anlamına gelen adı verdi. Buradaki Havva'nın Adem'in eğe kemiğinden yaratılmasına dair kıssanın, Sümerlerdeki yaratma kıssasından alınmış olabileceğine ihtimal verilmektedir.(9)

Adem'in eğe kemiğinden yaratılan Havva'ya Adem'in verdiği ilk adın "işa" olduğunu anlattık. Ancak Havva adım da gene Adem'in verdiğini Tevrat'tan öğreniyoruz.(10) Havva kelimesi ibranca hayat 'hyha kökünden türetilen bir kelimedir ve bütün canlıların, hayat sahibi olanların anası olmasını ifade ettiği anlatılmaktadır: "Ve Adem, karısının adını Havva koydu; çünkü bütün yaşayanların anası oldu."

Adem ile Havva cennette yaşarken, Havva yılanın sözlerine aldanıp yasak olan ağacın meyvesinden yedi ve kocasını da yemeğe ikna etti. Allah, Adem'i sorguya çekince suçu Havva'nın üzerine attı. Bunun için, Havva'ya hamile kalma, çocuk doğurma ve kocasına boyun eğme cezası verildi: "Kadına dedi: Zahmetini ve gebeliğini ziyadesiyle çoğaltacağım, ağrı ile çocuk doğuracaksın ve arzun kocana olacak, o da sana hâkim olacaktır."(11)

Yahudi literatüründe Adem'in Havva'dan önce yaratılma sebebi şöyle anlatılır: Allah, daha önce Havva'nın bir şikayet kaynağı olacağını bildiği için onun yaratılmasını, Adem'in Havva'ya olan istek ve ihtiyacına bırakmış, Adem de arzusunu ortaya koyunca, Allah Havva'yı yaratmıştır. Havva, Adem'in sağdan on üçüncü kaburga kemiğinden ve kalbinin etinden yaratılmıştır.(12)

Simon Cohen de Havva'nın yaratılma sebebini şöyle anlatır: Havva yaratılan ilk kadındır. Adem'in karısı ve insanoğlunun anası olup diğer hayvanların, Adem'e arzusuna göre, arkadaş olmaları başarısızlığa uğradığı zaman, Allah, Adem'e uyku verdi ve o esnada Havva'yı yarattı.(13)

Oscar Modlinger ise şunu anlatmaya çalışmaktadır: Adem'in ilk karısı Havva değil, Adem gibi topraktan yaratılmış olan "Lilith"dir. O, haklarının ve imtiyazlarının Adem'inkine eşit olduğunu iddia etti ve böylece Adem'in yanına çıkmaktan men edilerek cezalandırıldı. Havva, Adem'in eğe kemiğinden yaratıldı ki, Adem'in onun üzerinde manevi bir üstünlüğü olsun. Aynı zamanda, Havva'nın bu biçimde yaratılmasında, benzerler birbirine daha çok ısınır ve ayrılmaz, düşüncesi de vardı.(14)

Kadının yaratılma hikayesinin edebî şeklini almadan, yani kitaplara geçmeden çok önce halk arasında nakledileduran bir kıssa olduğu ileri sürülmektedir.(15)

Bu hikaye, İslam kültürüne de yahudilerden geçmiştir. Yalnız, İslam kültüründe Havva'nın Adem'in sol kaburgasından yaratıldığı zikredilmektedir. Şu var ki, Kur'an-ı Kerim'de Havva adı geçmiyor ancak Adem'in karısı, zevcesi tabiri kullanılmaktadır.(16) Şimdi de İslami kaynaklardan hadisleri gözden geçirelim. Taberi Tefsiri'nde İbn İshak'tan şöyle nakledilmektedir:

"Ehli kitap olan Ehl-i Tevrat'tan ve ayrıca Abdullah b. Abbas gibi ilim adamlarından bize kadar ulaştığına göre Adem'e bir uyku çöktü, sonra melek sol yanındaki en eğri kaburga kemiklerinden aldı ve yeri etle düzeltildi. Adem uyumakta olup uykusundan kalkmamıştı ki, Yüce Allah, o eğe kemiklerinden karısı Havva'yı yarattı, onda sükun bulsun diye onu kadın şeklinde yaptı. Adem uyanınca Havva'yı yanında gördü; anlatıldığına göre doğrusunu Allah bilir ve şöyle dedi: "Etimdir, kanımdır ve eşimdir ve onda rahatlık buldum."(17)

Bu rivayetten anlaşılıyor ki Abdullah b. Abbas bu husustaki fikir ve sözlerini yahudilerden aldı. Abdullah kültürlü bir kimse olduğu için, etrafında bulunan kimseler ve ilim adamlarıyla temas ederek bunları öğrenmişti. İslam'ın verdiği öğrenim aşkı ile başkalarının biliminden faydalanmaktaydı. Bunun gibi zeki, öğrenme heveslisi olan kimselerin bulunmasının normal olduğunu, onların rivayetlerine de dinin değil böyle kültürün etki ettiğini düşünmek, sosyal ilişkilerin ve bilim öğreniminin gereği olarak görmek lazımdır.

Bugün müslümanlar tarafından çok ilerlemiş kültürel, sosyal ve ilim münasebetlerine ait araştırmalar, yansız ve ilmî bir şekilde ele alınıp incelenmeli, müslümanların kültürlerinin kaynakları elden geçirilmeli ve eski bilgiler yeni ilim araştırmaları ışığında yeniden gözden geçirilip değerlendirilmelidir. Eskilerin kültürleri ilk müslümanlar tarafından böylece nakledilmiş ve sonraki müslümanlarca ilk müslümanlara yanlış olarak verilen kutsallıktan dolayı, bu kültürler din ve kutsal metin kabul edilmiştir ki İslam'ın gerçek hedefini yanıltmıştır. Eski âlimler, sadece sahabeden (ilk nesil müslümanlar) nakledilenleri genellikle olumlu olarak kabul etmişler ve din sayılmalarını tercih etmişlerdir. Sahabenin o sözleri nakletmelerini, o sözlere güvenmek için yeterli görmüşlerdir. Bu çok tehlikeli yanlışlara sebep ve kaynak oluşturmuştur. Din ve kültür ayırt edilmemiştir. Kültürü din saymışlardır.

Buhari, Ebu Hureyre'den rivayet edilen bir hadiste Hz. Peygamber şöyle diyor: "Allah'a ve ahiret gününe inanan komşusuna eziyet etmesin, kadınlara iyilikte bulunsun. Çünkü kadın eğe kemiğinden yaratıldı. Eğe kemiğinin en eğrisi en yüksekte olanıdır. Onu doğrultmaya kalkarsan onu kırarsın. Öyle bırakırsan daima eğri kalır."(18) Ebu Hureyre'nin başka bir rivayetinde ise: "Kadındaki eğriliği doğrultmadan ondan istifade edebilirsin" denmiştir.(19)

Ebu Hureyre'nin Hz. Peygamber'e isnat ettiği bu hadisin sözlerinin etimolojik ve sosyal açıklamaları yapılmıştır. Âlimler kadındaki 'eğriliği kırmanın' onu boşamak demek olduğu, kadınların eğriliğinin düzeltilemeyeceği, onların ezalarına sabredilmesi ve onlarla iyi geçinmenin gerektiği, onlarsız hayatın olmayacağı şeklinde açıklamalarda bulunmuşlardır.(20) Bu iki rivayette (Abdullah b. Abbas ve Ebu Hureyre'nin rivayetlerinde) taban tabana zıt iki durumla karşılaşıyoruz. İbn Abbas gibi okuryazar ve âlim birinin rivayeti Tevrat'ınki ile aynı ve onu Hz. Peygamber'e isnat etmiyor. Ancak Ebu Hureyre, kadınların eğe kemiğinden yaratıldığını ve onlara acıyarak iyi muamele edilmeleri gerektiği sözü ve tavsiyesini Hz. Peygamber'e isnat ediyor.

Ebu Hureyre okuryazar değil, Hz. Peygamber'e bu sözü nasıl isnat ediyor? Bunun üzerinde hiç durulmadı. Buhari bunu nakletti, herkes olduğu gibi kabul edip kelimelerini açıklamaya koyuldu. Ebu Hureyre ile İbn Abbas çağdaş. Hangisinin sözü öne alınacak? Ebu Hureyre bu sözü gerçekten Hz. Peygamber'den duymuş mu, yoksa başkası tarafından Ebu Hureyre'nin ağzından Peygamber'e mi isnat edilmiştir? Ya da bu söz toplumda dolaşıyordu da Hz. Peygamberin söylemesine daha çok yakışır ve aynı zamanda gaipten bir bilgiyi ancak peygamberin verebileceği düşünülerek mi ona isnat edilmiştir? Çünkü hadisçilerin şöyle bir yanlış kuralı bulunmaktadır: Tecrübe ve akılla bilinemeyecek bir sözün kaynağı ancak Hz. Peygamber olabilir. Ne yazık ki, o anda İbn Abbas bu sözün kaynağını biliyordu ve onu Hz. Peygamber'e isnat etmedi. Bu iki zat hiç karşılaşmamış ve ilim teattisinde bulunmamış mıydı?

Rabi b. Enes, Havva Adem'in çamurundan yaratıldı, dedi ve "Sizi çamurdan yaratan, sonra bir süreye hükmeden O "dur" (21) ayetini delil getirdi. Aslında "Ey insanlar! Sizi tek bir canlıdan (nefsten) yaratan ve ondan da eşini yaratan ve ikisinden de pek çok erkek ve kadın yayan Rabbinize saygılı olun" (22) ayetini delil getirmesi daha doğruydu.23 Burada sorulacak soru şudur: Rabi b. Enes, Ebu Hureyre'nin hadisini bilmiyor muydu da böyle söyledi? Çünkü bu söz Hz. Peygamber'e isnat edilen söze tamamen zıt görünmektedir. Yoksa Ebu Hureyre de öyle bir söz söylemedi ve ona da sonradan isnat mı edildi? Bize bu çok daha muhtemel gözüküyor.

Hadisçilerin zikrettiğimiz kuralı burada tutmadı. Çünkü, Havva'nın eğe kemiğinden yaratıldığına dair ifadeler Tevrat'ta vardır ve aynı zamanda yanlıştır. İki noktadan Hz. Peygambere isnadı doğru olmaz: Peygamber Tevrat'tan almış olacağı için ve açıklayacağımız gibi Kur'an'a ters düştüğü için.

Bu münasebetle Hz. Peygamber'in hadisleriyle ilgili başka yerlerde sırası gelmişken söylemiş olduğumuz gibi bir iki cümle söylemek, durumu biraz daha açıklığa kavuşturacaktır.

Usuli'l-fıkh'ta (İslam hukuk felsefesi) Kur'an ile hadis arasındaki farklar belirtilirken önce tariflerden hareket edilir. Kur'an, Cibril vasıtasıyla Yüce Allah'ın Hz. Muhammed'e lafız olarak gönderdiği vahiydir. Mana da lafız da Allah'tandır. Mana Allah'tan lafız peygamberden olursa, ona hadis-i kudsi denir. Hem manası ve hem lafzı Peygamberden olursa ona hadis denir. İşte hadisin bu tarifinden onun vahiy ile yani Allah'tan gelen bilgi ile hiçbir ilişkisi bulunmadığı anlatılmış oluyor.

O hâlde, Hz. Peygamber'in sözünün kaynağı kendisidir. Kendi bilgisi, kültürü, hayat tecrübesi, anlayışı, zekası ve Kur'an'ı anlamasıdır. Ayrıca Hz. Peygamber toplumunun kültürü ile de söz söyler. Burada iki nokta üzerine dikkat çekmek istiyoruz. Herkes bilir ve kabul eder ki, Hz. Peygamber'in iki yönü bulunmaktadır: Biri peygamber oluşu, diğeri ise insan oluşudur. Peygamber sıfatı ile söylediği din sayılır, ama insan olarak söylediği din sayılmaz. O, kültür ve bir bilgi sayılır. Yanlış veya doğru olabilir. Bundan dolayı da peygamberliğine bir eksiklik gelmez. İlk müslümanlar Hz. Peygamber'i böyle anlamış ve tanımışlardır.

Buna göre, Hz. Peygamber'in sözlerini sınıflamadan her söylediğini aynı değerde tutmak asla doğru olmaz. Ama, sonraki müslümanlar onun her söylediğini Kur'an'a denk tuttular. Bu kendilerinin yaptığı hadis tanımına da aykırıdır. Müslümanları öyle bir çıkmaza soktular ki, kendileri bile altından kalkamadılar ve hâlâ sürüp gidiyor. İlk devir müslümanlarımn ileri gelenlerinin Peygamber'i anladıkları gibi şimdiki müslümanlarda yeni yaşanılan çağın ilmine, şartlarına uygun olarak Kur'an'ı anlar ve ona göre hareket ederlerse, o zaman yeni baştan yapılanmaya ve hayatiyet kazanmaya başlarlar.

Hz. Peygamber'in sözünü Allah'ın sözü imiş gibi kabul etmek doğru olmaz. Kur'an'a, en azından Hz. Peygamber'in ve sahabenin tutumuna ters düşer. Çünkü, Hz. Peygamber öyle bir dava gütmemişti. Kendi sözünün, Allah'ın sözü Kuranla karıştırılma-masını istemesinin sebebini ve hikmetini iyi düşününce bunu anlamak kolaylaşır. Kendisi yanılabilir.

Allah ise yanılmaz. Kendi sözü değişebilir, Allah'ın sözü değişmez. Böyle olması onun peygamberliğine bir noksanlık getirmez. Bunu kendisi biliyordu ve zamanındaki müslümanlar (sahabe) da biliyordu. Ama sonraki müslümanlar asırlar boyunca bu temel felsefeyi unuttular ve tam tersini yaptılar. Böylece müslümanlık da vahye yani Kur'an'a dayalı müslümanlık olmaktan çıkarıldı.

Kur'an-ı Kerim insanın erkek ve kadın olarak tek bir unsurdan, özden, mahiyetten (nefsten) yaratıldığını anlatır. Burada kadın ve erkek farkı yoktur. Allah, hangisinin hangisinden, hangisinin önce veya sonra yaratıldığına işaret etmeden, açık bir ifadede bulunmadan insanları tek bir nesneden, nefsten yarattığını bildirmiştir: "Ey insanlar! Sizi tek bir canlıdan (nefsten) yaratan ve ondan da eşini yaratan ve ikisinden de pek çok erkek ve kadın yayan Rabbinize saygılı olun"(24)
Hz. Adem ile Havva'nın Temsili Yaratılmış Hali
Kur an ince bir ifade kullanılıyor. Nefsten iki eş yaratıyor. İkisi birbirine eşit; zevç ve çifttir. Bir mahiyetten bir çift ve iki eşit nesne yaratıyor. Ayetin asıl kendi öz manası budur. Ama müfessirler, yukarıda anlatıldığı gibi müslümanları etkilemişler, yahudi kültürünün tesirinde kalarak ayeti yorumlamakta zahmet çekmişler. Oysa ayette açıkladığımızın dışında bir manaya gitme ihtimalinin olmadığı bellidir. Yahudilerin kıssaları ve bizim âlimlerin anlattıkları desteksiz ve temelsizdir. Bunu ancak yapan bilir. Allah, "Ben onları, göklerin, yerin yaratılmasında ve kendilerinin yaratılmasında tanık tutmadım ve saptıranları da yardımcı tutmadım"(25) buyurmak suretiyle insanların ilk yaratmayı bilme imkanını kaldırdı.

Bu ayete göre, kadın ve erkek tek bir özden çift ve eşit olarak yaratıldılar. Çift demek birbirine eşit, eş demektir. Zevç'in manası budur.

Prof. Dr. Hüseyin Atay
(Kur'an'a Göre Araştırmalar-I)

DİPNOTLAR
(1) Joachim Wach, Din Sosyolojisine Giriş, s. 20, Çev. Battal İnandı, Ankara, 1987.
(2) Tekvin 1/27.
(3) Tekvin 2/21-24.
(4) Arapça ile ibranca arasında şu fark bulunmaktadır. Arapçada
(s) ve (ş) harfleri İbrancada (s) olarak okunur.
(5) Tevrat, Tekvin 2/21-24, arapça, ingilizce, türkçe tercümeleri
ve ibranca aslı, Abraham b. Şoşan, Milon Hadaş, 1/39, 62, Reuben
Aviron Hebrew English Dictionary, 15, Prof. David lyalon, Milon
Arabi-İbri, 12/346.
(6) Tekvin 1/28.
(7) Tekvin 2/18.
(8) The Interpreter's Dictonary of the Bible, 2/181-182
(9) The Interpreter's One Voiume Commentary on the, Bible, P.5,
Abingdon Press, 1971.
(10) Tekvin 3/20.
(11) Tekvin 3/16.
(12) The Universal Jevvish Encyclopedia, 5/275,1903.
(13) The Universal Jewish Encyclopedia, 4/196.
(14) İbid, 4/1948.
(15) İbid, 5/276.
(16) İbid, 5/273.
(17) Taberi, Tefsir, 4/224-225, Aynı, Umdetül-Kari, Buhari Şerhi, 9/462.
(18) Aynı, Umdetül-Kari, Buhari Şerhi, 9/462.
(19) Kirmani, Buhari Şerhi, 19/131-131.
(20) Aynı, Umdetü'1-Kari, 7/315.9/462, 463, Kestalani, Ir'şadüs-
Sari, Şerhu'l-Buhari, 7/75.5/313, Kirmani, Buhari Şerhi, 13/228.
(21) Enam 6/2.
(22) Nisa 4/1.
(23) Aynı, Umdetu'1-Kari, 7/315.
(24) Nisa 4/1.
(25) Kehf 18/51.