Cuma Namazı


Mesela cuma namazını ele alalım. Cuma namazında farz olan sadece hutbe okumak ve iki rekatlık cuma namazıdır. Bu ikisi farz, yani vazgeçilmez prensiptir. Geri kalan sünnetleri kılmak nafiledir. Kılınmasalar da olur. Hele zuhri ahir denen öğle namazının kılınması şer'an caiz değildir. Cuma namazını kılamayan kimse yalnızca o günün öğle namazının farzını kılar. Arkadaşlarımızdan Prof. Dr. Mehmet Hatipoğlu'nun zuhri ahir namazının caiz olmadığı hususunda yaptığı incelemenin yayımlanmasını ve bu meselede müslümanlara bir kolaylık getirmesini umarız. Bu tahakkuk ederse, cuma namazının önemi daha artarak müslümanlara iyi hizmette bulunma imkanı doğar. Bunun tatbikatı şöyle olabilir: Veciz bir hutbeden sonra imam cuma namazını kıldırarak cemaate döner, iki satırlık sesli bir dua yapar ve cemaat dağılır. Aslında böyle bir duaya da gerek yoktur. Bu da memleketimizin yanlış bir geleneğidir. Acele işi olmayan veya hiç işi olmayan kenara çekilerek istediği kadar nafile namaz kılabilir. Ama zuhri ahir olamaz, çünkü bu meşru değildir. Böylece işine giden de kolay gider, nafile namaz kılacak olan da rahatça kılar.

Prof. Dr. Hüseyin Atay
Kur'an'a Göre Araştırmalar-II 

Cuma'nız hayırlı ve mübarek olsun!

Düşünce Hürriyeti


Türkiye'de tek tip ve tek düze bir düşünce bulunmaktadır. Sağ ve sol, bütün fraksiyonlarıyla, birimleriyle aynı şeyi aynı biçimde düşünüyor. Ancak biri sağından, diğeri de solundan bakıyor. Aynı düşüncenin doğruluğuna inanarak, bizce yanlışlığı ortada iken, biri onun aleyhinde öbürü lehinde, aynı sütun etrafında köşe kapmaca oynuyorlar. Bundan dolayı yanlış bir fikri, tutum ve davranışı düzeltme imkanı olmuyor. Her biri, grupları ile birlikte aynı yanlış fikri benimseyip hayatlarını ve geleceklerini o yanlış fikir üzerine kurdukları için biri çıkıp o yanlışı düzeltmeye kalktığı zaman, her iki grup da karşı çıkıyor. Her iki taraf da, kendi sütunu, tutunduğu yalancı direk yıkılacak diye korkuyor. Onun için, Türkiye'de ne tüccarın, ne Diyanet'in, ne siyasetin ve idarenin, ne iktisadın, ne ahlakın ne de üniversitelerin ıslahı asırlardan beri gerçekleşmemiştir. Çünkü alternatif fikir üretmek dinen haram, kanunen yasak, siyaseten vatan hainliği, idarece isyan sayılmaktadır. Böyle bir memleket bundan başka nasıl olabilir? Bu, bütün İslam memleketlerinin içinde bulundukları çıkmazdır. Aslında düşünce hürriyeti tam anlamıyla işlerse, kendi kendini kontrol eder. Fikir hürriyeti en azından kendi içinde tutarlı ve mantıklı olmak zorundadır. Fikir hürriyetinin düsturu ve ölçüsü kendi içinde mevcuttur. Çünkü, düşünce ve fikir üretmek gelişigüzel, orta adam, pazar satıcısı gibi konuşmak ve yazmak değildir. Bundan korkmaya gerek yoktur. Ancak, toplumda bazı sorunları ve olumsuzlukları istismar ederek aşırı yıkıcı olanların demokrasiye ve fikir hürriyetine fiilî zarar vermelerini önleyecek tedbir alınmalıdır.

Prof.Dr.Hüseyin Atay 
Kur'an'a Göre Araştırmalar-II


Din Hürriyeti



İslamda din hürriyeti ilkelerin ilkesidir. Yalnız ilk üç asırdan sonraki müslümanlar, bu ilkeyi müslüman olmadan önce bütün insanlara tanıdıkları hâlde, müslüman olduktan sonra müslümanlara din hürriyeti ve hatta fikir hürriyeti tanımadılar ve bugün de tanımamakta direnmektedirler. Her grupçu, mezhepçi kendi fikrini tekrar etme hürriyetini başkasına tanır ki, bu düşünce düşmanlığından başka bir şey değildir.

Kur'an'ın din ve düşünce hürriyetini bütün insanlara olduğu gibi müslümanlara da tanıdığı ve müslümanları bu nimetlerden mahrum bırakmadığı açıkça görülür. Din hürriyetinin anlamı, yalnız dinin hükümlerini yapma, icra etmeyi değil yapmama hürriyetini de içerir. Din ve düşünce hürriyeti en çok idareci ve siyasetçiyi ilgilendirir ve onu rahatsız eder. Siyasetçi halkı kolay idare edebilmek ve manevi baskı altına alabilmek için, din bilginleriyle anlaşmış gibi, onların da hoşuna gidecek, din otoritesi olmalarını ve sözlerine karşı yapılacak itirazı yasaklama cihetine kolayca gidebilmenin ancak taklitçilikle mümkün olacağına her iki taraf da kani olmuş durumda görülmektedirler. Bu suretle, her iki grup kendilerinden daha yüksek tarihi otoritelere dayanarak, sanki onlara itiraz edilemezmiş gibi, kendilerini itiraz edilmez konumuna yükseltmektedirler.

İşte İslam dünyasında, din ve düşünce hürriyetinin sağlanmasıyla hem din anlayışı, hem ilim hem de felsefe ilerleyerek fikir üretimi dönemine girilecek, müslümanlar dünya milletleri içinde en şerefli mevkide olabileceklerdir. Çünkü, ilim hürriyeti, mutlak din hürriyetinden doğar. İslam dini, ilim yapmaya sadece izin vermez, aynı zamanda onu Allah'a inanmaktan daha önemli bir farz kabul eder ve Allah inancını düşünmeye ve ilme dayandırır. Bunun için, yalnız İslam dini bütün insanlara dinî düşünce hürriyetini şartsız olarak tanımış, uygulamasını yapmış ve hiçbir milleti müslüman olmadığı için katliama tabi tutmamıştır. Batı medeniyeti din hürriyeti konusunda henüz bu seviyeye gelmemiştir. Dünya milletlerinin ve bizim esenliğimiz için Kur'an'ın insanlara tanıdığı hürriyeti dünya milletlerine anlatacak kelamcılar (theologs) ve filozoflar yetiştirmeye önem verilmelidir. İslam dinine karışmış ve sokulmuş hurafeleri, insan haklarını zedeleyen fikir ve hükümleri Kur'an'a akıllıca başvurarak kaldırmak, silip süpürmek mümkün görülmektedir. Hurafeler, yalan yanlış mitoloji, mucize ve keramet hikayeleri müslümanları düşünmekten alıkoyan en önemli unsurlardır. Bunların Allah'ın kainat kanunlarına, doğa ve sosyal kanunlarına (teklifi şeriat) aykırı oldukları anlatılmaya muhtaçtır.

Prof.Dr.Hüseyin Atay
Kur'an'a Göre Araştırmalar-II



Boşanma


Günümüze kadar intikal eden ve Türkiye de dahil İslam toplumlarında bir problem olmaya devam eden boşanma, karı kocanın ayrılma meselesidir. Fıkıh kitaplarının bu meseleyi çıkmaza soktuklarını, sorun üstüne sorun icat ettiklerini, kendilerinin ve müslümanların başlarını derde soktuklarını bilmeyen yoktur. Burada uzun tarihine ve tahliline girme imkanımız olmadığından yalnız Kur'an'a dayanarak boşanmanın nasıl olması gerektiğini belirtmeye çalışacağız.

Kur'anda boşanmanın tek bir şartı zikredilmektedir; o da geçimsizliktir. Ama geçimsizliğin birçok sebebi olması ayrı konudur. Sebebi ne olursa olsun, geçimsizlik ortaya çıkınca boşanmaya şu şartla gidilir.
- Eşler razı olacakları birer hakem tayin ederler.
Bunlar uyuşmazlığı gidermeye çalışır.(1) Ortaya çıkan geçimsizlik böylece çözülür.
- Eğer uyuşma sağlanamazsa ve geçimsizlik giderilemezse durum kadıya (hâkime) intikal eder ve iki şahidin huzurunda boşanmaya karar verilir.(2)

İşte görüldüğü gibi Kur'an'ın getirdiği boşanma sebebi ve yöntemi bu kadar açık ve seçiktir. Fıkhın, buna ters düşen bütün hükümleri geçersiz sayılır.

Kur'an-ı Kerim'de aynı karı kocaya iki defa boşanıp üç defa evlenme hakkı tanınmıştır. Üçüncü boşanmadan sonra karı kocanın tekrar evlenmesi şarta bağlanmıştır. Bu üç defa boşanma ise Kur'an'a belirlediği türden bir geçimsizlikten doğan, ayrı ayrı zamanlarda vuku bulan boşanma olacaktır. Ayrı ayrı olması, boşanıp tekrar evlenmenin gereğidir. Yani üç defa nikah vuku bulacaktır. Birinci nikah ilk olandır. İkinci nikah, kadı'nın yanında, iki şahit huzurunda ve birinci boşanmadan sonradır. Üçüncü nikah ise aynı şekilde ikinci boşanmadan sonradır. Artık üçüncü boşanmadan sonra tekrar nikahlanmak şarta bağlanmıştır. Bu, Kur'an'ın açık ifadesi olup dördüncü nikahlanmayı şarta bağlamasının felsefesi ve gayesi şudur:

Aile müessesesi insan varlığı bakımından önemlidir. Çocukların doğması, büyümesi, yetişmesi bütün insanlığın tarih boyunca olagelen bir sorunudur. Her millet bununla meşgul olmuştur ve meşgul olmaya devam etmektedir. İnsanlığın saadeti insanları iyi ve güzel yetiştirmekle mümkündür. Bu da sağlam, düzenli ve huzurlu bir aile ortamında mevcut olabilir. Aile, kadın ve erkekten ibaret olan sosyal ve çekirdek bir yapıdır. İkide bir sarsıntı geçirmesi içindekileri huzursuz ve tedirgin eder, kararsız kılabilir. Bunun için, eğer huzursuzluk ve tedirginlik, temelde ve taraflardan birinde veya ikisinde olursa binada fazla hasar yapmadan o temelleri değiştirmeye imkan ve izin verilmiştir. Bu değişiklik de boşanma yoluyla olabilir.

Kur'an, üç defa denemeyi yeterli buluyor. Evliliğin yazboz tahtasına dönüşmesini engellemek için mahkemede üç defa boşandıktan sonra tekrar evlenmeyi şarta bağlıyor. Bu şart şudur:

Hiçbir şart ve art niyet olmadan, kadının başka biriyle temelli olarak evlenmesidir. Buradaki 'temelli' sözü, eski kocasına dönme niyeti ve muvazaa (danışıklı) şartı olmamasıdır. Bu şekilde danışıklı olan nikah caiz olmayıp zina sayıldığı için böyle bir nikah geçersizdir. Erkeğin başka bir kadınla evlenmesi şartı açık değildir. Erkeğin, birden fazla evlenme imkanı olduğu için, başka kadınlara ait tecrübesi bulunabilir veya boşandıktan sonra eski karısını ikinci karılığa kabul edebilir. Bu durumun felsefi, psikolojik ve sosyolojik açıklaması şöyledir.

Kadın başka erkekle evlenince, erkeklerin huyunu, suyunu öğrenmiş ve erkekler hakkında tecrübe elde etmiştir. İkinci kocası ile birincisi arasında mukayese yapacak tecrübeye sahip olmuştur. İkinci kocasının ölümü hâlinde veya meşru, uydurma olmayan bir sebepten dolayı boşanmış ise birinci kocasıyla geçinebileceğine kanaat getirmiş ve kesinkarar vermiş olmak şartıyla birinci kocasıyla yeniden evlenebilir.(3) Bu şartı yerine getirmeden yani başka biriyle evlenmeden üç kere boşandığı kocasının nikahına tekrar giremez, meşru olarak evlenemez.

Hz. Peygamber zamanında boşanma sayı bakımından anlattığımız gibi ayrı ayrı zamanlarda üç defa idi. Hz. Peygamber'den sonra 'üç' kere boşol sözü ile bir anda üç kere boşama âdet hâline geliyor. Hz. Ömer de ceza olsun diye bunu uygulamaya koyuyor.(4) Ehli sünnet mezhepleri de bir takım saçma deliller öne sürerek Hz. Ömer'in bu içtihadını Kur'an hükmü gibi kabul ettiler. Hz. Ömer'in bu içtihadının ilk dönemlerde ne derece başarılı olduğunu bilmiyoruz. Ama dördüncü hicrî asırdan sonra müslümanların başına büyük felaketler getirdiği ve toplum facialarına sebep olduğunu "el-Hidaye"(5) gibi fıkıh kitaplarındaki tartışmalardan, çıkış yolları aramalarından ve bunlarda da başarı gösterememelerinden anlamak mümkündür. Kur'an'a aykırı olan bu içtihattan kurtulmanın yolu Hz. Ömer'in içtihadını reddetmekten geçer.(6)

Boşanma hakkında Kur'an'a dayanarak anlattıklarımızdan anlaşılacağı üzere fıkıhta tartışılıp kabul edilen ve asırlarca uygulanan şu hükümler geçerliliklerini yitirmiş olur. Bir anda birden çok sayı ile verilen boşamalar yani boşanırken 2, 3, 9, 99 gibi sayılar boşanmada geçersiz, manasız ve Kur'an'a aykırıdır. "Boş ol, boş ol, boş ol!" gibi ardarda tekrarlanarak yapılan boşamalar da Kur'an'ın boşanma için koyduğu şarta uygun olmadığından geçersizdir.

Şakadan veya alay ederken yapılan boşamalar da saçma ve geçersizdir. Yanlış bir boşama olması, Ku'ran'ın sözüne muhalif olmasındandır. Bazı ayetlerin bir toplumda uygulanma imkanı bir zaman için yoksa, o toplumun durumu Kur'an'ın bütünlüğü içinde değerlendirilir ve diğer ayetlerden hangisine uygun ise ona göre hüküm verilir. Bu anlayışın özelliği şuradadır. İnsanlar standart yani tek ayar ve kalıpta olmadıkları gibi, toplumlar da tek ayar ve kalıpta olamazlar. Standartlık yani tekdüzelik insan tabiatına aykırıdır. Bir insan, kendi içinde bile tekdüze ve tek ayarda olamaz. Bütün bu değişiklikleri ve çeşitlilikleri kapsamak ve kuşatmak Kur'an'da birbirine zıt ve muhalif görünen ayetlerle sağlanmıştır. Her ayet bir toplum veya bir duruma göre hüküm vermiş olur. Bundan dolayı Kur'an bütün toplumlara ve zamanlara uygulanabilecek nitelik ve özelliktedir. Kur'an'ın her ayeti geçerlidir ve hükmü bakidir fikrine böylece ulaşılır. Bu konuda benim Kur'an felsefem budur. Kur'an, tek tip insan ve tek tip toplum yaratma peşinde olmayıp her toplumda yaşama niyetinde ve emelindedir. Esefle söylemeli ki, mezhepler tekdüzelik üzerinde durmuşlar ve bu, İslam'ın aleyhine olmuştur.


Fıkıhta, boşama hakkının erkeğin tekelinde olduğunun itirazsız bir hüküm olarak iddia edilmesi temelden yanlıştır. Evlilik müessesesi adi bir şirket gibi düşünülemez. Boşanma kadının da tekelinde değildir. Karı kocadan her biri boşanma isteyebilir. Kur'an kadına da boşanmayı isteme hakkını verdiği hâlde, fıkhın 'hul' bahsinde bu çok zorlaştırılmış ve fıkıh okuyanların bile hatırına gelmeyecek yasak hâle sokulmuştur.

Fakihler boşanma (talak) ile ilgili ayetleri fıkha almamış ve onlara hukuki form vermemiş; onları ahlaka bırakarak ihmal etmişlerdir. Halbuki, onlara hukuki form vermiş olsalardı, fıkhın talak (boşanma) bahsinde pek çok sayfanın yazılmasına ihtiyaç kalmayacaktı. Kur'an'da iki hakemin ve boşanmada iki şahidin şart koşulması, boşamanın erkeğin iki dudağı arasında olmadığının en açık delilidir.

Boşanma iki şahidin bulunmasıyla hâkimin yanında yapılacağına göre ve bir defada birden çok boşanma olmayacağına göre, artık 'hülle' denen ahlaksızlığın işlenmesine, böylece büyük bir günahın ve herkesin bilgisi altında işlenen zinanın yapılmasına imkan ve ihtimal kalmamaktadır. İslam dünyasında ve hâlen Türkiye'de işlendiği duyulagelen din kisvesi altındaki bu hülle rezaleti (7) böylece tarihe karışmış olacaktır.

Anadolu'da vilayet müftülerini ziyaretlerimde üçten dokuza şart sözü (bu sözle koca karısını üç defa boşamış sayılıyor) ile ilgili sorular sorulduğunu müşahade ettim. Bundan böyle, değerli müftü ve vaizlerden, Kur'an namına ve gerçek İslam dini adına ricam, asla böyle bir boşama usulünün Kur'an da olmadığını, söylenen sözün saçma, geçersiz, kıymetsiz ve manasız olduğunu anlatmalarıdır. Bu rezalet ortadan kalksın. Umarım, bu 'üç boş' sözünün saçma ve kıymetsiz olduğunu öğrenen erkekler, bir daha bu sözü ağızlarına almayacaklardır.

Prof. Dr. Hüseyin Atay
(Kur'an'a Göre Araştırmalar-I)


(1) Nisa 4/35.
(2) Talak 65/2.
(3) Bakara 2/229 - 230.
(4) Müslim Şerhi Nevevi c. 10, s. 70.
(5) Merginanı, el-Hidaye, 3/20.
(6) lbn Teymiyye dediğimiz gibi yaptı ama kimse kabul etmedi.

(7) Hülle, fıkıhta da lanetlenmiştir. Koca, hangi şart altında olursa olsun, bazen karısını boşama kastı olmadan, bazen de boşama kastıyla üçten dokuza şart eder veya karısını bir anda üç defa birden boşadığını ifade eder, sonra pişman olur, karısından boşanmak istemez. Üç defa sözünü kullandığı için karısı başkasıyla evlenmedikçe tekrar karısı olamayacağı için uydurma bir nikah yapılır, bir gece beraber olduktan sonra adam kadını boşar, kocasına döner. İşte hülle rezaleti budur. Hiçbir din adamı ve fıkıh kitabı bunu kabul etmediği hâlde toplumda ahlaksız ve cahil yobazlarca uygulanagelmektedir. Müslümanın şerefiyle oynamak hiçbir kimsenin ve müçtehidin hakkı değildir.


Din Mantığı


Prof. Dr. Hüseyin Atay, Kur'an'a göre Araştırmalar (VI) kitabında "Kur'an'ın anlaşılma yöntemlerini" 23 başlık altında toplamış. İlginizi çekeceğini umduğum bu konunun her gün bir başlığını sizlerle paylaşmak istiyorum. Bu günkü başlığımız "DİN MANTIĞI" Bu son konuyla birlikte "Kur'an'ın Anlaşılma Yöntemleri" tamamlanmış bulunmaktadır.


DİN MANTIĞI

Din mantığını öğrenmek, onu iyi kavramak ve mantıklı, tutarlı, işinde ve sözünde içi dışı bir olmak konusunda dikkat etmek gerekir. Dindarlık iddia edenlerin hatalarından biri de din mantığını bilmemeleri ve din mantığına aykırı hareket etmeleridir.(5) Din mantığı, genel mantığın içinde kendi şartlarına göre hareket etmeyi, konuşmayı gerektirmektir. Din mantığına riayet edilmezse insanın dinî davranışlarında ve sözlerinde çelişkiler, tutarsızlıklar ortaya çıkar. Bir yerde dindar gözüken ve dinî bir kurala uyan kimsenin dinin başka bir kuralına apaçık zıt davranması hâlinde onun dindarlığına güven sarsılır ve dine karşı tutumunun da olumlu mu olumsuz mu olduğu bilinmez. İnsan, insan olarak hata yapabilir. Dindar bir kimse de insan olması bakımından hata yapabilir. Ancak, böyle kimselerin hataları devamlı değil bilmeden, farkına varmadan, kasıtsız olur ve hemen düzeltilir. Kasıtlı ve ısrarlı hata yapmanın ve bunda ileri gitmenin din mantığının eksikliğinden kaynaklandığını söylemek gerekiyor. Yoksa ona ikiyüzlü, münafık, din sömürücüsü damgasını vurmak lazımdır. Böyle insanlar da bulunmaktadır. Onları iyi tespit etmeli ve zararlarından sakınmalıdır. Şimdi din mantığına örnek verelim: 

-Namaz kılan bir kimsenin fuhş ve munker şeyler işlememesi lazımdır.(6) Burada din mantığı açıktır: Namaz kılmak şart, fuhş ve munker işlememek meşrut. Şart bulununca meşrutun bulunmaması lazımdır yani namaz varsa fuhş ve kötü iş yoktur. Güneş doğarsa gündüzün var olması gibi. Kur'an da namazı fuhş ve munkerin olmama sebebi göstererek bunu dinin mantığına göre hükme bağlamıştır. Burada insanın iradesini yok eden fizikî ve otomasyon bir bağlantı olmayıp dinin yüklediği ahlaki sorumluluğun gerektirdiği bir bağ vardır. Fuhş küçük bir kusur ve kabahat değil insanoğlunun da lanetlediği büyük ve hayasızca, insan onurunu rencide eden bir iştir. Munker de her görenin daha ilk anda ret ve nefret ettiği bir iştir. Namaz kılan kişi bu iki işi birlikte yapma durumuna düşmez. Din mantığı bunu emreder. Namaz kıldığı hâlde bu işleri yapan bir kimse ya anormal veya aldatıcı rolündedir. Burada namaz farz ise de kılınması insanın iradesine bağlıdır. Fuhuştan kaçınmak onun şartı ve ayrıca farz ise de yine insanın iradesine bağlıdır. Namazın fuhşu önlemesi otomatik değil ahlaki bir iradeye bağlıdır ve önlemesi gerekir.

Kur'an'ın şartı ve meşrutu ayrı ayrı insanın iradesine bağlaması, insanı daima uyanık, iradesine sahip şahsiyetli ve kişilikli bir kimse yapmak içindir.

- Din mantığına aykırı başka bir tutum da herhangi basit, yararlı bir şeyi veya hükmü, çok önemli ve büyük bir şey olarak göstermek için dinin diğer ilkelerinin ve esas hükümlerinin küçültülmesi ve hiç durumuna indirilmesidir. Bunu yapmanın, anlatmanın dine zerre kadar yarar getirmeyeceği düşünülmeyerek yapılıyor, sonuçta din mantığına ters düşüyor ve daha da büyük zarar veriyor. Aslında, din mantığına ters düşen bir şeyin dine uygun olduğunu iddia etmek kadar dine büyük zarar veren bir şey yoktur. Bu tutum dindarları dinin aleyhine etkiler, pek kötü ve alaylı duruma sokar. Bu din mantıksızlığı iki şekilde ortaya çıkmaktadır. Birincisi, büyük günahların hepsini bir adama işlettikten sonra onun pek basit ve hiç yoktan küçük bir iyilik yaptığı için bütün günahlarının af olduğunu ileri sürmek, din mantığına aykırıdır. İkincisi de, ilkinin aksine küçük bir suç veya kusur ya da dine göre kusur sayılmadığı hâlde anlatana göre kusur sayılan bir şeyin, akla, hayale sığmayan bir ceza ve azap ile cezalandırılacağını ileri sürmektir. Bu gibi hususlarda hadis de uydurulmuştur. Dikkat etmelidir, hadislerin sahihi vardır, zayıfı vardır, uydurmacası (mevzu) vardır. Böyle saçma ve din mantığına zıt düşen sözleri, hükümleri düzeltmek için Kur'an'dan başka kaynak aramak doğru olmaz. Kutub-ı Sitte (altı hadis) kitabındaki hadisleri de tekrar incelemek ve onların sahihini, mevzuunu ve zayıfını ayıklamak gerekir

Dikkat edilmesi gereken en önemli kural şudur: Herhangi bir konuda, kitapta (Kur'an'ın dışında olan kitap kastediliyor) veya kitaplarda vardır, demek söylenen şeyin doğru olduğunu göstermez. Kitaplarda yanlış da olur. Önemli olan kitaplardaki yanlışı anlayabilmektir. Doğru olanın, gerçeğin önce öğrenilmesi gerekir ki, ona göre kitabın doğrusu ve yanlışı bilinsin. Bu, ancak büyük ve derinliğine ilim yapmış âlimler tarafından anlatılabilir. Ancak, hüküm Kur'an'da varsa doğrudur. Fakat burada da Kur'an'ı doğru anlama şartı karşımıza çıkıyor. Bunun için felsefe, kelam ve mantık okudukça Kur'an'ı daha iyi anlama imkanı ve şartı doğar. Sık sık Kur'an okuyan kimse bu ilimlere muhtaç olduğunu daha iyi kavrayacaktır. Ama her hâlde ve her durumda anlamak şartıyla Kur'an okumak farz ibadetlerin başında gelir ve hatim sayılır. Çünkü ilk buyruk 'Kur'an oku' dur. Kur'an kendisini okuyanı yola alır, yola getirir. Burada iki şart vardır. Anlamak için arapça bilmeyen bildiği dildeki tercümesinden okumalı ve iyi niyet yani soyut, tarafsız, peşin fikirli olmadan Kur'an'ın ne demek istediğini anlamaya çalışmalı, bu uğraşısında samimiyetle hareket etmelidir. Yukarıda anlattığımız Kur'an'ı anlama bilimleri, Kur'an'ı tercüme edecek ve özel ilmî çalışma yapacak kimselerin bilmesine aittir. Kur'an, iyi bir tercümesinden okunup anlaşılabilir ve ilim yapılabilir, hüküm istinbat edilebilir ve içtihat yapılabilir. Yanlış yapılması ihtimali Kur'an'ın yanlış tercüme edilmesine dayansa bile arapçasından anlayıp içtihat yapan da yanılmıştır ve yanılabilir. Çünkü içtihat hüküm çıkarmak ve düşünce üretmektir. Çıkan düşünce yanlış da olabilir, doğru da olabilir. İçtihadın mutlaka doğru olması gerekmez. Burada yanılmak değil, iyi ve kötü niyet söz konusudur. Arapça bilmeyen bir kimse Kur'an'ın tercümesinden kendisine yetecek kadar bilgi elde edebilir. Eğer bilgisi varsa, kendi bilgi sahasında başkasına da anlatacak Kur'an bilgisini elde edebilir. Sonuç olarak, arapça bilmeyen de iyi bir müslüman olabilir. Müslüman olmak için arapça bilmek şart değildir.

Prof. Dr. Hüseyin Atay
(Kur'an'a Göre Araştırmalar-VI)

(5) Bk. H.Atay, Kur'an'a Göre Araştırmalar I-III, 227 vd.

(6) Ankebut 29/45.


NOT: "Kur'an'ın Anlaşılma Yöntemleri" tamamlanmıştır.  İlerleyen günlerde yeni konularda buluşmak üzere, konuya ilgi gösteren ve takip eden tüm bloggerlere teşekkürlerimi sunarım.

Yalan ve Yanıltma


Prof. Dr. Hüseyin Atay, Kur'an'a göre Araştırmalar (VI) kitabında "Kur'an'ın anlaşılma yöntemlerini" 23 başlık altında toplamış. İlginizi çekeceğini umduğum bu konunun her gün bir başlığını sizlerle paylaşmak istiyorum. Bu günkü başlığımız "YALAN VE YANILTMA"


KİZİB (YALAN) VE ZÛR (YANILTMA)

Kizib, yalan söylemek demektir. Bir de zûr vardır; bu da sözü eğriltmek, yamultmak, yanıltmaktır. Bu ikisi arasındaki fark şudur: Kizib, düpedüz yalan söylemek, doğrudan doğruya yalan ifadede bulunmaktır. Buna karşılık zûr, yalanı, yanlışı doğru göstererek, doğruya yorumlamaktır. Herhangi bir şeyi doğru yapmış da olsa, kendi yararlanamayacaksa onu haksızca, işine geldiği gibi yararlanacağı bir duruma koyar veya ona göre yorumlar. İşte bu zûr yani yanıltmadır.

Prof. Dr. Hüseyin Atay
(Kur'an'a Göre Araştırmalar-VI)

Bir Sonraki Konu Başlığımız: "Din Mantığı" (Son)