26 Ağustos


26 Ağustos gece sabaha karşı,
Topların çelik ağzı çaldı bir hücüm marşı
Bu ölüm musikisi içinde yandı dağlar
Altüst oldu siperler, eridi çelik dağlar
Rüzgarlardan yeleli, yıldırımdan kanatlı
Alevlerin içinden geçti binlerce atlı
Rüzgarlarla atbaşı yarış etti bu akın,
Şimdi yakınlar uzak, şimdi uzaklar yakın... 


Şair Yusuf Ziya Bey

Ben Çoktan Hazırım



Seni tarih sahnesinden çekip almak istiyorlar
Ben buna hangi vicdanla razı olabilirim ki
Millietimi millet yapan değerleri bir bir siliyorlar
Ben buna hangi yürekle göz yumabilirim ki.

Tarihi şan ve şerefle dolu ey necip milletim!
Ben senin uğruna değil de,  ya ne için öleceğim?
Gelmişse zamanı,  tarihi nöbeti devralmanın
Ben çoktan hazırım, emret nerde öleceğim!

Recep Altun - Ankara 27 Ağs. 2012

Orta Doğu



Ülkemin içinde bulunduğu durumu, hem televizyon kanallarından hem de gazetelerden takip etmeye çalışıyorum. Ülkemizde tüm acımasızlığı ile PKK tarafından estirilen terör faaliyetleri ile komşu ülkelerde meydana gelen çatışmalar ve isyanlar huzurumuzu kaçırmakta ve yaşama sevincimizi azaltmaktadır. Asla karamsar bir tablo çizen ve felaket tellallığı yapan biri olarak bilinmek istemiyorum, ancak görünen köyün kılavuza ihtiyacı olmadığı da bir gerçektir.

Dünyanın endişeyle odaklandığı Orta Doğu’da, tarihi bir “trajedi”nin kendini gösterdiğini dile getiren köşe yazarı Kenan Akın’ın “Orta Doğu Yanarken!” başlıklı makalesini sizlerle paylaşmak ihtiyacı duydum.

“…Yüce Allah’ın kutsal elçileri Peygamberlerin bile, “barış” ve “huzur”u sağlamak üzere, Orta Doğu’dan çıktığı düşünülürse, ne “derin” bir coğrafyanın karşımıza dikildiği, kendiliğinden anlaşılıyor.

Asırlardır;çıkan savaşlar, çatışmalar, isyanlar, istilalar ve ihtilaller günümüzün Orta Doğusu’nun adeta hamurunu oluşturuyor.

Bir yanda; ABD’nin “geleneksel” yani uzun vadeli, çok yanlı, değişken ve tehlikeli Orta Doğu politikası…

Diğer yanda İran’ın bir “ahtapot” gibi sardığı Mısır, Filistin, Lübnan, Ürdün, Suriye ve Irak’ta kökenini “mezhep”ten alan etkileri, girişimleri, gizli “silah” ve asker yardımları…

Öbür yanda; İran ve dostlarından, yıllardır gece gündüz demeden korkan, çekinen ve belki de, bu yüzden saldırgan, katı ve istilacı, ABD’nin himayesinde bir ülke İsrail…

Beri yanda; kime dost, kime düşman olacağına bir türlü karar veremeyen, çoğu kez ABD’nin dost saymadığı ülkelerle, başı derde sokulmak istenen “dengesiz” Türkiye…

Bir yanda da; İran’ın katı Şii baskısından, tehditlerinden bıkan hatta korkan başta Katar ve Suudi Arabistan olmak üzere Körfez Ülkeleri…

Bu arada; yaşadığı “Arap Baharı”nın yakıcı sıcağından halen kurtulamayan Mısır…

Taşların hala yerine oturmadığı, huzurun sağlanamadığı Libya…

Her an patlamak üzere beklenen Sudan’a kadar da uzanmak gerekiyor.

Bütün  “bu  fulü” yani belirsiz görüntüler, orta Doğu’nun yeni fotoğrafı sayılıyor.

İşte böylesine bir fırtınalar içine, Rusya ve Çin’in de girmesi mümkün olduğuna göre, fotoğrafın “netliğini” tartışmak ve endişe duymak icap ediyor. Aslında bütün gelişmeler, petrol daha doğrusu enerji ve yollarının güven altına alınmasının anlamı çıkıyor.

Dengelerin  her an değiştiği bir Orta Doğu’da, ABD’nin yıllar önce hazırladığı, sonra ülkelerin durumuna göre dizayn ettiği politikasının seyri önemli yer alıyor.

Nereden bakılırsa bakılsın, yavaş yavaş indifa eden bir yanardağı andıran Orta Doğu’da asıl iki gücün çarpışmak için fırsat kolladığı hemen seziliyor.

Her ne kadar;  bir İran-İsrail füzeler savaşı senaryosu ortada dolaşıyorsa da, asıl düşmanın ABD ile İran’ın olduğu da hafızalardan silinmiyor.

Aslında, ABD “bir taşla iki kuş değil birkaç baykuş vurma” pozisyonu yaşıyor ve yaşatıyor.

Zaten, “GBOP”nin temelinde, bir yanda (çok yanlış bir değerlendirmeyle) “ılımlı İslam” icadı, diğer yanda İsrail’in mevcudiyetini korumak ve kollamak bu arada Körfez ülkelerini, İran’ın şerrinden arındırmak ve bu arada da enerji ve yollarını güven altına alma gibi bir misyon yatıyor.        

Kenan Akın    

İlmi İrfana Dönüştürmek



İltifatın marifete tabi olduğu hepimizin malumu olsa da muhabbetin marifete tabiiyetini çoğumuz bilmez. Bilenin adı alim olurken, tanıyana arif yani marifet sahibi diyoruz. Ama bizden istenen, malumatı marifete çevirmek. İşte bilmekle tanımak arasındaki bu fark  Asr-ı Saadet döneminde Hz. Ebu Bekir’le müşrik Ebu Leheb’in Allah karşısındaki konumlarında ortaya çıkıyor.

İlim bilmek ise, irfan bunun hayata geçmesi; ilim ışıksa, irfan o ışıkla akıl ve kalbin aydınlanmasıdır. Cenab-ı Peygamber’in Allah’a sığındığı faydasız ilim,  irfana dönüşmemiş ilimdir.

Ne mutlu, Hakk’ı bulan, her şeyde Hakk’ı gören ve Hakk’a uygun yaşayan kutlu insanlara!

Recep Altun