31 Mart 2013 Pazar

Boşanma


Günümüze kadar intikal eden ve Türkiye de dahil İslam toplumlarında bir problem olmaya devam eden boşanma, karı kocanın ayrılma meselesidir. Fıkıh kitaplarının bu meseleyi çıkmaza soktuklarını, sorun üstüne sorun icat ettiklerini, kendilerinin ve müslümanların başlarını derde soktuklarını bilmeyen yoktur. Burada uzun tarihine ve tahliline girme imkanımız olmadığından yalnız Kur'an'a dayanarak boşanmanın nasıl olması gerektiğini belirtmeye çalışacağız.

Kur'anda boşanmanın tek bir şartı zikredilmektedir; o da geçimsizliktir. Ama geçimsizliğin birçok sebebi olması ayrı konudur. Sebebi ne olursa olsun, geçimsizlik ortaya çıkınca boşanmaya şu şartla gidilir.
- Eşler razı olacakları birer hakem tayin ederler.
Bunlar uyuşmazlığı gidermeye çalışır.(1) Ortaya çıkan geçimsizlik böylece çözülür.
- Eğer uyuşma sağlanamazsa ve geçimsizlik giderilemezse durum kadıya (hâkime) intikal eder ve iki şahidin huzurunda boşanmaya karar verilir.(2)

İşte görüldüğü gibi Kur'an'ın getirdiği boşanma sebebi ve yöntemi bu kadar açık ve seçiktir. Fıkhın, buna ters düşen bütün hükümleri geçersiz sayılır.

Kur'an-ı Kerim'de aynı karı kocaya iki defa boşanıp üç defa evlenme hakkı tanınmıştır. Üçüncü boşanmadan sonra karı kocanın tekrar evlenmesi şarta bağlanmıştır. Bu üç defa boşanma ise Kur'an'a belirlediği türden bir geçimsizlikten doğan, ayrı ayrı zamanlarda vuku bulan boşanma olacaktır. Ayrı ayrı olması, boşanıp tekrar evlenmenin gereğidir. Yani üç defa nikah vuku bulacaktır. Birinci nikah ilk olandır. İkinci nikah, kadı'nın yanında, iki şahit huzurunda ve birinci boşanmadan sonradır. Üçüncü nikah ise aynı şekilde ikinci boşanmadan sonradır. Artık üçüncü boşanmadan sonra tekrar nikahlanmak şarta bağlanmıştır. Bu, Kur'an'ın açık ifadesi olup dördüncü nikahlanmayı şarta bağlamasının felsefesi ve gayesi şudur:

Aile müessesesi insan varlığı bakımından önemlidir. Çocukların doğması, büyümesi, yetişmesi bütün insanlığın tarih boyunca olagelen bir sorunudur. Her millet bununla meşgul olmuştur ve meşgul olmaya devam etmektedir. İnsanlığın saadeti insanları iyi ve güzel yetiştirmekle mümkündür. Bu da sağlam, düzenli ve huzurlu bir aile ortamında mevcut olabilir. Aile, kadın ve erkekten ibaret olan sosyal ve çekirdek bir yapıdır. İkide bir sarsıntı geçirmesi içindekileri huzursuz ve tedirgin eder, kararsız kılabilir. Bunun için, eğer huzursuzluk ve tedirginlik, temelde ve taraflardan birinde veya ikisinde olursa binada fazla hasar yapmadan o temelleri değiştirmeye imkan ve izin verilmiştir. Bu değişiklik de boşanma yoluyla olabilir.

Kur'an, üç defa denemeyi yeterli buluyor. Evliliğin yazboz tahtasına dönüşmesini engellemek için mahkemede üç defa boşandıktan sonra tekrar evlenmeyi şarta bağlıyor. Bu şart şudur:

Hiçbir şart ve art niyet olmadan, kadının başka biriyle temelli olarak evlenmesidir. Buradaki 'temelli' sözü, eski kocasına dönme niyeti ve muvazaa (danışıklı) şartı olmamasıdır. Bu şekilde danışıklı olan nikah caiz olmayıp zina sayıldığı için böyle bir nikah geçersizdir. Erkeğin başka bir kadınla evlenmesi şartı açık değildir. Erkeğin, birden fazla evlenme imkanı olduğu için, başka kadınlara ait tecrübesi bulunabilir veya boşandıktan sonra eski karısını ikinci karılığa kabul edebilir. Bu durumun felsefi, psikolojik ve sosyolojik açıklaması şöyledir.

Kadın başka erkekle evlenince, erkeklerin huyunu, suyunu öğrenmiş ve erkekler hakkında tecrübe elde etmiştir. İkinci kocası ile birincisi arasında mukayese yapacak tecrübeye sahip olmuştur. İkinci kocasının ölümü hâlinde veya meşru, uydurma olmayan bir sebepten dolayı boşanmış ise birinci kocasıyla geçinebileceğine kanaat getirmiş ve kesinkarar vermiş olmak şartıyla birinci kocasıyla yeniden evlenebilir.(3) Bu şartı yerine getirmeden yani başka biriyle evlenmeden üç kere boşandığı kocasının nikahına tekrar giremez, meşru olarak evlenemez.

Hz. Peygamber zamanında boşanma sayı bakımından anlattığımız gibi ayrı ayrı zamanlarda üç defa idi. Hz. Peygamber'den sonra 'üç' kere boşol sözü ile bir anda üç kere boşama âdet hâline geliyor. Hz. Ömer de ceza olsun diye bunu uygulamaya koyuyor.(4) Ehli sünnet mezhepleri de bir takım saçma deliller öne sürerek Hz. Ömer'in bu içtihadını Kur'an hükmü gibi kabul ettiler. Hz. Ömer'in bu içtihadının ilk dönemlerde ne derece başarılı olduğunu bilmiyoruz. Ama dördüncü hicrî asırdan sonra müslümanların başına büyük felaketler getirdiği ve toplum facialarına sebep olduğunu "el-Hidaye"(5) gibi fıkıh kitaplarındaki tartışmalardan, çıkış yolları aramalarından ve bunlarda da başarı gösterememelerinden anlamak mümkündür. Kur'an'a aykırı olan bu içtihattan kurtulmanın yolu Hz. Ömer'in içtihadını reddetmekten geçer.(6)

Boşanma hakkında Kur'an'a dayanarak anlattıklarımızdan anlaşılacağı üzere fıkıhta tartışılıp kabul edilen ve asırlarca uygulanan şu hükümler geçerliliklerini yitirmiş olur. Bir anda birden çok sayı ile verilen boşamalar yani boşanırken 2, 3, 9, 99 gibi sayılar boşanmada geçersiz, manasız ve Kur'an'a aykırıdır. "Boş ol, boş ol, boş ol!" gibi ardarda tekrarlanarak yapılan boşamalar da Kur'an'ın boşanma için koyduğu şarta uygun olmadığından geçersizdir.

Şakadan veya alay ederken yapılan boşamalar da saçma ve geçersizdir. Yanlış bir boşama olması, Ku'ran'ın sözüne muhalif olmasındandır. Bazı ayetlerin bir toplumda uygulanma imkanı bir zaman için yoksa, o toplumun durumu Kur'an'ın bütünlüğü içinde değerlendirilir ve diğer ayetlerden hangisine uygun ise ona göre hüküm verilir. Bu anlayışın özelliği şuradadır. İnsanlar standart yani tek ayar ve kalıpta olmadıkları gibi, toplumlar da tek ayar ve kalıpta olamazlar. Standartlık yani tekdüzelik insan tabiatına aykırıdır. Bir insan, kendi içinde bile tekdüze ve tek ayarda olamaz. Bütün bu değişiklikleri ve çeşitlilikleri kapsamak ve kuşatmak Kur'an'da birbirine zıt ve muhalif görünen ayetlerle sağlanmıştır. Her ayet bir toplum veya bir duruma göre hüküm vermiş olur. Bundan dolayı Kur'an bütün toplumlara ve zamanlara uygulanabilecek nitelik ve özelliktedir. Kur'an'ın her ayeti geçerlidir ve hükmü bakidir fikrine böylece ulaşılır. Bu konuda benim Kur'an felsefem budur. Kur'an, tek tip insan ve tek tip toplum yaratma peşinde olmayıp her toplumda yaşama niyetinde ve emelindedir. Esefle söylemeli ki, mezhepler tekdüzelik üzerinde durmuşlar ve bu, İslam'ın aleyhine olmuştur.


Fıkıhta, boşama hakkının erkeğin tekelinde olduğunun itirazsız bir hüküm olarak iddia edilmesi temelden yanlıştır. Evlilik müessesesi adi bir şirket gibi düşünülemez. Boşanma kadının da tekelinde değildir. Karı kocadan her biri boşanma isteyebilir. Kur'an kadına da boşanmayı isteme hakkını verdiği hâlde, fıkhın 'hul' bahsinde bu çok zorlaştırılmış ve fıkıh okuyanların bile hatırına gelmeyecek yasak hâle sokulmuştur.

Fakihler boşanma (talak) ile ilgili ayetleri fıkha almamış ve onlara hukuki form vermemiş; onları ahlaka bırakarak ihmal etmişlerdir. Halbuki, onlara hukuki form vermiş olsalardı, fıkhın talak (boşanma) bahsinde pek çok sayfanın yazılmasına ihtiyaç kalmayacaktı. Kur'an'da iki hakemin ve boşanmada iki şahidin şart koşulması, boşamanın erkeğin iki dudağı arasında olmadığının en açık delilidir.

Boşanma iki şahidin bulunmasıyla hâkimin yanında yapılacağına göre ve bir defada birden çok boşanma olmayacağına göre, artık 'hülle' denen ahlaksızlığın işlenmesine, böylece büyük bir günahın ve herkesin bilgisi altında işlenen zinanın yapılmasına imkan ve ihtimal kalmamaktadır. İslam dünyasında ve hâlen Türkiye'de işlendiği duyulagelen din kisvesi altındaki bu hülle rezaleti (7) böylece tarihe karışmış olacaktır.

Anadolu'da vilayet müftülerini ziyaretlerimde üçten dokuza şart sözü (bu sözle koca karısını üç defa boşamış sayılıyor) ile ilgili sorular sorulduğunu müşahade ettim. Bundan böyle, değerli müftü ve vaizlerden, Kur'an namına ve gerçek İslam dini adına ricam, asla böyle bir boşama usulünün Kur'an da olmadığını, söylenen sözün saçma, geçersiz, kıymetsiz ve manasız olduğunu anlatmalarıdır. Bu rezalet ortadan kalksın. Umarım, bu 'üç boş' sözünün saçma ve kıymetsiz olduğunu öğrenen erkekler, bir daha bu sözü ağızlarına almayacaklardır.

Prof. Dr. Hüseyin Atay
(Kur'an'a Göre Araştırmalar-I)


(1) Nisa 4/35.
(2) Talak 65/2.
(3) Bakara 2/229 - 230.
(4) Müslim Şerhi Nevevi c. 10, s. 70.
(5) Merginanı, el-Hidaye, 3/20.
(6) lbn Teymiyye dediğimiz gibi yaptı ama kimse kabul etmedi.

(7) Hülle, fıkıhta da lanetlenmiştir. Koca, hangi şart altında olursa olsun, bazen karısını boşama kastı olmadan, bazen de boşama kastıyla üçten dokuza şart eder veya karısını bir anda üç defa birden boşadığını ifade eder, sonra pişman olur, karısından boşanmak istemez. Üç defa sözünü kullandığı için karısı başkasıyla evlenmedikçe tekrar karısı olamayacağı için uydurma bir nikah yapılır, bir gece beraber olduktan sonra adam kadını boşar, kocasına döner. İşte hülle rezaleti budur. Hiçbir din adamı ve fıkıh kitabı bunu kabul etmediği hâlde toplumda ahlaksız ve cahil yobazlarca uygulanagelmektedir. Müslümanın şerefiyle oynamak hiçbir kimsenin ve müçtehidin hakkı değildir.


30 Mart 2013 Cumartesi

Din Mantığı


Prof. Dr. Hüseyin Atay, Kur'an'a göre Araştırmalar (VI) kitabında "Kur'an'ın anlaşılma yöntemlerini" 23 başlık altında toplamış. İlginizi çekeceğini umduğum bu konunun her gün bir başlığını sizlerle paylaşmak istiyorum. Bu günkü başlığımız "DİN MANTIĞI" Bu son konuyla birlikte "Kur'an'ın Anlaşılma Yöntemleri" tamamlanmış bulunmaktadır.


DİN MANTIĞI

Din mantığını öğrenmek, onu iyi kavramak ve mantıklı, tutarlı, işinde ve sözünde içi dışı bir olmak konusunda dikkat etmek gerekir. Dindarlık iddia edenlerin hatalarından biri de din mantığını bilmemeleri ve din mantığına aykırı hareket etmeleridir.(5) Din mantığı, genel mantığın içinde kendi şartlarına göre hareket etmeyi, konuşmayı gerektirmektir. Din mantığına riayet edilmezse insanın dinî davranışlarında ve sözlerinde çelişkiler, tutarsızlıklar ortaya çıkar. Bir yerde dindar gözüken ve dinî bir kurala uyan kimsenin dinin başka bir kuralına apaçık zıt davranması hâlinde onun dindarlığına güven sarsılır ve dine karşı tutumunun da olumlu mu olumsuz mu olduğu bilinmez. İnsan, insan olarak hata yapabilir. Dindar bir kimse de insan olması bakımından hata yapabilir. Ancak, böyle kimselerin hataları devamlı değil bilmeden, farkına varmadan, kasıtsız olur ve hemen düzeltilir. Kasıtlı ve ısrarlı hata yapmanın ve bunda ileri gitmenin din mantığının eksikliğinden kaynaklandığını söylemek gerekiyor. Yoksa ona ikiyüzlü, münafık, din sömürücüsü damgasını vurmak lazımdır. Böyle insanlar da bulunmaktadır. Onları iyi tespit etmeli ve zararlarından sakınmalıdır. Şimdi din mantığına örnek verelim: 

-Namaz kılan bir kimsenin fuhş ve munker şeyler işlememesi lazımdır.(6) Burada din mantığı açıktır: Namaz kılmak şart, fuhş ve munker işlememek meşrut. Şart bulununca meşrutun bulunmaması lazımdır yani namaz varsa fuhş ve kötü iş yoktur. Güneş doğarsa gündüzün var olması gibi. Kur'an da namazı fuhş ve munkerin olmama sebebi göstererek bunu dinin mantığına göre hükme bağlamıştır. Burada insanın iradesini yok eden fizikî ve otomasyon bir bağlantı olmayıp dinin yüklediği ahlaki sorumluluğun gerektirdiği bir bağ vardır. Fuhş küçük bir kusur ve kabahat değil insanoğlunun da lanetlediği büyük ve hayasızca, insan onurunu rencide eden bir iştir. Munker de her görenin daha ilk anda ret ve nefret ettiği bir iştir. Namaz kılan kişi bu iki işi birlikte yapma durumuna düşmez. Din mantığı bunu emreder. Namaz kıldığı hâlde bu işleri yapan bir kimse ya anormal veya aldatıcı rolündedir. Burada namaz farz ise de kılınması insanın iradesine bağlıdır. Fuhuştan kaçınmak onun şartı ve ayrıca farz ise de yine insanın iradesine bağlıdır. Namazın fuhşu önlemesi otomatik değil ahlaki bir iradeye bağlıdır ve önlemesi gerekir.

Kur'an'ın şartı ve meşrutu ayrı ayrı insanın iradesine bağlaması, insanı daima uyanık, iradesine sahip şahsiyetli ve kişilikli bir kimse yapmak içindir.

- Din mantığına aykırı başka bir tutum da herhangi basit, yararlı bir şeyi veya hükmü, çok önemli ve büyük bir şey olarak göstermek için dinin diğer ilkelerinin ve esas hükümlerinin küçültülmesi ve hiç durumuna indirilmesidir. Bunu yapmanın, anlatmanın dine zerre kadar yarar getirmeyeceği düşünülmeyerek yapılıyor, sonuçta din mantığına ters düşüyor ve daha da büyük zarar veriyor. Aslında, din mantığına ters düşen bir şeyin dine uygun olduğunu iddia etmek kadar dine büyük zarar veren bir şey yoktur. Bu tutum dindarları dinin aleyhine etkiler, pek kötü ve alaylı duruma sokar. Bu din mantıksızlığı iki şekilde ortaya çıkmaktadır. Birincisi, büyük günahların hepsini bir adama işlettikten sonra onun pek basit ve hiç yoktan küçük bir iyilik yaptığı için bütün günahlarının af olduğunu ileri sürmek, din mantığına aykırıdır. İkincisi de, ilkinin aksine küçük bir suç veya kusur ya da dine göre kusur sayılmadığı hâlde anlatana göre kusur sayılan bir şeyin, akla, hayale sığmayan bir ceza ve azap ile cezalandırılacağını ileri sürmektir. Bu gibi hususlarda hadis de uydurulmuştur. Dikkat etmelidir, hadislerin sahihi vardır, zayıfı vardır, uydurmacası (mevzu) vardır. Böyle saçma ve din mantığına zıt düşen sözleri, hükümleri düzeltmek için Kur'an'dan başka kaynak aramak doğru olmaz. Kutub-ı Sitte (altı hadis) kitabındaki hadisleri de tekrar incelemek ve onların sahihini, mevzuunu ve zayıfını ayıklamak gerekir

Dikkat edilmesi gereken en önemli kural şudur: Herhangi bir konuda, kitapta (Kur'an'ın dışında olan kitap kastediliyor) veya kitaplarda vardır, demek söylenen şeyin doğru olduğunu göstermez. Kitaplarda yanlış da olur. Önemli olan kitaplardaki yanlışı anlayabilmektir. Doğru olanın, gerçeğin önce öğrenilmesi gerekir ki, ona göre kitabın doğrusu ve yanlışı bilinsin. Bu, ancak büyük ve derinliğine ilim yapmış âlimler tarafından anlatılabilir. Ancak, hüküm Kur'an'da varsa doğrudur. Fakat burada da Kur'an'ı doğru anlama şartı karşımıza çıkıyor. Bunun için felsefe, kelam ve mantık okudukça Kur'an'ı daha iyi anlama imkanı ve şartı doğar. Sık sık Kur'an okuyan kimse bu ilimlere muhtaç olduğunu daha iyi kavrayacaktır. Ama her hâlde ve her durumda anlamak şartıyla Kur'an okumak farz ibadetlerin başında gelir ve hatim sayılır. Çünkü ilk buyruk 'Kur'an oku' dur. Kur'an kendisini okuyanı yola alır, yola getirir. Burada iki şart vardır. Anlamak için arapça bilmeyen bildiği dildeki tercümesinden okumalı ve iyi niyet yani soyut, tarafsız, peşin fikirli olmadan Kur'an'ın ne demek istediğini anlamaya çalışmalı, bu uğraşısında samimiyetle hareket etmelidir. Yukarıda anlattığımız Kur'an'ı anlama bilimleri, Kur'an'ı tercüme edecek ve özel ilmî çalışma yapacak kimselerin bilmesine aittir. Kur'an, iyi bir tercümesinden okunup anlaşılabilir ve ilim yapılabilir, hüküm istinbat edilebilir ve içtihat yapılabilir. Yanlış yapılması ihtimali Kur'an'ın yanlış tercüme edilmesine dayansa bile arapçasından anlayıp içtihat yapan da yanılmıştır ve yanılabilir. Çünkü içtihat hüküm çıkarmak ve düşünce üretmektir. Çıkan düşünce yanlış da olabilir, doğru da olabilir. İçtihadın mutlaka doğru olması gerekmez. Burada yanılmak değil, iyi ve kötü niyet söz konusudur. Arapça bilmeyen bir kimse Kur'an'ın tercümesinden kendisine yetecek kadar bilgi elde edebilir. Eğer bilgisi varsa, kendi bilgi sahasında başkasına da anlatacak Kur'an bilgisini elde edebilir. Sonuç olarak, arapça bilmeyen de iyi bir müslüman olabilir. Müslüman olmak için arapça bilmek şart değildir.

Prof. Dr. Hüseyin Atay
(Kur'an'a Göre Araştırmalar-VI)

(5) Bk. H.Atay, Kur'an'a Göre Araştırmalar I-III, 227 vd.

(6) Ankebut 29/45.


NOT: "Kur'an'ın Anlaşılma Yöntemleri" tamamlanmıştır.  İlerleyen günlerde yeni konularda buluşmak üzere, konuya ilgi gösteren ve takip eden tüm bloggerlere teşekkürlerimi sunarım.

29 Mart 2013 Cuma

Yalan ve Yanıltma


Prof. Dr. Hüseyin Atay, Kur'an'a göre Araştırmalar (VI) kitabında "Kur'an'ın anlaşılma yöntemlerini" 23 başlık altında toplamış. İlginizi çekeceğini umduğum bu konunun her gün bir başlığını sizlerle paylaşmak istiyorum. Bu günkü başlığımız "YALAN VE YANILTMA"


KİZİB (YALAN) VE ZÛR (YANILTMA)

Kizib, yalan söylemek demektir. Bir de zûr vardır; bu da sözü eğriltmek, yamultmak, yanıltmaktır. Bu ikisi arasındaki fark şudur: Kizib, düpedüz yalan söylemek, doğrudan doğruya yalan ifadede bulunmaktır. Buna karşılık zûr, yalanı, yanlışı doğru göstererek, doğruya yorumlamaktır. Herhangi bir şeyi doğru yapmış da olsa, kendi yararlanamayacaksa onu haksızca, işine geldiği gibi yararlanacağı bir duruma koyar veya ona göre yorumlar. İşte bu zûr yani yanıltmadır.

Prof. Dr. Hüseyin Atay
(Kur'an'a Göre Araştırmalar-VI)

Bir Sonraki Konu Başlığımız: "Din Mantığı" (Son)

28 Mart 2013 Perşembe

Sadakat ve Emanet

Prof. Dr. Hüseyin Atay, Kur'an'a göre Araştırmalar (VI) kitabında "Kur'an'ın anlaşılma yöntemlerini" 23 başlık altında toplamış. İlginizi çekeceğini umduğum bu konunun her gün bir başlığını sizlerle paylaşmak istiyorum. Bu günkü başlığımız "SADAKAT VE EMANET"

Hz. Yusuf ve Efendisinin Karısı

SADAKAT VE EMANET

Sadakat (doğruluk) ve emanet (güven); bu iki birbirinin tamamlayıcısıdır. Müslümanlar bunları eksik bilmektedirler. Doğruluk, sanki sadece söz söylerken doğru konuşmayı ifade eder. Aslında insanlar, bunu bile tam yapmamaktadırlar. Oysa doğruluk, insanın hem işinde hem de sözünde doğru olması anlamına gelen bir sıfattır. Kendisine güvenilen bir işte yan çizmek, işi gereği gibi yapmamak ve işe gerekli adamı almayıp kendi adamını almak, doğruluğa, İslamî sadakate aykırıdır. Kendi adamı diye yanlış olarak, iyilik yapayım derken başkasına zulmetmektir ve doğruluğu hıyanete çevirmektir. Güven de her hususta; işinde ve sözünde güvenli olmaktır. Kendisini güvensiz ve sadakatsiz tanıtan ve tanınmasına sebep olan kimse doğru ve güvenilir olmaktan çıkar. Böyle yapan, işini tam ve gereği gibi yapmadığı için haram yemiş olur.

Prof. Dr. Hüseyin Atay
(Kur'an'a Göre Araştırmalar-VI)

Bir sonraki konu başlığımız: "YALAN VE YANILTMA"

27 Mart 2013 Çarşamba

Cihat

Prof. Dr. Hüseyin Atay, Kur'an'a göre Araştırmalar (VI) kitabında "Kur'an'ın anlaşılma yöntemleri"ni 23 başlık altında toplamış. İlginizi çekeceğini umduğum bu konunun her gün bir başlığını sizlerle paylaşmak istiyorum. Bu günkü başlığımız "CİHAT"

CİHAT

Cihat kelimesi de çok yanlış olarak savaşmak, öldürmek, vurmak, kırmak; başkalarını, hasımları, beğenilmeyen kimseleri, en azından baskı altına almak, tedirgin etmek rahatsız etmek, sözle ve gerekirse dayakla incitmek, acıtmak anlamında kullanılmaktadır. Bu çok yanlış bir anlayıştır. Bu anlayışta olanlar, kendileri gibi yapmayan, kendilerinden daha doğru ve dürüst Müslümanları bile itham etmekte, sapık ve imanı zayıf saymaktadırlar. Bu tutumları yanlış anlayışa dayanmakta ve İslam'a iki yönden zarar vermektedir. 

Birincisi, bu anlayışla hareket eden kimseler, Müslümanlar arasında fitne, ayrıcalık, ayrılık ve düşmanlık tohumları ekerek Müslümanların birliğini bozmakta, onları zayıf düşürmekte ve Müslümanların başkalarına, düşmanlarına esir ve köle olmasına yardımcı olmaktadırlar. Bunların en kötü tarafı dini, dindarlara karşı bir silah olarak kullanmalarıdır. Böylece kendilerini Müslümanların savunucusu, ağası, hazır yiyeni haline getirmektedirler. Kendilerini din savunucusu yerine koyup, Müslümanların onları beslemelerini hedef alırlar. Oysa her Müslüman geçimini başkasının sırtından değil, kendi el emeğiyle temin etmek zorundadır.

Bu yanlış anlayışın ikinci zararı İslam'a karşı olanlara ve İslam'ın bazı vecibelerini yerine getirmeyen kimseleri tam bir azılı düşman olarak tanıtmaya çalışmış olmalarıdır. Bu inanç ve davranışları herkesi İslam'dan uzaklaştırmakta ve İslam'ı kan döken, zulmeden, herkesi baskı altında tutan, istediğini zorla yaptıran, çekilmez, dayanılmaz, hoşgörüsü olmayan bir din gibi göstermekte ve telkin etmektedir. Bunlar için bütün iyilikler ve nimetler ancak kendilerine uyanlar ve kendileri gibi yapanlar içindir.

İslam'a, cihat kelimesini böyle anlayan ve uygulamaya koyanlardan daha çok kim ihanet etmiş ve düşman olmuş olabilir? Cihat kelimesi Kur'an’da çeşitli türevlerle geçmektedir. Bunun kök manası cehd, (zorluk), cuhd (takat, güç) olduğundan cihat; güç sarf etmek, aşırı çalışmak, çalışmaya zorlanmak, elindeki gücü sonuna kadar, zorlanana kadar kullanmayı amaçlamaktır. Bu, çok güzel ve kök manasına dayanan bir kavramdır. İşte Müslüman, her işinde böyle çalışacaktır. İşi ne olursa olsun, bu şekilde çalışması emredilmiştir. Yalnız bu çalışmasında Allah'ın rızasını gözetir ve çalışırken Allah'ın kendisini gördüğünü aklından geçirir, işini en iyi ve sağlam şekilde yaparsa, işte İslami cihadı yerine getirmiş ve tam cihat etmiş olarak en büyük ibadeti yapmış ve sevabını almış olur. Kişinin işine ihanet ve hıyanet etmeden disiplin içinde çalışması en güzel cihattır.

Prof. Dr. Hüseyin Atay
(Kur'an'a Göre Araştırmalar - VI)

Bir sonraki konu başlığımız: "SADAKAT VE EMANET""


26 Mart 2013 Salı

Sünnet

Prof. Dr. Hüseyin Atay, Kur'an'a göre Araştırmalar (VI) kitabında "Kur'an'ın anlaşılma yöntemleri"ni 23 başlık altında toplamış. İlginizi çekeceğini umduğum bu konunun her gün bir başlığını sizlerle paylaşmak istiyorum. Bu günkü başlığımız "SÜNNET"



SÜNNET

Sözlük manasına göre, Arapça'da örf, adet, gelenek, töre, alışkanlık gibi anlamlarda kullanılır. Kur'an'da ise kanun anlamında kullanılmıştır. Sünnetin iki şekilde kullanıldığı açıkça bilinmektedir. Sünnetin birinci kullanılışı, Allah'a atfedilerek Kur'an'da Allah'ın sünneti (sünnetullah) şeklinde geçiyor. Bu ifade Türkçe'ye 'sünneti ilahiye' veya "ilahi sünnet' ya da Allah'ın sünneti' olarak çevrilebilir. Allah'ın sünnetinden kastedilen, Allah'ın kanunlarıdır. Allah'ın kanunlarını şu sınıflara ayırmak mümkündür:

a. Fizik kanunları, bütün cansız madde kanunları içine alır. Bunlara da sünnet denir.

b. Sosyal kanunlar, bütün canlı varlıkların kaunlarını ifade eder. Bitkiler, hayvanlar ve insanların;sosyal yaşam kanunları, doğum ve var oluş, ölüm ve vok oluş kanunları demek olur.

c. Ruhi kanunlar.

Bu kanunlar değişmezler. Bu kanunlar insanlara ve ruhani yani maddi olmayan varlıklara aittir. İnsanlar bu üç kanuna tabidir. Fizik kanunları, maddi varlıklara ayrım yapmadan etki ederler, örneğin, elektrik akımı canlıyı öldürür ve kömür eder. Buna, onun Müslüman olması ve Allah'a inanmış olması engel olamaz. Sosyal kanunlar da böyledir. Bir toplumun var olması veya yok olması sosyal kanunlara bağlıdır. O kanunları kim en iyi bilir ve onlara uyarsa yaşar, büyür, güçlenir ve hükümran olur. Burada da Allah'a kuru iman yeterli olmayıp bu kanunlara riayet şarttır.

Sünnetin ikinci anlamının insanlar tarafından verildiğini ve sözlükte örf, adet, gelenek görenek ve töre şeklinde tanımlandığını söylemiştik. Bu anlamda, her toplumun ve hatta her ferdin her ailenin kendi sünneti, âdeti, geleneği, göreneği ve töresi vardır. Bunlar değişkendir. Allah'ın kanunları, sünneti gibi sabit ve genel değildir.

Hz. Muhammed, insan olan bir peygamberdi. Yani Allah'tan vahiy alan bir insandı. Buna göre onun iki durumu olduğu ortaya çıkıyor: Peygamber oluşu ve insan oluşu. Öyleyse Hz. Muhammed'in peygamber olarak ortaya koyduğu sünnet nedir?

Bu soruya cevap vermek için, işe dinin hükümlerinden başlamak lazım. Dinî hükümleri bilmek için Allah insanlara iki bilgi kaynağı vermiştir. Birincisi akıldır, ikincisi ise vahiydir. Akıl ile insan bir şeyin iyi, faydalı, güzel olduğuna hükmettiği gibi, kötü, zararlı ve çirkin olduğuna da hüküm verebilir. Aklın iyi dediği şeyler vahiy ile desteklenir ve kötü dediği şeyler de yine vahiy ile kınanır. Ancak aklın hükümlerini de sınıflamak şarttır. Aklın kendi başına müstakilen ve etki altında kalmadan hüküm verdiği şeyler vardır. Bunlar değişmez ve devamlı olurlar. Bir de aklın, toplumdaki olaylardan aldığı izlenimlerin o andaki durumuna göre hükümler vermesi söz konusudur. Bunlara, aklın şartlara, zaman ve mekana göre verdiği bağımlı ve şartlı hükümler denir. Şartları, zaman ve mekanları değişince aklın vereceği hüküm de değişir. Şartlara göre daha önce iyi dediği bir şeye kötü veya kötü dediği bir şeye de iyi diyebilir. Bunda da aklın gözettiği gaye topluma, insanlara faydalı olma durumudur. İşte toplumun örf, adet, gelenek ve görenekleri, bu şekilde değişikliğe uğrar ve bunun sebebi insanların düzenli ve dürüst, insanlığa yakışır bir hayat yaşamasını sağlamaktır. Burada vahiyde akıl ile beraber çalışır ve bunlar yan yana birbirini desteklerler.

Dinî hükümleri bilmenin ikinci kaynağı vahiydir. Vahyin getirdiği hükümlerde kısaca birkaç ayrıntıya temas etmek lazımdır. Vahyin getirdiği şeyler akla uygundur. Aklın, olabilir dediği ve olumlu, yararlı bulduğu şeylere, vahiy yapılması zorunlu divebilir veya farz kılabilir. Dindeki farzlar ve gerekli hükümler bunlardır. Vahyin getirdiği ve bildirdiği farz ve zorunlu hükümler zamana ve mekana bağlı olmaksızın devamlıdırlar. Ancak, onların farz olması için ayrıca onların kendi özel var olma ve uygulama şartları bulunur. Bu şartların oluşmasıyla var olurlar. Adaletli olmak, doğru söylemek, yaptığı antlaşmaya sadık kalmak, fakire yardım etmek, zekat vermek, farz namazları kılmak, gibi.

Bir de aklın olabilir dediği ve zararlı görmediği bunun yanı sıra bir yararı olduğu düşünülebilecek şeylere sünnet (dinî gelenek ve görenek) hükmünü vermektedir ve onları yapılmaları faydalı olduğu bilindiği hâllerde benimsemektedir. Örneğin, insanın hiçbir işi olmadığı zaman namaz kılması böyledir. Bu namaz farzın dışında olduğu için buna nafile yani fazladan denmiştir ve boş vakitleri tembel tembel geçirmeyi önlediği, Müslümanları çalışmaya, harekete ve faaliyete sevk ettiği için benimsenmiştir. Hz. Peyamber bunu yaptığı için de buna sünnet yani onun göreneği ve töresi denmektedir.

Burada iki kelimeye açıklık getirmek lazımdır. Biri 'müekked sünnet' ki, Hz. Peygamberin yaptığı, sabit ve bilinen sünnet anlamındadır. Bazılarının bunları farz derecesinde değerlendirmeleri yanlıştır. Diğeri de 'gayri müekked sünnet' ki, Hz. Peygamber'in yaptığı sabit olmayan sünnet anlamınadır.

Bilgi kaynağı vahiy olan sünnetten kastedilen Kurandaki bazı hükümlerdir. Mesela "Ey Ademoğulları! Her secde edişte güzel giysilerinizi giyin"(1) emri sünnet hükmündedir, yani insanın namaz kılarken süslenmesi güzel ve beğenilen bir şeydir. Ama süslerini takınmayan bir kimsenin kıldığı namaz da temiz olmak şartıyla doğrudur.

Kur'an'da, namaz kılarken süslü giyinin, emri farz olduğu hâlde, müstehap derecesinde düşünülmesi doğru olmamalıydı. Öyle mana verdikleri için emir bu şekilde anlaşılmıştır. Hz. Peygamber'in söz ve fiillerinin derecelendirilmesi ve değerlendirilmesi âlimlerce yapılmıştır. İşte bu derecelendirme ve değerlendirmeler zamanımıza uymadığı için yanlışlığa ve aksamalara sebep olduklarından, yeniden derecelendirilmeleri ve değerlendirilmeleri gerekmektedir. Hz. Peygamber'in farz namazların dışında kılmış olduğu nafile namazların zamanı ve rekatı belli değildir. İnsan, kendi zamanının elverişliliğine göre çok veya az kılar. Farz namazlarından önce veya sonra kılınan nafile (sünnet) de insanın boş vakti olduğu zamana göredir. Dinlenmeye ihtiyaç varsa, derse girecekse, dükkana gidecekse veya daireye, otobüse yetişecekse vakti yok demektir. O zaman sünnetleri kılmaz, ama farz da geciktirilmez. Çünkü farz namazların kazası olmaz. Ancak tövbe ile affa uğrar.

Hz. Muhammed'in getirdiği vahiyde bulunan sünnete bu örnekle yetinelim. Buradan anlaşılıyor ki, bu sünnet yalnız Hz. Muhammed'in yaptığı işlerde değil Kur'an hükümlerinde de yer almaktadır. Buna mukabil, Hz. Peygamberin sözlerinde ve fiillerinde de farz olanların bulunduğunu hatırlamak lazımdır.

Sünnet, zorunlu olmayan, kanunca yapılması mecburiyeti bulunmayan bir işin dince hükmüdür ve buna nafile, artık bir iş de denir. Halk, bunun bir benzerini artık olarak yaptığı farz ibadetler için kullanır. Genellikle de farz namazda artık kılınana ve ramazan ayı dışında tutulan oruca nafile (sünnet) denir. Oysa insanın zorunlu işlerinin dışında huzur evlerine, çocuk esirgeme kurumlarına, halka yardım eden kurumlara gidip muhtaç olanlara yardım etmesi, onlarla sohbet etmesi, dertlerini dinlemesi nafile namazdan çok daha önemli ibadetlerdendir, ibadet, Allah katında sevap verilecek iş ve davranıştır. Müslümanların bu sosyal yardımlaşmaya ve dayanışmaya çok ihtiyaçları vardır. Hem farzı yerine getirdiği hem de faydalı olduğu için, bunları yapabilecek kimselerin yapması bazen farz namaz gibi farz olur ve yapmayan günah kazanır, yapan da kat kat sevap alır. Sünnet, gelenek, örf anlamına geldiği için bir nesnenin bir defa yapılmış olması, onun sünnet olduğu anlamına gelmez. Hz. Peygamber'in bir defa yaptığı şey de sünnet olmaz. Bu anlamda sünnet yanlış anlaşılmıştır. Sünnet olması için çok tekrar edilmiş olması gerekir. Hz. Peygamber'in her yaptığının dinî anlamda sünnet sayılmayacağı âlimlerce açıklanmıştır.

Hz. Muhammed'in insan olarak yaptığı işler ve uyduğu töreler, gelenekler ve sünnetler
Hz. Peygamber insandı ve bir toplumda yaşıyordu. İnsan olarak yerdi, içerdi, uyurdu, yatardı, kalkardı, otururdu. Bunları yaparken toplumun geleneğine, göreneğine, örfüne, töresine yani toplumun sünnetine uyardı. Böyle yapması normaldi ve gerekliydi. Zamanındaki ve toplumundaki geleneklere, sünnete göre giyinir kuşanırdı. Toplumunda bulunan eşyayı kullanırdı, hasır üzerine yatar, bir taşı yastık yapardı. Gölgede oturur, avucu ile su içerdi. Saçını ve sakalını uzatır, onları düzeltir, tırnaklarını keserdi. Bütün bunları yaparken insanlara karşı daha iyi ve hoş bir görüntü vermeye çalışırdı. Onların tuhafına gidecek şeyler yapmazdı ve göze batacak şeylerden, acaipliklerden kaçınırdı.

Şimdi, Hz. Peygamber bunları yaptı, diye bunlarda ona uymak dinî bir gelenek, görenek veya sünnet olmadığı gibi bunun hiçbir sevabı da yoktur. Aslında bunlarda sahabe bile Hz. Peygambere uymazdı. Gelenek, görenek, örf ve törende birleştikleri hâlde gene de her birinin kendi şahsına ait basit de olsa farklılıkları vardı. Hz. Peygambere tıpatıp uymaya kimse yeltenmezdi. Ama Hz. Peygamber öldükten sonra onun insanlık işleri de bazı kimseler tarafından din yapıldı ve din olarak da yapılmaya devam ediyor. Hz. Peygamber'in karpuzu nasıl yediğini bilmediği için karpuz yemeyen kimsenin bulunduğunu öğrendiğim zaman, akılsız adam kendisini Allah'ın verdiği karpuzu yeme nimetinden mahrum ediyor, demiştim. Kur'an, karılarının hatırı için balı kendisine yasaklaması hususunda Hz. Peygamberi uyardığı ve vazgeçmesi için tenbihlediği gibi (2), bütün insanlara hitaben "Allah'ın hoş ve güzel rızıklarını haram kılan kimdir?"(3) diye, soruyor.

Günlük hayatta dinle ilgili kullanılan kelime ve terimler daha çoktur. Bunlardan en çok bilinen salat (namaz - dua) kelimesinden başlayıp her kelimeye gerekli açıklamayı yapmakla Müslümanların dinî kavramlarda bir açıklığa kavuşmalarını temin ettikten sonra uygulama merhalesine ulaşılır.

Prof. Dr. Hüseyin Atay
(Kur'an'a Göre Araştırmalar -VI)

(1)A'raf-7/31.
(2)Tahrim-66/1
(3)A'raf-7/32

Bir sonraki konu başlığımız: CİHAT

25 Mart 2013 Pazartesi

Git Güle Güle



Türk-İslam Ülküsünün yılmaz neferi
Nizam-ı Alem davasının Muhsin lideri
Bir insanın ancak, bu kadar olur seveni
Asla unutmayacağız, bu vefa abidesini.

Çağlayancerit’ten bindiler helikoptere
Uçtular Yozgat ilinin Yerköy ilçesine
Daha ulaşamadan  belirlenen hedefe
Kayboldular Keşdağı’nın zirvesinde.

Sayılı verilen nefes tükenmiş bir kere
Tüm Türkiye ağladık bu acı habere
Ne kadar sevenin varmış be! Koca Reis
Seni çok özleyeceğiz, git güle güle...

Recep Altun 30 Mart 2009

Kavramlar ve Dinde Mantık


Prof. Dr. Hüseyin Atay, Kur'an'a göre Araştırmalar (VI) kitabında "Kur'an'ın anlaşılma yöntemleri"ni 23 başlık altında toplamış. İlginizi çekeceğini umduğum bu konunun her gün bir başlığını sizlerle paylaşmak istiyorum. Bu günkü başlığımız "Kavramlar ve Dinde Mantık"



KAVRAMLAR VE DİNDE MANTIK

Dinde iki ilkeye (akıl ve Kur'an) önem vermek, esas hareket ve faaliyet noktası kabul etmek gerekmektedir. İslam'ı ancak bu suretle yaşamak mümkün olur ve yine ancak bu şekilde tutarlı, sevimli, hem Allah hem de insanlar tarafından beğenilen bir müslüman olma durumuna gelinilebilir ve müslüman sıfatına layık olunabilir.

KAVRAMLAR

İslam dininde kelimelerin ve terimlerin manalarını ve kapsamlarını iyi tespit ve tayin etmek gerekmektedir. Memleketimizde kavram kargaşası ve karışıklığı bulunduğu birçok kimse tarafından sık sık ileri sürülen ve ağızlarda dolaşan bir sözdür. Bu doğrudur; dinde de dinle ilgilenen müslümanlarda da kavram ve anlam kargaşası çoktur. Bu durum müslümanlarda olumsuzluk yaratıyor, hasımlarına karşı nefret duymaya sürüklüyor ve müslümanları da birbirine düşman ve hasım durumuna sokuyor. Bunun için bilinegelen kelimelerin ve kavramların anlamlarını yeniden ele almak, tespit etmek ve ortaya koyup anlatmak şart oluyor. 

Prof. Dr. Hüseyin Atay
(Kur'an'a Göre Araştırmalar - VI)

Bir sonraki konu başlığımız : "Sünnet"

24 Mart 2013 Pazar

Niyet

Prof. Dr. Hüseyin Atay, Kur'an'a göre Araştırmalar (VI) kitabında "Kur'an'ın anlaşılma yöntemleri"ni 23 başlık altında toplamış. İlginizi çekeceğini umduğum bu konunun her gün bir başlığını sizlerle paylaşmak istiyorum. Bu günkü başlığımız "NİYET"




NİYET

İnsanlar arasında Kur'an'ın anlaşılmasına dair ihtilaf çıkmaktadır. Ancak bilginler ve müçtehitler arasında çıkan değişik anlayış ve farklı görüşler iki grupta toplanabilir. Bunlardan birincisine göre, herkesin tahsil ve anlayış seviyesine göre Kur'an'ı değişik şekilde ve düzeyde anlaması mümkündür ve buna çıkar yol bulunur. Yalnız bir şartın olması çok önemlidir. Bu yorumlar Allah için ve iyi niyetli olmalıdır. Böyle yorumlar yapan kimseler, aslında ihtimal dahilindeki manalarda ve birbirine çok yakın olmavanlarda da anladıkları veya kabul ettikleri görüşler hususunda birbirini itham etmez ve düşmanlık yapmazlar. Birbirlerini anlayışla karşılarlar.

İkinci grup insanlar ise, Kur'an'ı Allah için ve iyi niyetle değil, kendi çıkarlarına yardım edecek ve destek verecek şekilde anlamaya çalışırlar. Bunlar aslında kötü niyetlidirler ve Kur'an'ın amaçlarını kendi çıkarları içinde göstermeye çalışırlar. Kur'an, bunları kalplerinde yamukluk bulunmakla suçlamaktadır. Bunlardan bütün İslam milletleri ve toplumları şikayet etmektedir. Hangi tür bilgi sahibi olursa olsun etrafına bir cemaat toplamak, dinden olmayan bir şeyi dinin esasından göstermek ve sonra kendine uymayanı zayıf imanlı, dinden taviz veren ve dinden çıkmış, dinsiz sayarak kendi cemaatinden ayrılanın müslüman olmadığını ve cehennemlik olduğunu ilan ederler; işte Kur'an, bu gibi yorumlara giden fırkacı, fitneci, grupçu, dini kendi amaçlarına alet edenleri lanetler. İslam dünyası bunlarla çalkalanmakta ve bu zihniyete sahip kişi veya gruplar yardım görmektedir. Ama, ilme ve iyi niyete dayanan, Allah rızası için Kur'an'ı anlamak konusundaki fikrî ayrılıklar, ihtilaflar, İslam'a hayat ve hareket verir, ilmin yükselmesini sağlar.

Prof. Dr. Hüseyin Atay
(Kur'an'a Göre Araştırmalar VI)

Bir sonraki konu başlığımız: "Kavramlar ve Dinde Mantık"

23 Mart 2013 Cumartesi

Yaşama Uygulamak

Prof. Dr. Hüseyin Atay, Kur'an'a göre Araştırmalar (VI) kitabında "Kur'an'ın anlaşılma yöntemleri"ni 23 başlık altında toplamış. İlginizi çekeceğini umduğum bu konunun her gün bir başlığını sizlerle paylaşmak istiyorum. Bu günkü başlığımız "YAŞAMA UYGULAMAK"


YAŞAMA UYGULAMAK

Kur'an'ın anlaşılmasındaki en doğru yöntemlerden biri de onu kendi sosyal, siyasi, ticari, hukuki vb. hayatına bağlamaya çalışmaktır. Kur'an'ı en iyi şekilde anlamak için insanın yaşaması, hayatın içinde insanlarla, kurumlarla yoğrulması, haşir neşir olması; işlerin girdisini ve çıktısını bilmesi ve öğrenmeye gayret etmesi lazımdır. Kur'an, her ne kadar genel hüküm ve ilkeler getirir ise de bunların işlerliğini, hayatta faal rol oynamasını amaçlar. Kur'an nazari kalmak üzere gelen bir kitap değildir. Ama onu uygulayacak kimselerin önce onu yukarıda zikredilen anlama metotlarına göre anlamaları şarttır. Yoksa Kur'an'ın yüceliğini ve evrenselliğini düşürür ve onu küçük bir cemiyet tüzüğü haline getirmiş olurlar. Bu herkesin Kur'an'ı okumasına asla engel değildir. Herkes okumak, kendi kültürüne göre ve seviyesine göre anlamak zorundadır ve bu farz olan bir ibadettir. Ancak uygulamaya koyacak kimse, yukarıda anlattığımız akademik seviyede ve şekilde inceleyip anlamak zorundadır.

Kur'an'ın arapça olması iki karşıt grup tarafından söz konusu edilmektedir. İlk grup, Kur'an'ı yüceltmek için arapçayı yüceltmekte ve kutsallaştırmaktadır, diğer grup ise Kur'an'ı reddetmek için onun Arap toplumuna ve yalnızca bu toplumun ihtiyaçlarına hitap ettiğini iddia etmektedir. Her iki grubun tutumu da yanlıştır. Kur'an'ın kendisi kutsaldır. Onda şüphe yoktur, ama Kur'an arapçadır diye arapça kutsal bir dil değildir. Peygamber Arap olduğu için elbette ona vahiy arapça bildirilecekti ve o da kendi ulusuna onu arapça olarak bildirecek ve anlatacaktı. Araplara seslenen Kur'an'ın, onların hayatlarından örnekler vermesi de doğruydu. Bu, demek değil ki onların işleri ve inançları yalnız kendilerine özeldir. Kur'an, hayattan örnekler vererek kendi ideolojisinin yaşam biçimi hâline gelmesini istemektedir. Kur'an'daki cüzi ve ferdî olaylar, bunu sağlamak için hayattan alınmış örneklerdir. Büyük İslam bilginleri, müçtehitleri bunu kavramış olduklarından, bu fizikî ve cüzi hükümleri aşarak onlardan genel ilkeler ve hükümler çıkarmışlardır. Aslında bu çok ilmî bir metodun; istikranın (tümevarımın) uygulanışıdır. Bunun için Kur'an'da zikredilen cüzi ve ferdî olay ve hükümlerden -hangi tip olursa olsun- daima evrensel ve genel bir anlayışa gitmeye çalışılmalıdır. Dikkat edilecek olursa, Kur'an ferdî ve cüzi meseleleri ele alırken onları insanoğlunun yaratılışındaki kanunlarına göre çözüme götürmektedir.

Prof. Dr. Hüseyin Atay
(Kur'an'a Göre Araştırmalar-VI)

Bir sonraki konu başlığımız: "NİYET"

22 Mart 2013 Cuma

Eski ve Yeni Söylenenler

Prof. Dr. Hüseyin Atay, Kur'an'a göre Araştırmalar (VI) kitabında "Kur'an'ın anlaşılma yöntemleri"ni 23 başlık altında toplamış. İlginizi çekeceğini umduğum bu konunun her gün bir başlığını sizlerle paylaşmak istiyorum. Bu günkü başlığımız "ESKİ VE YENİ SÖYLENENLER"



ESKİ VE YENİ SÖYLENENLER

İnsanın bir meseleyi Kur'an'da incelerken öncelikle o mesele hakkında eski ve yeni neler söylendiğini, yazıldığını öğrenmesi lazımdır. Bu, ana mesele hakkındaki hem bir bilgi birikimini hem de tarih boyunca meseleye getirilen yorumları ve meselenin pratik hayatla bağlantısını göstermiş olur. Bundan sonra, meseleye doğrudan veya dolaylı yoldan temas eden ayetler de toplanır. Bu ayetler önce kendi siyak ve sibakı içinde (bağlam / context) anlaşılmaya çalışılır, sonra bütünleştirilir ve genel bir anlama ve hükme gidilir. Bu hususta daha önce incelenmiş ve anlaşılmış ayetler ihmal edilmeden tekrar incelenmeye alınmalıdır. Çünkü insan yeni bir durum ve mesele karşısında yeni bir mana çıkarabilir, yeni bir yorum ve çözüm bulabilir. Bunları, bu metodu denemiş biri olarak ifade etmek istiyorum.

Prof. DR. Hüseyin Atay
(Kur'an'a Göre Araştırmalar VI)

Bir Sonraki Konumuz: "YAŞAMA UYGULAMAK"

21 Mart 2013 Perşembe

Bedeli Hayatım Bile Olsa


A.B.D. li Reji Roger Young tarafından yönetilen, Eski Ahit'in anlatımıyla baş rollerini Ben Kingsley ve Poul Mercorio'nun paylaştıkları orjinal adı "joseph" olan 1995 yılı yapımı Hz.Yusuf filmini, ihtiyaç duydukça izlerim. Bu filmi izlerken adeta kendimi o zamanın içinde buluyorum ve bu beni hem mutlu ediyor, hem de çok rahatlatıyor. Söz konusu filmin senaryosu her ne kadar Kur'an-ı Kerim'de anlatılan kıssaya bire bir uymuyorsa da özü itibariyle pek bir farklılık yoktur. 

Hz.Yusuf filminin beni en çok etkileyen tarafları ise: Cenab-ı Hakk tarafından ona verilen rüyaları yorumlama melekesi, köle olarak satılması, firavunun müdürü Potifar'ın karısının Hz.Yusuf'tan murad almak istemesi ve Hz.Yusuf'un bu isteği reddetmesi ve reddetmekle birlikte bu konuda iftiraya uğraması ve hapse düşmesi, firavunun rüyalarını yorumlaması ve Mısır'a vali olarak atanmasıdır.

Filmde verilmek istenen mesajları yukarıda saydığım gibi bir kaç konuda toplamak mümkün olmakla birlikte benim için önemli olan ve beni çok etkileyen bir yönü daha vardır ki,  bu bölümün bir kesitini alarak sizlerle paylaşmak istedim. Çok kısadır, lütfen izleyin ve Hz. Yusuf'un, "bedeli hayatı bile olsa, inancının sadece Tanrı'sına eğilebilmesine izin verdiğini"  söyleyerek firavunun karşısında eğilmediğine şahit olacaksınız. 

Günümüz müslümanları olarak bizlerin bırakın can korkusunu bir tarafa, çok basit çıkar ve menfaatlerimiz için bile ne firavunlar karşısında eğilmediğimizi kim söyleyebilir? 

Oysa, Sabahattin Gencal hocamızın "Damla" blog sayfasında paylaştığı Alak suresinin 19. ayetinde Cenab-ı Hakk; Cenab-ı Peygamber'e dolayısıyla bütün müslümanlara bir mesaj iletmektedir: "Allah’tan başka kimseye boyun eğmeyin. Secde edin yani yalnız Allah'a teslim olun, boyun eğin ve yaklaşın." 

Selam ve dualarımla
Recep Altun

Her Zaman Kur'an-ı Okumak

Prof. Dr. Hüseyin Atay, Kur'an'a göre Araştırmalar (VI) kitabında "Kur'an'ın anlaşılma yöntemleri"ni 23 başlık altında toplamış. İlginizi çekeceğini umduğum bu konunun her gün bir başlığını sizlerle paylaşmak istiyorum. Bu günkü başlığımız "HER ZAMAN KUR'AN-I KERİM'İ OKUMAK"


HER ZAMAN KUR'AN-I KERİM'İ OKUMAK

Kur'an'dan istifade etmek için hangi konuda olursa olsun yalnızca Kur'ana başvurulmalıdır. Her ihtiyaç duyulduğunda okunursa daha önce defalarca okuduğu ayeti sanki ilk defa okuyormuş ve farkına varıyormuş gibi ihtiyacına göre bir mana çıkarılacaktır. Kişinin, boş zamanlarında Kur'an'ı rastgele açıp, bakalım neler var, diye yeni bir şey bulmak amacıyla okuması da çok önemlidir. Böyle bir durumda veya başka bir durumda insan yeni şeyler öğrenecektir. Başımdan çok geçmiştir. Kur'an'ı okurken öyle ayetlerle karşılaştım ki, bana sorulduğunda cevabını veremeyeceğim meseleleri gayet açık cevaplıyordu. Sanki ayeti o güne kadar hiç görmemiştim. İşte, Kur'an'ın her konuyu bir arada zikretmemesinin bir hikmeti de bu olabilir.

İnsan aklında olan bir soruya veya Kur'an okurken aklına gelen bir soruya cevap verememiş olabilir. Ama Kur'an'ı devamlı okumaya ve cevap bulmaya çalışırsa, çoğu kez o sorunun cevabını başka bir ayette bulabilir. Onun için daima Kur'an okunmalıdır.

Prof. Dr. Hüseyin Atay
(Kur'an'a Göre Araştırmalar - VI)

Bir sonraki konu başlığımız: "Eski ve Yeni Söylenenler"

20 Mart 2013 Çarşamba

Peşin Fikirsiz Okumak

Prof. Dr. Hüseyin Atay, Kur'an'a göre Araştırmalar (VI) kitabında "Kur'an'ın anlaşılma yöntemleri"ni 23 başlık altında toplamış. İlginizi çekeceğini umduğum bu konunun her gün bir başlığını sizlerle paylaşmak istiyorum. Bu günkü başlığımız "PEŞİN FİKİRSİZ OKUMAK"



PEŞİN FİKİRSİZ OKUMAK

Kur'an-ı Kerim'i anlamak için insanın peşin fikirlerden uzak ve sıyrılmış olması lazımdır. Bu sadece Kur an için değil, herhangi bir kitap için de böyledir. Peşin fikirli olmak iki şekilde düşünülebilir. Birincisi Ku'ran'ı aleyhinde ve ona düşman olan bir fikirle okumaktır ki, bu şekilde ondan istifade edilemez. İkincisi Kur'an'a taraftar ve onun lehine fikirlere sahip olmak da insana bir şey kazandırmaz ve kişi bu şekilde de onu anlamak zorunda veya ihtiyacında olduğunun farkına varmadan yazılanları zaten biliyormuş gibi okuyup geçer ve bu şekilde yeni bir şey öğrenemez. Bu peşin fikirlilik, dolu kapla pınardan su almak için gitmeye benzer. Su alamadan geri döner. Kabı boşaltmak, zihni müspet ve menfi fikirlerden arıtmak, Kur’an’ı anlamak için şarttır. Kur'an'ı peşin fikrine göre yorumlamaya kalkanı peygamber cehennemle tehdit etmiştir.

Prof. Dr. Hüseyin Atay
(Kur'an'a Göre Araştırmalar - VI)

Bir sonraki başlığımız: "Her Zaman Kur'an-ı Kerim'i Okumak"

19 Mart 2013 Salı

Bilinmesi Gereken İlimler

Prof. Dr. Hüseyin Atay, Kur'an'a göre Araştırmalar (VI) kitabında "Kur'an'ın anlaşılma yöntemleri"ni 23 başlık altında toplamış. İlginizi çekeceğini umduğum bu konunun her gün bir başlığını sizlerle paylaşmak istiyorum. Bu günkü başlığımız "BİLİNMESİ GEREKEN İLİMLER"


BİLİNMESİ GEREKEN İLİMLER

Kur'an'ı anlamak için bilinmesi gereken ilimler iki ana grupta toplanır. Birinci grup genel ilimler olup her ayeti anlamak için geçerlidir. Diğer grup ise, ancak ayetin taalluk ettiği konuya ait ilimlerdir. Birinci grup ilimlere edebiyatıyla, belagatıyla, etimolojisi ve dil felsefesi ile arapça bilmek girer. Bunun yanı sıra usuli'1-fıkh, kelam, felsefe ve mantık bilmek de yine genel ilimler grubundandır. İkinci gruptaki ayetin taalluk ettiği bilim dalına giren ilimler arasında ise fizik, kimya, astronomi, biyoloji, geneoloji, yer bilimi, hukuk, psikoloji, sosyoloji, tarih, antropoloji vd. vardır.

Prof. Dr. Hüseyin Atay
(Kur'an'a Göre Araştırmalar-VI)

Bir sonraki konu başlığımız: "PEŞİN FİKİRSİZ OKUMAK"

18 Mart 2013 Pazartesi

Adsız


Adsız Yorum Yapan Kişi/lere Hitaben

Kimliğini gizleyerek bir takım varsayım ve iddialarda bulunan kimseye kim inanır ki?  Benim, söz konusu kişi hakkında ahkam kestiğimi de nereden çıkarıyorsunuz? Türk Dil Kurumu verilerine göre ahkam kesmek: "Çekinmeden kesin yargılarda bulunmak, bilir bilmez konuşmak" şeklinde izah edilmektedir. Bir blogcu başına gelen bir olayı paylaşır bu paylaşımı okuyan kişiler de münasip bir şekilde görüş ve düşünceleri ile katkıda bulunur ve onu teselli eder. Benim yaptığım yorumlarımın neresi "ahkam kesmek" oluyormuş anlamış değilim. Siz beni nereden tanıyorsunuz ve benim hakkımda ne biliyorsunuz da benim beyefendi bir kişi olduğuma karar veriyorsunuz?

Sizin iddia ettiğiniz ve varsayımda bulunduğunuz konuların doğru olup olmadığı ne malum? İddia ve varsayımlarınızın sadece ilgili blogcuyu karalamak için söylenmiş olup olmadığını ben nereden bilebilirim ki? Bu zamana kadar imzasız  bir iddia ve varsayıma kim inanmış ki, ben inanayım. Yüreğiniz yetiyorsa kimliğinizi açıklayarak iddia ve varsayımlarınızı da ispat edin, ben de sizi yüreğinizden öpeyim.

Lütfen bu varsayımlara dayalı iddialarınızı içeren yorumlarınıza artık bir son verin! Siz müneccim misiniz? Velev ki, iddia ve varsayımlarınız doğru bile olsa; insanların kusur ve ayıplarını açığa çıkarmak ve bunları deşifre etmek kendini bilen kamil bir insana yakışmaz!..

Konuyu Kur'an-ı Kerim'den iki ayetle kapatmak istiyorum. Cenab-ı Hakk, Hucurat suresi 12. ayetinde mealen: "Ey inananlar! Zannın çoğundan sakının, zira zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin suçunu araştırmayın; kimse kimseyi çekiştirmesin; hangi biriniz ölü kardeşinizin etini yemekten hoşlanır? Ondan tiksinirsiniz; Allah'tan sakının, şüphesiz Allah tevbeleri daima kabul edendir, acıyandır."

Yine Cenab-ı Hakk, Nur suresi 19. ayetinde mealen: "Mü'minler arasında hayasızlığın yayılmasını arzu edenlere, işte onlara dünya ve ahirette can yakıcı bir azab vardır. Allah bilir, siz ise bilmezsiniz."


Recep Altun 
Değirmenden Mektup Var

Din-Din Kültürü


Prof. Dr. Hüseyin Atay, Kur'an'a göre Araştırmalar (VI) kitabında "Kur'an'ın anlaşılma yöntemleri"ni 23 başlık altında toplamış. İlginizi çekeceğini umduğum bu konunun her gün bir başlığını sizlerle paylaşmak istiyorum. Bu günkü başlığımız "DİN-DİN KÜLTÜRÜ"



DİN - DİN KÜLTÜRÜ

Kur'an'ı anlamada iki yol takip edilir: Biri rivaye­te dayanan sözleri nakletmektir. İslam dünyasında bu tip tefsirde Hz. Peygamber'den aktarılan sözler çok azdır. Şunu hatırlatmak istiyorum ki, çok meşhur ve Kur'an'da geçen bir olay hakkında gelen sebep bildi­ren rivayetler bile çok değişik ve birbirine zıt olabil­mektedir. Oysa böyle olmaması gerekirdi. Bu bize şunu anlatıyor. Geri kalan rivayetler daha da zayıftır ve kulaktan dolma bilgilere dayanmaktadır.

Rivayetler ilk müslümanların anlayışını bize naklettiği için bizim kültürümüzün bir parçası sa­yılabilir, ama asla din değildir. Din olmayınca onları kabullenmek din açısından zorunlu değildir. Kültür olarak istifade edilebilirse edilir. Aynı zamanda an­tropoloji ve kültür tarihi bakımından değerlendiri­lebilir. Rivayetlerin içinde uydurma olanlar çoktur. İmam Buhari'nin altı yüz bin hadisten yalnızca ye­di bin sahih hadis bulabilmiş olması demek, geriye kalan beş yüz doksan üç bin hadis sağlam değildir, kitaplara ve ağızdan ağıza güvenilir olmayan kaynak­lardan yayılmıştır demektir.

Prof. Dr. Hüseyin Atay
(Kur'an'a Göre Araştırmalar-VI)

Bir sonraki konu başlığı: "BİLİNMESİ GEREKEN İLİMLER"

17 Mart 2013 Pazar

Peygamber'in Anlayışı

Prof. Dr. Hüseyin Atay, Kur'an'a göre Araştırmalar (VI) kitabında "Kur'an'ın anlaşılma yöntemleri"ni 23 başlık altında toplamış. İlginizi çekeceğini umduğum bu konunun her gün bir başlığını sizlerle paylaşmak istiyorum. Bu günkü başlığımız "PEYGAMBER'İN ANLAYIŞI"



PEYGAMBERİN ANLAYIŞI

Kur'an'ı ilk anlayan ve tefsir eden, şüphesiz Hz. Muhammed'dir. Bu görev ona Allah tarafından ayrıca verilmiştir. Fakat, Hz. Peygamber'in tefsirini ve açıklamalarını da tasnif etmek lazımdır. Bütün açıklamaları aynı derecede değildir. Bunları iki şekilde değerlendirmek mümkündür.
a.      Sezgi veya ilhama dayanan açıklamaları: Kur'an gibi vahiy olmadıkları için Kur'an derecesinde zikredilmemiştir. Bu arada şunu söylemek gerekir ki, bazen gerekli açıklamaları Kur'an'ın kendisi yapmaktadır. Allah bir ayeti göndererek anlaşılmayan başka bir ayeti açıklamıştır.
b.      Hz. Peygamber'in kendi anlayışları, yorumları: Bunlar onun içtihadı sayılır. Bunların derecesi ilk gruptakiler kadar kesin değildir. Hz. Peygamber, yaptığı yorumlarla bir açıklama ve anlama örneği vermiştir. Ancak, bütün açıklamaları Kur'an'ın vahyi gibi ilzam edici değildir. Başka şekilde anlaşılması mümkün ve ihtimal dahilinde ise de, o mana da doğru olabilir.
Prof. Dr. Hüseyin Atay
(Kur'an'a Göre Araştırmalar- VI)

Bir Sonraki konumuz: Din-Din Kültürü

16 Mart 2013 Cumartesi

İlkelerine Göre

Prof. Dr. Hüseyin Atay, Kur'an'a göre Araştırmalar (VI) kitabında "Kur'an'ın anlaşılma yöntemleri"ni 23 başlık altında toplamış. İlginizi çekeceğini umduğum bu konunun her gün bir başlığını sizlerle paylaşmak istiyorum. Bu günkü başlığımız "İLKELERİNE GÖRE"



İLKELERİNE GÖRE

Kur'andaki ilkeler maddi yani lafzi veya sözlü ilkeler ve manevi ilkeler olmak üzere ikiye ayrılır.
Maddi - sözlü ilkelerden Kur'an'da açıkça kelimelerle ifade edilen ve anlatılan ilkeleri kastediyoruz. Bunlar, hakkında açık bir ayet bulunan veya açık anlamlı bir ayete dayanan ilkelerdir. Bu kural, Kur'an'da zikredilen her türlü hükmü içine alır. Kur'an'ı anlamaya çalışırken aynı konuyu ilgilendiren bu ilkeleri de hesaba katmak şarttır.

Manevi ilkeler de Kur'an'ın herhangi bir ayetinde açıkça belirtilmeyen, fakat maddi ilkelerin bir kısmının veya hepsinin bütünlüğünden anlaşılan ilkelerdir. Aslında bu ilkeler maddi ilkelerden daha güçlüdür ve yoruma tabi tutulması da oldukça zordur. Ama maddi, lafzi ilkeleri yoruma tabi tutma ihtimali bulunabilir. İşte Kur'an'ı anlamaya çalışırken bu manevi ilkeleri de köşe taşı ilkeleri ve kavramları olarak kabul etmek gerekir. Mesela, Hz. İsa'nın göğe çıkışı ve kıyamette yere ineceği meselesinin İslam'ın ve Kur'an'ın manevi ilkelerine aykırı oluşu maddi ilkelerine aykırı oluşundan daha güçlüdür. Çünkü maddi lafızları istenilen şekilde yorumlama imkanı bulunmaktadır. Ama manevi ilkeler yoruma gelmez. Bu manevi ilkeler yalnız Kur'an'ın lafzi ve maddi ilkelerinden doğmaz. Manevi ilkelere, kainatta Allah'ın uyguladığı kanunlara uygunluktan doğan ilkeleri ve yöntemleri de katmak gerekir. Onlarla bütünlük içinde, uyum halinde olmaları şarttır.

Prof. Dr. Hüseyin Atay 
(Kur'an'a Göre Araştırmalar VI)

Bir sonraki konumuz: "PEYGEMBER'İN ANLAYIŞI"


15 Mart 2013 Cuma

Nesih


Prof. Dr. Hüseyin Atay, Kur'an'a göre Araştırmalar (VI) kitabında "Kur'an'ın anlaşılma yöntemleri"ni 23 başlık altında toplamış. İlginizi çekeceğini umduğum bu konunun her gün bir başlığını sizlerle paylaşmak istiyorum. Bu günkü başlığımız "NESİH"

Hz. Musa ve On Emir
NESİH

Kur'anda nesih olmadığını kabul ederek ayetler arasındaki ilişkileri ve bu ayetlerin kendi içlerinde taşıdıkları mananın ne demek olduğunu anlamak için ayeti aynı konu ile ilgili diğer ayetlerle karşılaştırarak mana vermeye önemle dikkat etmek gerekir. Diğer dinlerde var olan neshin Kur'anda olmadığını iyi anlamak ve birbirine karıştırmamak lazımdır. İlahi kitaplardaki neshi inkâr etmeye imkan yoktur. Her sonraki bir öncekinin tıpkı nüshası değildir. Kur'andaki önceki ilahi metinlere benzer görülen anlam ve ifadeler doğrudan onlardan aktarılmış olmayıp Allah tarafından yeniden ifadelendirilmiştir. Bu üslup ve ifade değişikliği de onları neshetmek sayılır. Çünkü onların anlamına değişiklik getirmiştir. "Biz sildiğimiz veya unutturduğumuz herhangi bir sözün daha iyisini veya benzerini getiririz."(1)

Prof. Dr. Hüseyin Atay
(Kur'an'a Göre Araştırmalar VI)

DİP NOT:(1) Bakara 2/106.

Bir sonraki Konumuz: "İLKELERİNE GÖRE"

14 Mart 2013 Perşembe

Dil Felsefesi ve Kıssalar


Prof. Dr. Hüseyin Atay, Kur'an'a göre Araştırmalar (VI) kitabında "Kur'an'ın anlaşılma yöntemleri"ni 23 başlık altında toplamış. İlginizi çekeceğini umduğum bu konunun her gün bir başlığını sizlerle paylaşmak istiyorum. Bu günkü başlığımız "DİL FELSEFESİ ve KISSALAR"


DİL FELSEFESİ

Kur'an'ın kelimelerinin etimolojisini ve dil felsefesini iyi bilmek gerekir. Bu, sebeple ilgilidir. İkincisi, cümle yapısını da çok iyi bilmeye gerek vardır. Bu, sarf ilmi ile ilgilidir. Üçüncü olarak belagatını yani normal manaya göre yapılan değişiklikleri ve vurguyu da iyi bilmeye ihtiyaç vardır. Bu da belagat veya hitabet ilmini ilgilendirir. Bunların hepsi semantik denen ilmi gerektirir.



KISSALAR

Kur'andaki kıssa ve misalleri birer piyes sahnesi gibi inceleyerek anlamak, onların amaç ve hedeflerini ortaya koymak, bunların eğitimde ve iletişimdeki önemini kavramak. Bu, küçük hikaye veya sahneye koyma, sahneye koyarak bir meseleyi sunma sanatını ilgilendirir.



Prof. Dr. Hüseyin Atay
(Kur'an'a Göre Araştırmalar-VI)

Bir sonraki konu başlığı: NESİH



13 Mart 2013 Çarşamba

Sebepler

Prof. Dr. Hüseyin Atay, Kur'an'a göre Araştırmalar (VI) kitabında "Kur'an'ın anlaşılma yöntemleri"ni 23 başlık altında toplamış. İlginizi çekeceğini umduğum bu konunun her gün bir başlığını sizlerle paylaşmak istiyorum. Bu günkü başlığımız "SEBEPLER"




SEBEPLER

Ayetlerin geliş sebepleri de ayetteki gerekçeleri ortaya koyuyor. Bunlar kanunların gerekçelerinin kanun maddeleri ile olan ilişkisine benzer, kanunun gayesini anlatır ve anlaşılmasına yardımcı olur. Bazen sebep, ayetle zikredilir ve hükmün sebebi gösterilmiş olur, bazen de zikredilmez. Ayetlerin içinde zikredilmeyen sebeplerin keşfedilmesinde ortak bir karara varmak zor olur. Bazı sebepler de âlimler tarafından istinbat edilmiştir. Ayetin manasına bakarak sebeplerinin anlaşılmasına, keşfedilmesine gidilmiştir. Buna göre, zamanın şartlarına göre gerekçeler değişebilir ve bu değişiklikler göz önünde bulundurularak yeni bir anlayışa gidilebilir.

Prof. Dr. Hüseyin Atay
(Kur'an'a Göre Araştırmalar- VI)

Bir sonraki başlıklarımız "DİL FELSEFESİ - KISSALAR"

12 Mart 2013 Salı

Durum


Prof. Dr. Hüseyin Atay, Kur'an'a göre Araştırmalar (VI) kitabında "Kur'an'ın anlaşılma yöntemleri"ni 23 başlık altında toplamış. İlginizi çekeceğini umduğum bu konunun her gün bir başlığını sizlerle paylaşmak istiyorum. Bu günkü başlığımız "DURUM"


DURUM

Kur'an vakaları, olguları ve onları meydana getiren ortamı tespit ediyor ve bir durum tespiti yapıyor. Bu ortamın şartlarını, sebeplerini ve niteliklerini gösteriyor. Böylece nitelikli cüzi durumu genelleştirmiş oluyor. Özel şahısları söz konusu etmeyip onların nitelikleri üzerinde duruyor. Toplumları da niteliklerine göre ele alıyor. Bazen onların özel tarihî adlarını veriyorsa da onların yalnız olumlu veya olumsuz sıfatlarına hükmünü bina ediyor.

Prof. Dr. Hüseyin Atay
(Kur'an'a Göre Araştırmalar-VI)

Bir Sonraki Başlığımız: SEBEPLER

Zaman ve Mekan



Prof. Dr. Hüseyin Atay, Kur'an'a göre Araştırmalar (VI) kitabında "Kur'an'ın anlaşılma yöntemleri"ni 23 başlık altında toplamış. İlginizi çekeceğini umduğum bu konunun her gün bir başlığını sizlerle paylaşmak istiyorum. Bu günkü başlığımız "Zaman ve Mekan"dır.

ZAMAN VE MEKAN

Ayetler kullanıldıkları yerlere göre, içlerinde geçen kelime ve ifadelerin içerdikleri anlamlar dışında başka bir şey de anlatır. Böylece bir toplumda zamana ve mekana göre değişik durumları kapsayacağı gibi bütün insanlık toplumlarında da değişik durumlara cevap verebilecektir. her bir ayet benzer veya farklı toplumlardaki bir duruma ışık tutar.

Prof. Dr. Hüseyin Atay
Kur'an'a Göre Araştırmalar (VI)

Bir sonraki başlığımız, DURUM

11 Mart 2013 Pazartesi

Üslup


Prof. Dr. Hüseyin Atay, Kur'an'a göre Araştırmalar (VI) kitabında "Kur'an'ın anlaşılma yöntemleri"ni 23 başlık altında toplamış. İlginizi çekeceğini umduğum bu konunun her gün bir başlığını sizlerle paylaşmak istiyorum. Bu günkü başlığımız "üslup"tur.

ÜSLUP

Kur'an'ın üslubu kendine hastır. Bir cümlenin veya cümleceğin içine değişik konuları koyar ve onların ifadelerini diğerleri ile öyle bağdaştırır, öyle özenle birleştirir ki, ifade bakımından birini diğerinden ayırmak güçleşir. İnsan bütün ifadeleri hem tek hem de bir bütün olarak düşünmek ve anlamak durumunda kalır. Böylece gayesini ortaya koyar;Kur'andaki ifadeleri anlamadan, onların gayelerini ve hedeflerini anlamak insan  için her zaman mümkün olmayabilir. Kur'an'ın bu üslubunun bir sebebi de bir fikri, bir ilkeyi veya hukuki bir hükmü ifade ederken, bu hükmün altındaki ahlaki bir davranış ve gayeyi de aktarmaktır.

Prof. Dr. Hüseyin Atay
Kur'an'a Göre Araştırmalar (VI)

Bir sonraki başlığımız "Zaman ve Mekan"

7 Mart 2013 Perşembe

Kader


Doktora tezimin başlığı "Kur'an'a Göre İman Esaslarının Tespiti ve Müdafaası" idi. Dört senelik bu çalışmamda Kur'an felsefesi ve belagatı üzerinde durdum. Kur'an'da günümüz müslümanlarının anladığı gibi değişmez alınyazısı anlamında "kadere iman" esası olmadığını tespit ettim.(1) Oysa, kader kelimesi ve türevleri Kur'an'da çok geçmektedir, ancak bunların hiçbiri imanla ilgili değildir. Kader, dünya ve kainat nizamı anlamında kullanılmaktadır. İnsanın sorumlu olduğu hür iradesiyle uzaktan ve yakından bir alakası bulunmamaktadır.

Aslında, Allah'ın iyiliği ve kötülüğü yaratması anlamında kullanılan 'kader' dediğimiz gibi dünya nizamıyla ilgilidir; insanın iradesiyle değil. Dünya nizamında insana zarar ve fayda veren şeyler vardır. Allah'ın nizamı geneldir, onda mutlak kötü yoktur. Kötü izafidir, hiçbir şey faydalı veya zararlı olsun diye yaratılmamıştır. Bu ayrım, insanlar tarafından yapılmaktadır. Varoluş felsefesi açısından, bir nesnenin varlığı başka nesnelerin varlığını kısıtlar, tehdit eder ve kendi varlığını korumak için karşısındaki varlığa karşı gelir, onun menfaatini zedeler ve varlığını zarara sokabilir. Kur'an, bunların bir dengede durmasını sağlamayı öğütler. Bu öğütler insanın hür iradesine yöneliktir. Tabii olaylara ait öğütler yoktur; onlar sadece tasvir edilmektedir. Oysa müslümanlar 'kader' hususunda birbirlerini tekfir bile etmişlerdir. 




Yüce Allah insana irade hürriyeti verdi. Bu hürriyetin sınırı insanın yapma gücü ile orantılı yani gücüne, yapabileceklerine göredir. Çünkü "Allah, kişiye ancak gücünün yeteceği kadar sorumluluk yükler".(2) Teklif yani bir kimseye bir şeyi yapmasını önermesinin manası, o kişinin o şeyi yapma gücüne ve hürriyetine sahip olduğunu bildirir. Eğer, kişi o şeyi yapmak zorunda ve mecburiyetinde olsaydı, zaten yapacaktı, bu durumda ona önermeye gerek kalmazdı. Onun için hayvanlara, ağaçlara ve taşlara Allah'ın bir işi yapma önermesi yoktur. Çünkü onlar kanunlara ve kendi tabiatlarına göre mecburi olarak onu yapacaklardır. Onlar emirlere isyan edemezler Ama insanlar edebilir, çünkü hürdürler. Allah'ın insana verdiği hürriyet, onun gücü ile sınırlıdır. Bu hürriyet insandan insana değiştiği gibi, bir insanın bir durumundan diğer durumuna göre de değişir, insanın hürriyet dairesi yani irade-i cüz'iyesi, gücüne ve salahiyetine göre büyür ve genişler. Bu küçük daireyi çevreleyen irade-i külliye dairesidir ki, o Allah'ın mutlak ve sonsuz iradesidir. Allah, insanları sınırlayan ve küçülüp büyüyebilen bu daireyi dışarıdan kontrol etmektedir. Ama insanın iradesine karışmaz. Bu daire içinde de Allah insanın iradesini yok edebilir ve yok ettiği ölçüde insanın sorumluluğu kalkar.

Prof. Dr. Hüseyin Atay
(Kur'an'a Göre Araştırmalar-I)

(1)  Hüseyin Atay, Kur'an'a Göre İman Esasları ve Kader Sorunu, Ankara, 2009,s.l39 vd."
(2)  Bakara 2/286.

NOT: Tekfir Etmek: Kafir Saymak, dinden çıkarmak.

3 Mart 2013 Pazar

Teheccüd Gece Kur'an Okumaktır

'Hücud' kökünden türeyen 'teheccüd' kelimesi arapçada iki zıt anlama gelmektedir. Hücud; uyumak ve uyanık olmak, uyanık durmak, demektir. 'Teheccüd' kelimesi ise uykudan uzaklaşmak, uykudan kalkmak, uyanmak yani uykuyu bir yana bırakmak manasında kullanılan bir türeme biçimidir. Bu kalıp ve biçime göre yapılmış kelimelerden bir tanesi de 'teessüm'dür. Bunun kökü günah anlamına gelen 'ism' olup teessüm, ism'den uzaklaşmak, günahtan kaçınmak demektir. Öyle anlaşılıyor ki, 'hücud' kelimesine 'uyanık olma manası teheccüd kelimesinin türemesinden sonra katılmıştır.(1)

Teheccüd, uykudan uyanmak, uykuyu terk etmek ve bir yana bırakmaktır. Bu manadan hareket ederek, uykudan uyanmadan da uykuyu bırakmak yani uyumamak anlamı verilmiş ve teheccüd'ün iki zıt manası olduğu söylenmiştir. Şu ortaya çıkmaktadır. Teheccüd, yalnız uykudan uyanmak değildir, hiç uyumadan uyanık kalmak suretiyle de teheccüd yapılmış olur.

Kur'an-ı Kerim'de 'teheccüd' kelimesi bir yerde geçmektedir: "Ve sana gerekli olmadan geceleyin uyan, onu oku."(2)

İslam âlimleri, bu ayette zikredilen 'bihi' zamirinin bir önceki ayette geçen Kur'an'a ait olduğunda ittifak etmiş oldukları hâlde, Kur an okumayı değil içinde Kur'an okumak da olan namazı esas almışlardır ve ayeti "gece kalk namaz kıl" şeklinde yorumlamışlardır.(3) Bizim bu konudaki anlayışımız, teheccüd kelimesine verilmiş olan iki zıt anlamdan hareket ederek şöyledir: Teheccüd hiç uyumadan geceleyin Kur'an okumak anlamına da gelir. Şüphesiz Kur'an okumak daha genel olarak dinin bütün hükümlerini ve esaslarını öğrenme, okuma ve bunlar üzerinde düşünme anlamına gelir. Bu nafile namazdan çok daha önemlidir. Ayrıca namazın vakitleri tayin ve tespit edilmiştir, ayrıca namaz kılın emri vermenin bir hikmeti olmaz. Nafile namazlar herhangi bir emre değil, insanın kendi isteğine ve zamanın vereceği imkana bağlıdır.

Teheccüd, uyanmak olarak alınırsa, uyuduktan sonra kalkıp Kur'an okunmasına emir olur ki, bu şu anlama gelir. İnsan gündüzleri yorulur, akşam eve gelince istirahat etme ihtiyacı duyar, yemeğini yer ve yatsı namazını kıldıktan sonra hemen uyumak isteyebilir. Böyle bir süre uyuyarak istirahat ettikten sonra uyandığında, kalkar Kur'an okur. Ama, bu arada namaz da kılabilir. Üzerinde durmak istediğimiz, teheccüdün sadece namaz kılmak için ve namaz gayesiyle uykudan kalkmaya delalet etmediğini işaret etmektir. Dikkat edilecek olursa, insanın gece sakin bir hava içinde dinlenmiş olarak Kur'an okuması, bilim elde etmesi, ders çalışması, yalnız kendisine değil, bütün insanlara faydalı olacak bir şey öğrenmesi, hayatta bir yanlışı düzeltmesi, bir yanlış inancı doğrultması çok önemli ve çok mükafatlı bir iştir. Namaz kılmaktan daha faziletlidir. Çünkü ilim bütün insanlara faydalıdır. Namaz ise şahsidir ve topluma, başkasına ait meşru bir işe engel olmamak şartıyla caizdir. İslam'ın ilk dönemlerinde, okuyacak kitap ve hatta herkesin elinde bulunabilecek sayıda Kur'an olmadığı için, insanların gece uyandıklarında veya uykuları gelmemişse yapacakları en iyi işin namaz kılmak olduğunda şüphe yoktur. Ama o zamana göre namaz kılmak en uygun ve kolaysa da zamanımızda bilim yapmak, tahsil etmek, Kur'an okuyup anlamaya çalışmak şüphesiz daha sevap, faziletli ve faydalıdır. İşte zamana, şartlara ve mekana göre hükümlerin değişmesi, önemlerin azalıp çoğalması duruma göredir.

Müslümanlar, namaz kılmaya önem verdikleri kadar Kuran okumaya önem vermemekte ve hele Kur'an'ı anlamaya hiç yönelmemektedirler. Oysa, Müzzemmil Suresi Kur'an okumaya ayrı bir önem vermektedir. Bununla ilgili başka bir husus da, beş vakit namazın dışında gece kalkıp namaz kılmaya dair Kur'an'da bir emir olmamasına rağmen Kuran okumaya dair kesin emir bulunmasıdır. Ayrıca bu her zaman bilime verilen önemi; bilimin sükun ve huzur içinde, zihnî karışıklık ve bulanıklıktan, maddi gürültüden, manevi endişe ve tasadan uzak olunduğu zaman daha iyi yapılabileceğini gösterir. Müzzemmil suresinin ilk yedi ve yirminci ayetinde ifade edildiği gibi, gecenin herhangi bir vaktinde uygun olunursa, kalkıp sakin, ağır ağır, bilinçli, kendine hâkim olarak Kur'an okunursa daha etkili, daha kolay ve daha sağlam olarak insanın zihnine yerleşir. Çünkü gürültü ve dağdağa insanın anlayışına engel olur, zihnin toplanmasına ve yoğunlaşmasına mani olur.



"Ey sarınan! Gecenin az bir bölümünde, yarısında, ya da yarısından önce veya yarısından sonra kalk ve ağır ağır Kuran oku. Doğrusu Biz sana sorumluluğu ağır bir söz indireceğiz. Doğrusu gece kalkışı baskıca daha etkilidir ve söylemi de daha dokunaklıdır. Doğrusu, gündüz, senin uzun uzun koşturmaların vardır"(4)

"Doğrusu Rabb'in, senin ve seninle beraber bulunanlardan bir bölüğün, gecenin üçte ikisi kadarında, yarısında ve üçte birinde kalktığını bilir. Allah gece ve gündüzü ölçümlemiştir; sizin onu ölçemeyeceğinizi bildiğinden sizi bağışladı. Artık, Kur'an'dan kolayınıza, geleni okuyun. Allah, içinizden, hasta olanları, Allah'ın bolluğundan rızık aramak üzere yeryüzünde dolaşanları ve Allah yolunda savaşacak olanları bilir. Bunun için Kur'an'dan kolayınıza geleni okuyun; ..."(5)

Ama mutlaka Kur'an'ı anlayarak okuyun. Herkes kendi durumuna göre okumayı düşünsün. Bunu da sıkı bir hesaba, zaman ve sayıya bağlamayın, altından kalkamazsınız. İşte bu sure, insanları tekdüzeliğe, tek standarda, tek bir biçime sokmaya, bağlamaya açıkça karşıdır. Verdiği ihtimaller örnek olup çoğaltılabilirler.

Prof. Dr. Hüseyin Atay
(Kur'an'a Göre Araştırmalar-I)


Dip Notlar:
(1) Zebidi, Tac'ul Arus, 9/334 vd, Kuveyt baskısı.
(2) İsra 17/79.
(3) Ömer Zemahşeri, El Keşşaf, 2/462, Muhammed Hüseyin
Tabatabai, El Mizan, 13/15, İsmail b. Kesir, et-Tefsir, 3/54, Muhammed
Kurtubi, et-Tefsir, 10/308.
(4) Müzzemmil 73/1-7
(5) Müzzemmil 73/20.

1 Mart 2013 Cuma

Kadınlar Eğe Kemiğinden Yaratılmamıştır

İslam dini, daha ilk andan itibaren açık seçik, herkesin önünde olan, vahye dayanan kutsal kitabı Kur'an'a dayanır, insanoğlu atalardan ve komşulardan gelen kültürün etkisinde kalıp bu kadar açık olan sözleri başka istikametlere, bu sözlerin tahammül edemeyeceği, taşıyamayacağı manalara göre yorumlamaya, başka yöne çekmeye eğilim göstermiş ve bunu fiilen de yapmıştır. "En kutsal şeyler bile istismara karşı tamamen korunamamıştır."(1) En azından İslam anlaşılması istendiği ve gerektiği gibi korunamamıştır. Şükür Allah'a ki, Kur'an'ın lafzı tamamen korunabilmiştir.

Bu konulardan biri de kadınların erkeğin eğe kemiğinden yaratıldığını ortaya atıp üzerinde yorumlar üretmektir. Bu yorumlar, kadınların yaratılıştaki derecelerinin erkeklerden düşük olduğu iddiasını gündeme getirmiştir. Bunun Kur'an'da hiçbir yeri olmadığı gibi ona işaret edecek bir söz de bulunmamaktadır. Kur'an Tevrat'ı bir vahiy kitabı kabul etmekte ise de, Tevrat'ta vahiy ile halkın kültürü birbirine karışmıştır. Vahiy ile kültürü ayırmak belki Kur'an esas alındığı zaman mümkün olabilir. Bu kültürün bir kısmı müslümanların ilk nesil gençleri (genç sahabe) tarafından benimsenip İslamlaştırılmış ve Kur'an'ı yorumlamada yanlış olarak ölçü alınmıştır.
Hz. Adem'in Temsili Yaratılışı
Kadın ve erkeğin yaratılışı hususunda Tevrat'ta şu ifadeleri bulmaktayız:

"Allah, insanı kendi suretinde yarattı. Onları erkek ve dişi olarak yarattı ve onları mübarek eyledi."(2)

"Adem, hayvanların hepsine, hava kuşlarına ve çöl hayvanlarının hepsine isim verdi. Fakat, Adem için kendine münasip bir yardımcı bulunmadı, Rab Allah, Adem'e ağır bir uyku getirdi, uyuduğu zaman, onun eğe kemiklerinden birini alarak yerini et ile doldurdu. Rab Allah, Adem'den aldığı eğe kemiğinden kadını yaratıp onu Adem'e götürdü ve Adem, şimdi bu, kemiklerimden kemik ve etlerimden ettir, bu insandan alındığı için ona nisa (kadın) adı verilsin, dedi."(3)
Hz.Havva'nın Temsili Yaratılışı
Burada etimolojik bir noktaya işaret etmek yerinde olacaktır. İbrancada kocaya 'iş' ve kadına 'işa' denir. İş'in çoğulu 'işim' ve 'enaşım'dır. 'İş' kocaya dendiği gibi, adama ve ileri gelenlere de denir. Ayrıca, 'enoş' kelimesi erkeğe, kocaya, adama da denmekte olup 'enoşut' aile, karı, anlamında kullanılmaktadır. Bunun sıfat şekli 'enoşi' insani demektir.

İngilizcede 'iş'e, 'man', 'husband' ve 'işa'ya 'woman', arapçada ise 'iş'e, 'mer' ve 'işa'ya 'mer'e' denmektedir. 1885 ve 1958 yıllarında basılmış Tevrat'ın Türkçe tercümesinde 'iş'e, insan ve 'isa'ya 'nisa' denmiştir. Aslında 'nisa' arapça 'mer'e' kelimesinin kural dışı çoğulu sayılmaktadır. Bunun için 'nisa' kelimesinin, tekili olan 'mer'e' yerine kullanılması yanlıştır. İbranca 'iş' kök kelimesini arapça ile karşılarsak, öyle zannediyorum ki, buna arapçada araya bir 'nün' harfi kaynaştırmak suretiyle 'ins' veya tersi arapçadaki 'nun' harfi kaldırılarak 'iş' olmuştur."(4)

Arapçada ins'in çoğulu 'enasi', 'ünas, 'nas' gelir. İbrancada ise 'iş'in çoğulu 'enaşim' gelmektedir.

Burada üzerinde durmak istediğim nokta, Adem'in madem benim eğe kemiğimden yaratıldı, benim ismimden koparılmış bir isim verilsin, demesinden Tevrat'ta adam, koca anlamında olan 'iş'in kökünden 'isa'nın ve İngilizcede 'man'den woman' kelimesinin türetilmesidir.(5) Türkçe'de böyle bir isim türemesi bilmediğimden koca ve karı olarak tercüme ettim ise de aslında işaret ettiğim dillerde, bu iki kelime arasında böyle bir bağın bulunduğunu belirtmek istedim. Bu bağın, Tevrat'ın metninde açıkça zikredilmiş olduğunu tercümeyi dikkatlice okuyan fark edebilecektir.

Havva kelimesinin kökü konusunda ihtilaf vardır. İbrancada yaşama ve hayat anlamına gelen 'hyh-haya' kökünden geldiğini söyleyen olduğu gibi Aramcada 'hvya' olduğu ileri sürülmüştür. Tevrat'ta insanoğlunun iki cinsten, erkek ve dişi olarak yaratıldığı anlatılmıştır.(6) Oysa, Tekvin'de(7) önce Adem'in yaratıldığı ve sonra onun yalnız kaldığını gören Rabb'in, ona eğe (kaburga) kemiğinden bir yardımcı yarattığı anlatılır. "Adem'den çıkardığı eğe kemiği yerini de etle doldurdu."(8) Tevrat'ın İngilizce şerhinde Havva'nın yaratılmasının sebebi şöyle anlatılmıştır: "Rab, hayvanları ve Adem'i yarattı; ama hayvanların içinde insana yakın ve ona arkadaşlık edecek kimse bulunmadı ve Adem yalnız kaldı. Ona, yardımcı ve hem de zıt cinsten olan bir arkadaş yaratmaya karar verince Adem'in eğe kemiğinden birini alıp Havva'yı yarattı ve Havva'ya ad vermeyi de Rab, Adem'e bıraktı. Adem de ona kadın, karı ve erkeğin dişisi anlamına gelen adı verdi. Buradaki Havva'nın Adem'in eğe kemiğinden yaratılmasına dair kıssanın, Sümerlerdeki yaratma kıssasından alınmış olabileceğine ihtimal verilmektedir.(9)

Adem'in eğe kemiğinden yaratılan Havva'ya Adem'in verdiği ilk adın "işa" olduğunu anlattık. Ancak Havva adım da gene Adem'in verdiğini Tevrat'tan öğreniyoruz.(10) Havva kelimesi ibranca hayat 'hyha kökünden türetilen bir kelimedir ve bütün canlıların, hayat sahibi olanların anası olmasını ifade ettiği anlatılmaktadır: "Ve Adem, karısının adını Havva koydu; çünkü bütün yaşayanların anası oldu."

Adem ile Havva cennette yaşarken, Havva yılanın sözlerine aldanıp yasak olan ağacın meyvesinden yedi ve kocasını da yemeğe ikna etti. Allah, Adem'i sorguya çekince suçu Havva'nın üzerine attı. Bunun için, Havva'ya hamile kalma, çocuk doğurma ve kocasına boyun eğme cezası verildi: "Kadına dedi: Zahmetini ve gebeliğini ziyadesiyle çoğaltacağım, ağrı ile çocuk doğuracaksın ve arzun kocana olacak, o da sana hâkim olacaktır."(11)

Yahudi literatüründe Adem'in Havva'dan önce yaratılma sebebi şöyle anlatılır: Allah, daha önce Havva'nın bir şikayet kaynağı olacağını bildiği için onun yaratılmasını, Adem'in Havva'ya olan istek ve ihtiyacına bırakmış, Adem de arzusunu ortaya koyunca, Allah Havva'yı yaratmıştır. Havva, Adem'in sağdan on üçüncü kaburga kemiğinden ve kalbinin etinden yaratılmıştır.(12)

Simon Cohen de Havva'nın yaratılma sebebini şöyle anlatır: Havva yaratılan ilk kadındır. Adem'in karısı ve insanoğlunun anası olup diğer hayvanların, Adem'e arzusuna göre, arkadaş olmaları başarısızlığa uğradığı zaman, Allah, Adem'e uyku verdi ve o esnada Havva'yı yarattı.(13)

Oscar Modlinger ise şunu anlatmaya çalışmaktadır: Adem'in ilk karısı Havva değil, Adem gibi topraktan yaratılmış olan "Lilith"dir. O, haklarının ve imtiyazlarının Adem'inkine eşit olduğunu iddia etti ve böylece Adem'in yanına çıkmaktan men edilerek cezalandırıldı. Havva, Adem'in eğe kemiğinden yaratıldı ki, Adem'in onun üzerinde manevi bir üstünlüğü olsun. Aynı zamanda, Havva'nın bu biçimde yaratılmasında, benzerler birbirine daha çok ısınır ve ayrılmaz, düşüncesi de vardı.(14)

Kadının yaratılma hikayesinin edebî şeklini almadan, yani kitaplara geçmeden çok önce halk arasında nakledileduran bir kıssa olduğu ileri sürülmektedir.(15)

Bu hikaye, İslam kültürüne de yahudilerden geçmiştir. Yalnız, İslam kültüründe Havva'nın Adem'in sol kaburgasından yaratıldığı zikredilmektedir. Şu var ki, Kur'an-ı Kerim'de Havva adı geçmiyor ancak Adem'in karısı, zevcesi tabiri kullanılmaktadır.(16) Şimdi de İslami kaynaklardan hadisleri gözden geçirelim. Taberi Tefsiri'nde İbn İshak'tan şöyle nakledilmektedir:

"Ehli kitap olan Ehl-i Tevrat'tan ve ayrıca Abdullah b. Abbas gibi ilim adamlarından bize kadar ulaştığına göre Adem'e bir uyku çöktü, sonra melek sol yanındaki en eğri kaburga kemiklerinden aldı ve yeri etle düzeltildi. Adem uyumakta olup uykusundan kalkmamıştı ki, Yüce Allah, o eğe kemiklerinden karısı Havva'yı yarattı, onda sükun bulsun diye onu kadın şeklinde yaptı. Adem uyanınca Havva'yı yanında gördü; anlatıldığına göre doğrusunu Allah bilir ve şöyle dedi: "Etimdir, kanımdır ve eşimdir ve onda rahatlık buldum."(17)

Bu rivayetten anlaşılıyor ki Abdullah b. Abbas bu husustaki fikir ve sözlerini yahudilerden aldı. Abdullah kültürlü bir kimse olduğu için, etrafında bulunan kimseler ve ilim adamlarıyla temas ederek bunları öğrenmişti. İslam'ın verdiği öğrenim aşkı ile başkalarının biliminden faydalanmaktaydı. Bunun gibi zeki, öğrenme heveslisi olan kimselerin bulunmasının normal olduğunu, onların rivayetlerine de dinin değil böyle kültürün etki ettiğini düşünmek, sosyal ilişkilerin ve bilim öğreniminin gereği olarak görmek lazımdır.

Bugün müslümanlar tarafından çok ilerlemiş kültürel, sosyal ve ilim münasebetlerine ait araştırmalar, yansız ve ilmî bir şekilde ele alınıp incelenmeli, müslümanların kültürlerinin kaynakları elden geçirilmeli ve eski bilgiler yeni ilim araştırmaları ışığında yeniden gözden geçirilip değerlendirilmelidir. Eskilerin kültürleri ilk müslümanlar tarafından böylece nakledilmiş ve sonraki müslümanlarca ilk müslümanlara yanlış olarak verilen kutsallıktan dolayı, bu kültürler din ve kutsal metin kabul edilmiştir ki İslam'ın gerçek hedefini yanıltmıştır. Eski âlimler, sadece sahabeden (ilk nesil müslümanlar) nakledilenleri genellikle olumlu olarak kabul etmişler ve din sayılmalarını tercih etmişlerdir. Sahabenin o sözleri nakletmelerini, o sözlere güvenmek için yeterli görmüşlerdir. Bu çok tehlikeli yanlışlara sebep ve kaynak oluşturmuştur. Din ve kültür ayırt edilmemiştir. Kültürü din saymışlardır.

Buhari, Ebu Hureyre'den rivayet edilen bir hadiste Hz. Peygamber şöyle diyor: "Allah'a ve ahiret gününe inanan komşusuna eziyet etmesin, kadınlara iyilikte bulunsun. Çünkü kadın eğe kemiğinden yaratıldı. Eğe kemiğinin en eğrisi en yüksekte olanıdır. Onu doğrultmaya kalkarsan onu kırarsın. Öyle bırakırsan daima eğri kalır."(18) Ebu Hureyre'nin başka bir rivayetinde ise: "Kadındaki eğriliği doğrultmadan ondan istifade edebilirsin" denmiştir.(19)

Ebu Hureyre'nin Hz. Peygamber'e isnat ettiği bu hadisin sözlerinin etimolojik ve sosyal açıklamaları yapılmıştır. Âlimler kadındaki 'eğriliği kırmanın' onu boşamak demek olduğu, kadınların eğriliğinin düzeltilemeyeceği, onların ezalarına sabredilmesi ve onlarla iyi geçinmenin gerektiği, onlarsız hayatın olmayacağı şeklinde açıklamalarda bulunmuşlardır.(20) Bu iki rivayette (Abdullah b. Abbas ve Ebu Hureyre'nin rivayetlerinde) taban tabana zıt iki durumla karşılaşıyoruz. İbn Abbas gibi okuryazar ve âlim birinin rivayeti Tevrat'ınki ile aynı ve onu Hz. Peygamber'e isnat etmiyor. Ancak Ebu Hureyre, kadınların eğe kemiğinden yaratıldığını ve onlara acıyarak iyi muamele edilmeleri gerektiği sözü ve tavsiyesini Hz. Peygamber'e isnat ediyor.

Ebu Hureyre okuryazar değil, Hz. Peygamber'e bu sözü nasıl isnat ediyor? Bunun üzerinde hiç durulmadı. Buhari bunu nakletti, herkes olduğu gibi kabul edip kelimelerini açıklamaya koyuldu. Ebu Hureyre ile İbn Abbas çağdaş. Hangisinin sözü öne alınacak? Ebu Hureyre bu sözü gerçekten Hz. Peygamber'den duymuş mu, yoksa başkası tarafından Ebu Hureyre'nin ağzından Peygamber'e mi isnat edilmiştir? Ya da bu söz toplumda dolaşıyordu da Hz. Peygamberin söylemesine daha çok yakışır ve aynı zamanda gaipten bir bilgiyi ancak peygamberin verebileceği düşünülerek mi ona isnat edilmiştir? Çünkü hadisçilerin şöyle bir yanlış kuralı bulunmaktadır: Tecrübe ve akılla bilinemeyecek bir sözün kaynağı ancak Hz. Peygamber olabilir. Ne yazık ki, o anda İbn Abbas bu sözün kaynağını biliyordu ve onu Hz. Peygamber'e isnat etmedi. Bu iki zat hiç karşılaşmamış ve ilim teattisinde bulunmamış mıydı?

Rabi b. Enes, Havva Adem'in çamurundan yaratıldı, dedi ve "Sizi çamurdan yaratan, sonra bir süreye hükmeden O "dur" (21) ayetini delil getirdi. Aslında "Ey insanlar! Sizi tek bir canlıdan (nefsten) yaratan ve ondan da eşini yaratan ve ikisinden de pek çok erkek ve kadın yayan Rabbinize saygılı olun" (22) ayetini delil getirmesi daha doğruydu.23 Burada sorulacak soru şudur: Rabi b. Enes, Ebu Hureyre'nin hadisini bilmiyor muydu da böyle söyledi? Çünkü bu söz Hz. Peygamber'e isnat edilen söze tamamen zıt görünmektedir. Yoksa Ebu Hureyre de öyle bir söz söylemedi ve ona da sonradan isnat mı edildi? Bize bu çok daha muhtemel gözüküyor.

Hadisçilerin zikrettiğimiz kuralı burada tutmadı. Çünkü, Havva'nın eğe kemiğinden yaratıldığına dair ifadeler Tevrat'ta vardır ve aynı zamanda yanlıştır. İki noktadan Hz. Peygambere isnadı doğru olmaz: Peygamber Tevrat'tan almış olacağı için ve açıklayacağımız gibi Kur'an'a ters düştüğü için.

Bu münasebetle Hz. Peygamber'in hadisleriyle ilgili başka yerlerde sırası gelmişken söylemiş olduğumuz gibi bir iki cümle söylemek, durumu biraz daha açıklığa kavuşturacaktır.

Usuli'l-fıkh'ta (İslam hukuk felsefesi) Kur'an ile hadis arasındaki farklar belirtilirken önce tariflerden hareket edilir. Kur'an, Cibril vasıtasıyla Yüce Allah'ın Hz. Muhammed'e lafız olarak gönderdiği vahiydir. Mana da lafız da Allah'tandır. Mana Allah'tan lafız peygamberden olursa, ona hadis-i kudsi denir. Hem manası ve hem lafzı Peygamberden olursa ona hadis denir. İşte hadisin bu tarifinden onun vahiy ile yani Allah'tan gelen bilgi ile hiçbir ilişkisi bulunmadığı anlatılmış oluyor.

O hâlde, Hz. Peygamber'in sözünün kaynağı kendisidir. Kendi bilgisi, kültürü, hayat tecrübesi, anlayışı, zekası ve Kur'an'ı anlamasıdır. Ayrıca Hz. Peygamber toplumunun kültürü ile de söz söyler. Burada iki nokta üzerine dikkat çekmek istiyoruz. Herkes bilir ve kabul eder ki, Hz. Peygamber'in iki yönü bulunmaktadır: Biri peygamber oluşu, diğeri ise insan oluşudur. Peygamber sıfatı ile söylediği din sayılır, ama insan olarak söylediği din sayılmaz. O, kültür ve bir bilgi sayılır. Yanlış veya doğru olabilir. Bundan dolayı da peygamberliğine bir eksiklik gelmez. İlk müslümanlar Hz. Peygamber'i böyle anlamış ve tanımışlardır.

Buna göre, Hz. Peygamber'in sözlerini sınıflamadan her söylediğini aynı değerde tutmak asla doğru olmaz. Ama, sonraki müslümanlar onun her söylediğini Kur'an'a denk tuttular. Bu kendilerinin yaptığı hadis tanımına da aykırıdır. Müslümanları öyle bir çıkmaza soktular ki, kendileri bile altından kalkamadılar ve hâlâ sürüp gidiyor. İlk devir müslümanlarımn ileri gelenlerinin Peygamber'i anladıkları gibi şimdiki müslümanlarda yeni yaşanılan çağın ilmine, şartlarına uygun olarak Kur'an'ı anlar ve ona göre hareket ederlerse, o zaman yeni baştan yapılanmaya ve hayatiyet kazanmaya başlarlar.

Hz. Peygamber'in sözünü Allah'ın sözü imiş gibi kabul etmek doğru olmaz. Kur'an'a, en azından Hz. Peygamber'in ve sahabenin tutumuna ters düşer. Çünkü, Hz. Peygamber öyle bir dava gütmemişti. Kendi sözünün, Allah'ın sözü Kuranla karıştırılma-masını istemesinin sebebini ve hikmetini iyi düşününce bunu anlamak kolaylaşır. Kendisi yanılabilir.

Allah ise yanılmaz. Kendi sözü değişebilir, Allah'ın sözü değişmez. Böyle olması onun peygamberliğine bir noksanlık getirmez. Bunu kendisi biliyordu ve zamanındaki müslümanlar (sahabe) da biliyordu. Ama sonraki müslümanlar asırlar boyunca bu temel felsefeyi unuttular ve tam tersini yaptılar. Böylece müslümanlık da vahye yani Kur'an'a dayalı müslümanlık olmaktan çıkarıldı.

Kur'an-ı Kerim insanın erkek ve kadın olarak tek bir unsurdan, özden, mahiyetten (nefsten) yaratıldığını anlatır. Burada kadın ve erkek farkı yoktur. Allah, hangisinin hangisinden, hangisinin önce veya sonra yaratıldığına işaret etmeden, açık bir ifadede bulunmadan insanları tek bir nesneden, nefsten yarattığını bildirmiştir: "Ey insanlar! Sizi tek bir canlıdan (nefsten) yaratan ve ondan da eşini yaratan ve ikisinden de pek çok erkek ve kadın yayan Rabbinize saygılı olun"(24)
Hz. Adem ile Havva'nın Temsili Yaratılmış Hali
Kur an ince bir ifade kullanılıyor. Nefsten iki eş yaratıyor. İkisi birbirine eşit; zevç ve çifttir. Bir mahiyetten bir çift ve iki eşit nesne yaratıyor. Ayetin asıl kendi öz manası budur. Ama müfessirler, yukarıda anlatıldığı gibi müslümanları etkilemişler, yahudi kültürünün tesirinde kalarak ayeti yorumlamakta zahmet çekmişler. Oysa ayette açıkladığımızın dışında bir manaya gitme ihtimalinin olmadığı bellidir. Yahudilerin kıssaları ve bizim âlimlerin anlattıkları desteksiz ve temelsizdir. Bunu ancak yapan bilir. Allah, "Ben onları, göklerin, yerin yaratılmasında ve kendilerinin yaratılmasında tanık tutmadım ve saptıranları da yardımcı tutmadım"(25) buyurmak suretiyle insanların ilk yaratmayı bilme imkanını kaldırdı.

Bu ayete göre, kadın ve erkek tek bir özden çift ve eşit olarak yaratıldılar. Çift demek birbirine eşit, eş demektir. Zevç'in manası budur.

Prof. Dr. Hüseyin Atay
(Kur'an'a Göre Araştırmalar-I)

DİPNOTLAR
(1) Joachim Wach, Din Sosyolojisine Giriş, s. 20, Çev. Battal İnandı, Ankara, 1987.
(2) Tekvin 1/27.
(3) Tekvin 2/21-24.
(4) Arapça ile ibranca arasında şu fark bulunmaktadır. Arapçada
(s) ve (ş) harfleri İbrancada (s) olarak okunur.
(5) Tevrat, Tekvin 2/21-24, arapça, ingilizce, türkçe tercümeleri
ve ibranca aslı, Abraham b. Şoşan, Milon Hadaş, 1/39, 62, Reuben
Aviron Hebrew English Dictionary, 15, Prof. David lyalon, Milon
Arabi-İbri, 12/346.
(6) Tekvin 1/28.
(7) Tekvin 2/18.
(8) The Interpreter's Dictonary of the Bible, 2/181-182
(9) The Interpreter's One Voiume Commentary on the, Bible, P.5,
Abingdon Press, 1971.
(10) Tekvin 3/20.
(11) Tekvin 3/16.
(12) The Universal Jevvish Encyclopedia, 5/275,1903.
(13) The Universal Jewish Encyclopedia, 4/196.
(14) İbid, 4/1948.
(15) İbid, 5/276.
(16) İbid, 5/273.
(17) Taberi, Tefsir, 4/224-225, Aynı, Umdetül-Kari, Buhari Şerhi, 9/462.
(18) Aynı, Umdetül-Kari, Buhari Şerhi, 9/462.
(19) Kirmani, Buhari Şerhi, 19/131-131.
(20) Aynı, Umdetü'1-Kari, 7/315.9/462, 463, Kestalani, Ir'şadüs-
Sari, Şerhu'l-Buhari, 7/75.5/313, Kirmani, Buhari Şerhi, 13/228.
(21) Enam 6/2.
(22) Nisa 4/1.
(23) Aynı, Umdetu'1-Kari, 7/315.
(24) Nisa 4/1.
(25) Kehf 18/51.