Boşanma


Günümüze kadar intikal eden ve Türkiye de dahil İslam toplumlarında bir problem olmaya devam eden boşanma, karı kocanın ayrılma meselesidir. Fıkıh kitaplarının bu meseleyi çıkmaza soktuklarını, sorun üstüne sorun icat ettiklerini, kendilerinin ve müslümanların başlarını derde soktuklarını bilmeyen yoktur. Burada uzun tarihine ve tahliline girme imkanımız olmadığından yalnız Kur'an'a dayanarak boşanmanın nasıl olması gerektiğini belirtmeye çalışacağız.

Kur'anda boşanmanın tek bir şartı zikredilmektedir; o da geçimsizliktir. Ama geçimsizliğin birçok sebebi olması ayrı konudur. Sebebi ne olursa olsun, geçimsizlik ortaya çıkınca boşanmaya şu şartla gidilir.
- Eşler razı olacakları birer hakem tayin ederler.
Bunlar uyuşmazlığı gidermeye çalışır.(1) Ortaya çıkan geçimsizlik böylece çözülür.
- Eğer uyuşma sağlanamazsa ve geçimsizlik giderilemezse durum kadıya (hâkime) intikal eder ve iki şahidin huzurunda boşanmaya karar verilir.(2)

İşte görüldüğü gibi Kur'an'ın getirdiği boşanma sebebi ve yöntemi bu kadar açık ve seçiktir. Fıkhın, buna ters düşen bütün hükümleri geçersiz sayılır.

Kur'an-ı Kerim'de aynı karı kocaya iki defa boşanıp üç defa evlenme hakkı tanınmıştır. Üçüncü boşanmadan sonra karı kocanın tekrar evlenmesi şarta bağlanmıştır. Bu üç defa boşanma ise Kur'an'a belirlediği türden bir geçimsizlikten doğan, ayrı ayrı zamanlarda vuku bulan boşanma olacaktır. Ayrı ayrı olması, boşanıp tekrar evlenmenin gereğidir. Yani üç defa nikah vuku bulacaktır. Birinci nikah ilk olandır. İkinci nikah, kadı'nın yanında, iki şahit huzurunda ve birinci boşanmadan sonradır. Üçüncü nikah ise aynı şekilde ikinci boşanmadan sonradır. Artık üçüncü boşanmadan sonra tekrar nikahlanmak şarta bağlanmıştır. Bu, Kur'an'ın açık ifadesi olup dördüncü nikahlanmayı şarta bağlamasının felsefesi ve gayesi şudur:

Aile müessesesi insan varlığı bakımından önemlidir. Çocukların doğması, büyümesi, yetişmesi bütün insanlığın tarih boyunca olagelen bir sorunudur. Her millet bununla meşgul olmuştur ve meşgul olmaya devam etmektedir. İnsanlığın saadeti insanları iyi ve güzel yetiştirmekle mümkündür. Bu da sağlam, düzenli ve huzurlu bir aile ortamında mevcut olabilir. Aile, kadın ve erkekten ibaret olan sosyal ve çekirdek bir yapıdır. İkide bir sarsıntı geçirmesi içindekileri huzursuz ve tedirgin eder, kararsız kılabilir. Bunun için, eğer huzursuzluk ve tedirginlik, temelde ve taraflardan birinde veya ikisinde olursa binada fazla hasar yapmadan o temelleri değiştirmeye imkan ve izin verilmiştir. Bu değişiklik de boşanma yoluyla olabilir.

Kur'an, üç defa denemeyi yeterli buluyor. Evliliğin yazboz tahtasına dönüşmesini engellemek için mahkemede üç defa boşandıktan sonra tekrar evlenmeyi şarta bağlıyor. Bu şart şudur:

Hiçbir şart ve art niyet olmadan, kadının başka biriyle temelli olarak evlenmesidir. Buradaki 'temelli' sözü, eski kocasına dönme niyeti ve muvazaa (danışıklı) şartı olmamasıdır. Bu şekilde danışıklı olan nikah caiz olmayıp zina sayıldığı için böyle bir nikah geçersizdir. Erkeğin başka bir kadınla evlenmesi şartı açık değildir. Erkeğin, birden fazla evlenme imkanı olduğu için, başka kadınlara ait tecrübesi bulunabilir veya boşandıktan sonra eski karısını ikinci karılığa kabul edebilir. Bu durumun felsefi, psikolojik ve sosyolojik açıklaması şöyledir.

Kadın başka erkekle evlenince, erkeklerin huyunu, suyunu öğrenmiş ve erkekler hakkında tecrübe elde etmiştir. İkinci kocası ile birincisi arasında mukayese yapacak tecrübeye sahip olmuştur. İkinci kocasının ölümü hâlinde veya meşru, uydurma olmayan bir sebepten dolayı boşanmış ise birinci kocasıyla geçinebileceğine kanaat getirmiş ve kesinkarar vermiş olmak şartıyla birinci kocasıyla yeniden evlenebilir.(3) Bu şartı yerine getirmeden yani başka biriyle evlenmeden üç kere boşandığı kocasının nikahına tekrar giremez, meşru olarak evlenemez.

Hz. Peygamber zamanında boşanma sayı bakımından anlattığımız gibi ayrı ayrı zamanlarda üç defa idi. Hz. Peygamber'den sonra 'üç' kere boşol sözü ile bir anda üç kere boşama âdet hâline geliyor. Hz. Ömer de ceza olsun diye bunu uygulamaya koyuyor.(4) Ehli sünnet mezhepleri de bir takım saçma deliller öne sürerek Hz. Ömer'in bu içtihadını Kur'an hükmü gibi kabul ettiler. Hz. Ömer'in bu içtihadının ilk dönemlerde ne derece başarılı olduğunu bilmiyoruz. Ama dördüncü hicrî asırdan sonra müslümanların başına büyük felaketler getirdiği ve toplum facialarına sebep olduğunu "el-Hidaye"(5) gibi fıkıh kitaplarındaki tartışmalardan, çıkış yolları aramalarından ve bunlarda da başarı gösterememelerinden anlamak mümkündür. Kur'an'a aykırı olan bu içtihattan kurtulmanın yolu Hz. Ömer'in içtihadını reddetmekten geçer.(6)

Boşanma hakkında Kur'an'a dayanarak anlattıklarımızdan anlaşılacağı üzere fıkıhta tartışılıp kabul edilen ve asırlarca uygulanan şu hükümler geçerliliklerini yitirmiş olur. Bir anda birden çok sayı ile verilen boşamalar yani boşanırken 2, 3, 9, 99 gibi sayılar boşanmada geçersiz, manasız ve Kur'an'a aykırıdır. "Boş ol, boş ol, boş ol!" gibi ardarda tekrarlanarak yapılan boşamalar da Kur'an'ın boşanma için koyduğu şarta uygun olmadığından geçersizdir.

Şakadan veya alay ederken yapılan boşamalar da saçma ve geçersizdir. Yanlış bir boşama olması, Ku'ran'ın sözüne muhalif olmasındandır. Bazı ayetlerin bir toplumda uygulanma imkanı bir zaman için yoksa, o toplumun durumu Kur'an'ın bütünlüğü içinde değerlendirilir ve diğer ayetlerden hangisine uygun ise ona göre hüküm verilir. Bu anlayışın özelliği şuradadır. İnsanlar standart yani tek ayar ve kalıpta olmadıkları gibi, toplumlar da tek ayar ve kalıpta olamazlar. Standartlık yani tekdüzelik insan tabiatına aykırıdır. Bir insan, kendi içinde bile tekdüze ve tek ayarda olamaz. Bütün bu değişiklikleri ve çeşitlilikleri kapsamak ve kuşatmak Kur'an'da birbirine zıt ve muhalif görünen ayetlerle sağlanmıştır. Her ayet bir toplum veya bir duruma göre hüküm vermiş olur. Bundan dolayı Kur'an bütün toplumlara ve zamanlara uygulanabilecek nitelik ve özelliktedir. Kur'an'ın her ayeti geçerlidir ve hükmü bakidir fikrine böylece ulaşılır. Bu konuda benim Kur'an felsefem budur. Kur'an, tek tip insan ve tek tip toplum yaratma peşinde olmayıp her toplumda yaşama niyetinde ve emelindedir. Esefle söylemeli ki, mezhepler tekdüzelik üzerinde durmuşlar ve bu, İslam'ın aleyhine olmuştur.


Fıkıhta, boşama hakkının erkeğin tekelinde olduğunun itirazsız bir hüküm olarak iddia edilmesi temelden yanlıştır. Evlilik müessesesi adi bir şirket gibi düşünülemez. Boşanma kadının da tekelinde değildir. Karı kocadan her biri boşanma isteyebilir. Kur'an kadına da boşanmayı isteme hakkını verdiği hâlde, fıkhın 'hul' bahsinde bu çok zorlaştırılmış ve fıkıh okuyanların bile hatırına gelmeyecek yasak hâle sokulmuştur.

Fakihler boşanma (talak) ile ilgili ayetleri fıkha almamış ve onlara hukuki form vermemiş; onları ahlaka bırakarak ihmal etmişlerdir. Halbuki, onlara hukuki form vermiş olsalardı, fıkhın talak (boşanma) bahsinde pek çok sayfanın yazılmasına ihtiyaç kalmayacaktı. Kur'an'da iki hakemin ve boşanmada iki şahidin şart koşulması, boşamanın erkeğin iki dudağı arasında olmadığının en açık delilidir.

Boşanma iki şahidin bulunmasıyla hâkimin yanında yapılacağına göre ve bir defada birden çok boşanma olmayacağına göre, artık 'hülle' denen ahlaksızlığın işlenmesine, böylece büyük bir günahın ve herkesin bilgisi altında işlenen zinanın yapılmasına imkan ve ihtimal kalmamaktadır. İslam dünyasında ve hâlen Türkiye'de işlendiği duyulagelen din kisvesi altındaki bu hülle rezaleti (7) böylece tarihe karışmış olacaktır.

Anadolu'da vilayet müftülerini ziyaretlerimde üçten dokuza şart sözü (bu sözle koca karısını üç defa boşamış sayılıyor) ile ilgili sorular sorulduğunu müşahade ettim. Bundan böyle, değerli müftü ve vaizlerden, Kur'an namına ve gerçek İslam dini adına ricam, asla böyle bir boşama usulünün Kur'an da olmadığını, söylenen sözün saçma, geçersiz, kıymetsiz ve manasız olduğunu anlatmalarıdır. Bu rezalet ortadan kalksın. Umarım, bu 'üç boş' sözünün saçma ve kıymetsiz olduğunu öğrenen erkekler, bir daha bu sözü ağızlarına almayacaklardır.

Prof. Dr. Hüseyin Atay
(Kur'an'a Göre Araştırmalar-I)


(1) Nisa 4/35.
(2) Talak 65/2.
(3) Bakara 2/229 - 230.
(4) Müslim Şerhi Nevevi c. 10, s. 70.
(5) Merginanı, el-Hidaye, 3/20.
(6) lbn Teymiyye dediğimiz gibi yaptı ama kimse kabul etmedi.

(7) Hülle, fıkıhta da lanetlenmiştir. Koca, hangi şart altında olursa olsun, bazen karısını boşama kastı olmadan, bazen de boşama kastıyla üçten dokuza şart eder veya karısını bir anda üç defa birden boşadığını ifade eder, sonra pişman olur, karısından boşanmak istemez. Üç defa sözünü kullandığı için karısı başkasıyla evlenmedikçe tekrar karısı olamayacağı için uydurma bir nikah yapılır, bir gece beraber olduktan sonra adam kadını boşar, kocasına döner. İşte hülle rezaleti budur. Hiçbir din adamı ve fıkıh kitabı bunu kabul etmediği hâlde toplumda ahlaksız ve cahil yobazlarca uygulanagelmektedir. Müslümanın şerefiyle oynamak hiçbir kimsenin ve müçtehidin hakkı değildir.


Din Mantığı


Prof. Dr. Hüseyin Atay, Kur'an'a göre Araştırmalar (VI) kitabında "Kur'an'ın anlaşılma yöntemlerini" 23 başlık altında toplamış. İlginizi çekeceğini umduğum bu konunun her gün bir başlığını sizlerle paylaşmak istiyorum. Bu günkü başlığımız "DİN MANTIĞI" Bu son konuyla birlikte "Kur'an'ın Anlaşılma Yöntemleri" tamamlanmış bulunmaktadır.


DİN MANTIĞI

Din mantığını öğrenmek, onu iyi kavramak ve mantıklı, tutarlı, işinde ve sözünde içi dışı bir olmak konusunda dikkat etmek gerekir. Dindarlık iddia edenlerin hatalarından biri de din mantığını bilmemeleri ve din mantığına aykırı hareket etmeleridir.(5) Din mantığı, genel mantığın içinde kendi şartlarına göre hareket etmeyi, konuşmayı gerektirmektir. Din mantığına riayet edilmezse insanın dinî davranışlarında ve sözlerinde çelişkiler, tutarsızlıklar ortaya çıkar. Bir yerde dindar gözüken ve dinî bir kurala uyan kimsenin dinin başka bir kuralına apaçık zıt davranması hâlinde onun dindarlığına güven sarsılır ve dine karşı tutumunun da olumlu mu olumsuz mu olduğu bilinmez. İnsan, insan olarak hata yapabilir. Dindar bir kimse de insan olması bakımından hata yapabilir. Ancak, böyle kimselerin hataları devamlı değil bilmeden, farkına varmadan, kasıtsız olur ve hemen düzeltilir. Kasıtlı ve ısrarlı hata yapmanın ve bunda ileri gitmenin din mantığının eksikliğinden kaynaklandığını söylemek gerekiyor. Yoksa ona ikiyüzlü, münafık, din sömürücüsü damgasını vurmak lazımdır. Böyle insanlar da bulunmaktadır. Onları iyi tespit etmeli ve zararlarından sakınmalıdır. Şimdi din mantığına örnek verelim: 

-Namaz kılan bir kimsenin fuhş ve munker şeyler işlememesi lazımdır.(6) Burada din mantığı açıktır: Namaz kılmak şart, fuhş ve munker işlememek meşrut. Şart bulununca meşrutun bulunmaması lazımdır yani namaz varsa fuhş ve kötü iş yoktur. Güneş doğarsa gündüzün var olması gibi. Kur'an da namazı fuhş ve munkerin olmama sebebi göstererek bunu dinin mantığına göre hükme bağlamıştır. Burada insanın iradesini yok eden fizikî ve otomasyon bir bağlantı olmayıp dinin yüklediği ahlaki sorumluluğun gerektirdiği bir bağ vardır. Fuhş küçük bir kusur ve kabahat değil insanoğlunun da lanetlediği büyük ve hayasızca, insan onurunu rencide eden bir iştir. Munker de her görenin daha ilk anda ret ve nefret ettiği bir iştir. Namaz kılan kişi bu iki işi birlikte yapma durumuna düşmez. Din mantığı bunu emreder. Namaz kıldığı hâlde bu işleri yapan bir kimse ya anormal veya aldatıcı rolündedir. Burada namaz farz ise de kılınması insanın iradesine bağlıdır. Fuhuştan kaçınmak onun şartı ve ayrıca farz ise de yine insanın iradesine bağlıdır. Namazın fuhşu önlemesi otomatik değil ahlaki bir iradeye bağlıdır ve önlemesi gerekir.

Kur'an'ın şartı ve meşrutu ayrı ayrı insanın iradesine bağlaması, insanı daima uyanık, iradesine sahip şahsiyetli ve kişilikli bir kimse yapmak içindir.

- Din mantığına aykırı başka bir tutum da herhangi basit, yararlı bir şeyi veya hükmü, çok önemli ve büyük bir şey olarak göstermek için dinin diğer ilkelerinin ve esas hükümlerinin küçültülmesi ve hiç durumuna indirilmesidir. Bunu yapmanın, anlatmanın dine zerre kadar yarar getirmeyeceği düşünülmeyerek yapılıyor, sonuçta din mantığına ters düşüyor ve daha da büyük zarar veriyor. Aslında, din mantığına ters düşen bir şeyin dine uygun olduğunu iddia etmek kadar dine büyük zarar veren bir şey yoktur. Bu tutum dindarları dinin aleyhine etkiler, pek kötü ve alaylı duruma sokar. Bu din mantıksızlığı iki şekilde ortaya çıkmaktadır. Birincisi, büyük günahların hepsini bir adama işlettikten sonra onun pek basit ve hiç yoktan küçük bir iyilik yaptığı için bütün günahlarının af olduğunu ileri sürmek, din mantığına aykırıdır. İkincisi de, ilkinin aksine küçük bir suç veya kusur ya da dine göre kusur sayılmadığı hâlde anlatana göre kusur sayılan bir şeyin, akla, hayale sığmayan bir ceza ve azap ile cezalandırılacağını ileri sürmektir. Bu gibi hususlarda hadis de uydurulmuştur. Dikkat etmelidir, hadislerin sahihi vardır, zayıfı vardır, uydurmacası (mevzu) vardır. Böyle saçma ve din mantığına zıt düşen sözleri, hükümleri düzeltmek için Kur'an'dan başka kaynak aramak doğru olmaz. Kutub-ı Sitte (altı hadis) kitabındaki hadisleri de tekrar incelemek ve onların sahihini, mevzuunu ve zayıfını ayıklamak gerekir

Dikkat edilmesi gereken en önemli kural şudur: Herhangi bir konuda, kitapta (Kur'an'ın dışında olan kitap kastediliyor) veya kitaplarda vardır, demek söylenen şeyin doğru olduğunu göstermez. Kitaplarda yanlış da olur. Önemli olan kitaplardaki yanlışı anlayabilmektir. Doğru olanın, gerçeğin önce öğrenilmesi gerekir ki, ona göre kitabın doğrusu ve yanlışı bilinsin. Bu, ancak büyük ve derinliğine ilim yapmış âlimler tarafından anlatılabilir. Ancak, hüküm Kur'an'da varsa doğrudur. Fakat burada da Kur'an'ı doğru anlama şartı karşımıza çıkıyor. Bunun için felsefe, kelam ve mantık okudukça Kur'an'ı daha iyi anlama imkanı ve şartı doğar. Sık sık Kur'an okuyan kimse bu ilimlere muhtaç olduğunu daha iyi kavrayacaktır. Ama her hâlde ve her durumda anlamak şartıyla Kur'an okumak farz ibadetlerin başında gelir ve hatim sayılır. Çünkü ilk buyruk 'Kur'an oku' dur. Kur'an kendisini okuyanı yola alır, yola getirir. Burada iki şart vardır. Anlamak için arapça bilmeyen bildiği dildeki tercümesinden okumalı ve iyi niyet yani soyut, tarafsız, peşin fikirli olmadan Kur'an'ın ne demek istediğini anlamaya çalışmalı, bu uğraşısında samimiyetle hareket etmelidir. Yukarıda anlattığımız Kur'an'ı anlama bilimleri, Kur'an'ı tercüme edecek ve özel ilmî çalışma yapacak kimselerin bilmesine aittir. Kur'an, iyi bir tercümesinden okunup anlaşılabilir ve ilim yapılabilir, hüküm istinbat edilebilir ve içtihat yapılabilir. Yanlış yapılması ihtimali Kur'an'ın yanlış tercüme edilmesine dayansa bile arapçasından anlayıp içtihat yapan da yanılmıştır ve yanılabilir. Çünkü içtihat hüküm çıkarmak ve düşünce üretmektir. Çıkan düşünce yanlış da olabilir, doğru da olabilir. İçtihadın mutlaka doğru olması gerekmez. Burada yanılmak değil, iyi ve kötü niyet söz konusudur. Arapça bilmeyen bir kimse Kur'an'ın tercümesinden kendisine yetecek kadar bilgi elde edebilir. Eğer bilgisi varsa, kendi bilgi sahasında başkasına da anlatacak Kur'an bilgisini elde edebilir. Sonuç olarak, arapça bilmeyen de iyi bir müslüman olabilir. Müslüman olmak için arapça bilmek şart değildir.

Prof. Dr. Hüseyin Atay
(Kur'an'a Göre Araştırmalar-VI)

(5) Bk. H.Atay, Kur'an'a Göre Araştırmalar I-III, 227 vd.

(6) Ankebut 29/45.


NOT: "Kur'an'ın Anlaşılma Yöntemleri" tamamlanmıştır.  İlerleyen günlerde yeni konularda buluşmak üzere, konuya ilgi gösteren ve takip eden tüm bloggerlere teşekkürlerimi sunarım.

Yalan ve Yanıltma


Prof. Dr. Hüseyin Atay, Kur'an'a göre Araştırmalar (VI) kitabında "Kur'an'ın anlaşılma yöntemlerini" 23 başlık altında toplamış. İlginizi çekeceğini umduğum bu konunun her gün bir başlığını sizlerle paylaşmak istiyorum. Bu günkü başlığımız "YALAN VE YANILTMA"


KİZİB (YALAN) VE ZÛR (YANILTMA)

Kizib, yalan söylemek demektir. Bir de zûr vardır; bu da sözü eğriltmek, yamultmak, yanıltmaktır. Bu ikisi arasındaki fark şudur: Kizib, düpedüz yalan söylemek, doğrudan doğruya yalan ifadede bulunmaktır. Buna karşılık zûr, yalanı, yanlışı doğru göstererek, doğruya yorumlamaktır. Herhangi bir şeyi doğru yapmış da olsa, kendi yararlanamayacaksa onu haksızca, işine geldiği gibi yararlanacağı bir duruma koyar veya ona göre yorumlar. İşte bu zûr yani yanıltmadır.

Prof. Dr. Hüseyin Atay
(Kur'an'a Göre Araştırmalar-VI)

Bir Sonraki Konu Başlığımız: "Din Mantığı" (Son)

Sadakat ve Emanet

Prof. Dr. Hüseyin Atay, Kur'an'a göre Araştırmalar (VI) kitabında "Kur'an'ın anlaşılma yöntemlerini" 23 başlık altında toplamış. İlginizi çekeceğini umduğum bu konunun her gün bir başlığını sizlerle paylaşmak istiyorum. Bu günkü başlığımız "SADAKAT VE EMANET"

Hz. Yusuf ve Efendisinin Karısı

SADAKAT VE EMANET

Sadakat (doğruluk) ve emanet (güven); bu iki birbirinin tamamlayıcısıdır. Müslümanlar bunları eksik bilmektedirler. Doğruluk, sanki sadece söz söylerken doğru konuşmayı ifade eder. Aslında insanlar, bunu bile tam yapmamaktadırlar. Oysa doğruluk, insanın hem işinde hem de sözünde doğru olması anlamına gelen bir sıfattır. Kendisine güvenilen bir işte yan çizmek, işi gereği gibi yapmamak ve işe gerekli adamı almayıp kendi adamını almak, doğruluğa, İslamî sadakate aykırıdır. Kendi adamı diye yanlış olarak, iyilik yapayım derken başkasına zulmetmektir ve doğruluğu hıyanete çevirmektir. Güven de her hususta; işinde ve sözünde güvenli olmaktır. Kendisini güvensiz ve sadakatsiz tanıtan ve tanınmasına sebep olan kimse doğru ve güvenilir olmaktan çıkar. Böyle yapan, işini tam ve gereği gibi yapmadığı için haram yemiş olur.

Prof. Dr. Hüseyin Atay
(Kur'an'a Göre Araştırmalar-VI)

Bir sonraki konu başlığımız: "YALAN VE YANILTMA"

Cihat

Prof. Dr. Hüseyin Atay, Kur'an'a göre Araştırmalar (VI) kitabında "Kur'an'ın anlaşılma yöntemleri"ni 23 başlık altında toplamış. İlginizi çekeceğini umduğum bu konunun her gün bir başlığını sizlerle paylaşmak istiyorum. Bu günkü başlığımız "CİHAT"

CİHAT

Cihat kelimesi de çok yanlış olarak savaşmak, öldürmek, vurmak, kırmak; başkalarını, hasımları, beğenilmeyen kimseleri, en azından baskı altına almak, tedirgin etmek rahatsız etmek, sözle ve gerekirse dayakla incitmek, acıtmak anlamında kullanılmaktadır. Bu çok yanlış bir anlayıştır. Bu anlayışta olanlar, kendileri gibi yapmayan, kendilerinden daha doğru ve dürüst Müslümanları bile itham etmekte, sapık ve imanı zayıf saymaktadırlar. Bu tutumları yanlış anlayışa dayanmakta ve İslam'a iki yönden zarar vermektedir. 

Birincisi, bu anlayışla hareket eden kimseler, Müslümanlar arasında fitne, ayrıcalık, ayrılık ve düşmanlık tohumları ekerek Müslümanların birliğini bozmakta, onları zayıf düşürmekte ve Müslümanların başkalarına, düşmanlarına esir ve köle olmasına yardımcı olmaktadırlar. Bunların en kötü tarafı dini, dindarlara karşı bir silah olarak kullanmalarıdır. Böylece kendilerini Müslümanların savunucusu, ağası, hazır yiyeni haline getirmektedirler. Kendilerini din savunucusu yerine koyup, Müslümanların onları beslemelerini hedef alırlar. Oysa her Müslüman geçimini başkasının sırtından değil, kendi el emeğiyle temin etmek zorundadır.

Bu yanlış anlayışın ikinci zararı İslam'a karşı olanlara ve İslam'ın bazı vecibelerini yerine getirmeyen kimseleri tam bir azılı düşman olarak tanıtmaya çalışmış olmalarıdır. Bu inanç ve davranışları herkesi İslam'dan uzaklaştırmakta ve İslam'ı kan döken, zulmeden, herkesi baskı altında tutan, istediğini zorla yaptıran, çekilmez, dayanılmaz, hoşgörüsü olmayan bir din gibi göstermekte ve telkin etmektedir. Bunlar için bütün iyilikler ve nimetler ancak kendilerine uyanlar ve kendileri gibi yapanlar içindir.

İslam'a, cihat kelimesini böyle anlayan ve uygulamaya koyanlardan daha çok kim ihanet etmiş ve düşman olmuş olabilir? Cihat kelimesi Kur'an’da çeşitli türevlerle geçmektedir. Bunun kök manası cehd, (zorluk), cuhd (takat, güç) olduğundan cihat; güç sarf etmek, aşırı çalışmak, çalışmaya zorlanmak, elindeki gücü sonuna kadar, zorlanana kadar kullanmayı amaçlamaktır. Bu, çok güzel ve kök manasına dayanan bir kavramdır. İşte Müslüman, her işinde böyle çalışacaktır. İşi ne olursa olsun, bu şekilde çalışması emredilmiştir. Yalnız bu çalışmasında Allah'ın rızasını gözetir ve çalışırken Allah'ın kendisini gördüğünü aklından geçirir, işini en iyi ve sağlam şekilde yaparsa, işte İslami cihadı yerine getirmiş ve tam cihat etmiş olarak en büyük ibadeti yapmış ve sevabını almış olur. Kişinin işine ihanet ve hıyanet etmeden disiplin içinde çalışması en güzel cihattır.

Prof. Dr. Hüseyin Atay
(Kur'an'a Göre Araştırmalar - VI)

Bir sonraki konu başlığımız: "SADAKAT VE EMANET""


Sünnet

Prof. Dr. Hüseyin Atay, Kur'an'a göre Araştırmalar (VI) kitabında "Kur'an'ın anlaşılma yöntemleri"ni 23 başlık altında toplamış. İlginizi çekeceğini umduğum bu konunun her gün bir başlığını sizlerle paylaşmak istiyorum. Bu günkü başlığımız "SÜNNET"



SÜNNET

Sözlük manasına göre, Arapça'da örf, adet, gelenek, töre, alışkanlık gibi anlamlarda kullanılır. Kur'an'da ise kanun anlamında kullanılmıştır. Sünnetin iki şekilde kullanıldığı açıkça bilinmektedir. Sünnetin birinci kullanılışı, Allah'a atfedilerek Kur'an'da Allah'ın sünneti (sünnetullah) şeklinde geçiyor. Bu ifade Türkçe'ye 'sünneti ilahiye' veya "ilahi sünnet' ya da Allah'ın sünneti' olarak çevrilebilir. Allah'ın sünnetinden kastedilen, Allah'ın kanunlarıdır. Allah'ın kanunlarını şu sınıflara ayırmak mümkündür:

a. Fizik kanunları, bütün cansız madde kanunları içine alır. Bunlara da sünnet denir.

b. Sosyal kanunlar, bütün canlı varlıkların kaunlarını ifade eder. Bitkiler, hayvanlar ve insanların;sosyal yaşam kanunları, doğum ve var oluş, ölüm ve vok oluş kanunları demek olur.

c. Ruhi kanunlar.

Bu kanunlar değişmezler. Bu kanunlar insanlara ve ruhani yani maddi olmayan varlıklara aittir. İnsanlar bu üç kanuna tabidir. Fizik kanunları, maddi varlıklara ayrım yapmadan etki ederler, örneğin, elektrik akımı canlıyı öldürür ve kömür eder. Buna, onun Müslüman olması ve Allah'a inanmış olması engel olamaz. Sosyal kanunlar da böyledir. Bir toplumun var olması veya yok olması sosyal kanunlara bağlıdır. O kanunları kim en iyi bilir ve onlara uyarsa yaşar, büyür, güçlenir ve hükümran olur. Burada da Allah'a kuru iman yeterli olmayıp bu kanunlara riayet şarttır.

Sünnetin ikinci anlamının insanlar tarafından verildiğini ve sözlükte örf, adet, gelenek görenek ve töre şeklinde tanımlandığını söylemiştik. Bu anlamda, her toplumun ve hatta her ferdin her ailenin kendi sünneti, âdeti, geleneği, göreneği ve töresi vardır. Bunlar değişkendir. Allah'ın kanunları, sünneti gibi sabit ve genel değildir.

Hz. Muhammed, insan olan bir peygamberdi. Yani Allah'tan vahiy alan bir insandı. Buna göre onun iki durumu olduğu ortaya çıkıyor: Peygamber oluşu ve insan oluşu. Öyleyse Hz. Muhammed'in peygamber olarak ortaya koyduğu sünnet nedir?

Bu soruya cevap vermek için, işe dinin hükümlerinden başlamak lazım. Dinî hükümleri bilmek için Allah insanlara iki bilgi kaynağı vermiştir. Birincisi akıldır, ikincisi ise vahiydir. Akıl ile insan bir şeyin iyi, faydalı, güzel olduğuna hükmettiği gibi, kötü, zararlı ve çirkin olduğuna da hüküm verebilir. Aklın iyi dediği şeyler vahiy ile desteklenir ve kötü dediği şeyler de yine vahiy ile kınanır. Ancak aklın hükümlerini de sınıflamak şarttır. Aklın kendi başına müstakilen ve etki altında kalmadan hüküm verdiği şeyler vardır. Bunlar değişmez ve devamlı olurlar. Bir de aklın, toplumdaki olaylardan aldığı izlenimlerin o andaki durumuna göre hükümler vermesi söz konusudur. Bunlara, aklın şartlara, zaman ve mekana göre verdiği bağımlı ve şartlı hükümler denir. Şartları, zaman ve mekanları değişince aklın vereceği hüküm de değişir. Şartlara göre daha önce iyi dediği bir şeye kötü veya kötü dediği bir şeye de iyi diyebilir. Bunda da aklın gözettiği gaye topluma, insanlara faydalı olma durumudur. İşte toplumun örf, adet, gelenek ve görenekleri, bu şekilde değişikliğe uğrar ve bunun sebebi insanların düzenli ve dürüst, insanlığa yakışır bir hayat yaşamasını sağlamaktır. Burada vahiyde akıl ile beraber çalışır ve bunlar yan yana birbirini desteklerler.

Dinî hükümleri bilmenin ikinci kaynağı vahiydir. Vahyin getirdiği hükümlerde kısaca birkaç ayrıntıya temas etmek lazımdır. Vahyin getirdiği şeyler akla uygundur. Aklın, olabilir dediği ve olumlu, yararlı bulduğu şeylere, vahiy yapılması zorunlu divebilir veya farz kılabilir. Dindeki farzlar ve gerekli hükümler bunlardır. Vahyin getirdiği ve bildirdiği farz ve zorunlu hükümler zamana ve mekana bağlı olmaksızın devamlıdırlar. Ancak, onların farz olması için ayrıca onların kendi özel var olma ve uygulama şartları bulunur. Bu şartların oluşmasıyla var olurlar. Adaletli olmak, doğru söylemek, yaptığı antlaşmaya sadık kalmak, fakire yardım etmek, zekat vermek, farz namazları kılmak, gibi.

Bir de aklın olabilir dediği ve zararlı görmediği bunun yanı sıra bir yararı olduğu düşünülebilecek şeylere sünnet (dinî gelenek ve görenek) hükmünü vermektedir ve onları yapılmaları faydalı olduğu bilindiği hâllerde benimsemektedir. Örneğin, insanın hiçbir işi olmadığı zaman namaz kılması böyledir. Bu namaz farzın dışında olduğu için buna nafile yani fazladan denmiştir ve boş vakitleri tembel tembel geçirmeyi önlediği, Müslümanları çalışmaya, harekete ve faaliyete sevk ettiği için benimsenmiştir. Hz. Peyamber bunu yaptığı için de buna sünnet yani onun göreneği ve töresi denmektedir.

Burada iki kelimeye açıklık getirmek lazımdır. Biri 'müekked sünnet' ki, Hz. Peygamberin yaptığı, sabit ve bilinen sünnet anlamındadır. Bazılarının bunları farz derecesinde değerlendirmeleri yanlıştır. Diğeri de 'gayri müekked sünnet' ki, Hz. Peygamber'in yaptığı sabit olmayan sünnet anlamınadır.

Bilgi kaynağı vahiy olan sünnetten kastedilen Kurandaki bazı hükümlerdir. Mesela "Ey Ademoğulları! Her secde edişte güzel giysilerinizi giyin"(1) emri sünnet hükmündedir, yani insanın namaz kılarken süslenmesi güzel ve beğenilen bir şeydir. Ama süslerini takınmayan bir kimsenin kıldığı namaz da temiz olmak şartıyla doğrudur.

Kur'an'da, namaz kılarken süslü giyinin, emri farz olduğu hâlde, müstehap derecesinde düşünülmesi doğru olmamalıydı. Öyle mana verdikleri için emir bu şekilde anlaşılmıştır. Hz. Peygamber'in söz ve fiillerinin derecelendirilmesi ve değerlendirilmesi âlimlerce yapılmıştır. İşte bu derecelendirme ve değerlendirmeler zamanımıza uymadığı için yanlışlığa ve aksamalara sebep olduklarından, yeniden derecelendirilmeleri ve değerlendirilmeleri gerekmektedir. Hz. Peygamber'in farz namazların dışında kılmış olduğu nafile namazların zamanı ve rekatı belli değildir. İnsan, kendi zamanının elverişliliğine göre çok veya az kılar. Farz namazlarından önce veya sonra kılınan nafile (sünnet) de insanın boş vakti olduğu zamana göredir. Dinlenmeye ihtiyaç varsa, derse girecekse, dükkana gidecekse veya daireye, otobüse yetişecekse vakti yok demektir. O zaman sünnetleri kılmaz, ama farz da geciktirilmez. Çünkü farz namazların kazası olmaz. Ancak tövbe ile affa uğrar.

Hz. Muhammed'in getirdiği vahiyde bulunan sünnete bu örnekle yetinelim. Buradan anlaşılıyor ki, bu sünnet yalnız Hz. Muhammed'in yaptığı işlerde değil Kur'an hükümlerinde de yer almaktadır. Buna mukabil, Hz. Peygamberin sözlerinde ve fiillerinde de farz olanların bulunduğunu hatırlamak lazımdır.

Sünnet, zorunlu olmayan, kanunca yapılması mecburiyeti bulunmayan bir işin dince hükmüdür ve buna nafile, artık bir iş de denir. Halk, bunun bir benzerini artık olarak yaptığı farz ibadetler için kullanır. Genellikle de farz namazda artık kılınana ve ramazan ayı dışında tutulan oruca nafile (sünnet) denir. Oysa insanın zorunlu işlerinin dışında huzur evlerine, çocuk esirgeme kurumlarına, halka yardım eden kurumlara gidip muhtaç olanlara yardım etmesi, onlarla sohbet etmesi, dertlerini dinlemesi nafile namazdan çok daha önemli ibadetlerdendir, ibadet, Allah katında sevap verilecek iş ve davranıştır. Müslümanların bu sosyal yardımlaşmaya ve dayanışmaya çok ihtiyaçları vardır. Hem farzı yerine getirdiği hem de faydalı olduğu için, bunları yapabilecek kimselerin yapması bazen farz namaz gibi farz olur ve yapmayan günah kazanır, yapan da kat kat sevap alır. Sünnet, gelenek, örf anlamına geldiği için bir nesnenin bir defa yapılmış olması, onun sünnet olduğu anlamına gelmez. Hz. Peygamber'in bir defa yaptığı şey de sünnet olmaz. Bu anlamda sünnet yanlış anlaşılmıştır. Sünnet olması için çok tekrar edilmiş olması gerekir. Hz. Peygamber'in her yaptığının dinî anlamda sünnet sayılmayacağı âlimlerce açıklanmıştır.

Hz. Muhammed'in insan olarak yaptığı işler ve uyduğu töreler, gelenekler ve sünnetler
Hz. Peygamber insandı ve bir toplumda yaşıyordu. İnsan olarak yerdi, içerdi, uyurdu, yatardı, kalkardı, otururdu. Bunları yaparken toplumun geleneğine, göreneğine, örfüne, töresine yani toplumun sünnetine uyardı. Böyle yapması normaldi ve gerekliydi. Zamanındaki ve toplumundaki geleneklere, sünnete göre giyinir kuşanırdı. Toplumunda bulunan eşyayı kullanırdı, hasır üzerine yatar, bir taşı yastık yapardı. Gölgede oturur, avucu ile su içerdi. Saçını ve sakalını uzatır, onları düzeltir, tırnaklarını keserdi. Bütün bunları yaparken insanlara karşı daha iyi ve hoş bir görüntü vermeye çalışırdı. Onların tuhafına gidecek şeyler yapmazdı ve göze batacak şeylerden, acaipliklerden kaçınırdı.

Şimdi, Hz. Peygamber bunları yaptı, diye bunlarda ona uymak dinî bir gelenek, görenek veya sünnet olmadığı gibi bunun hiçbir sevabı da yoktur. Aslında bunlarda sahabe bile Hz. Peygambere uymazdı. Gelenek, görenek, örf ve törende birleştikleri hâlde gene de her birinin kendi şahsına ait basit de olsa farklılıkları vardı. Hz. Peygambere tıpatıp uymaya kimse yeltenmezdi. Ama Hz. Peygamber öldükten sonra onun insanlık işleri de bazı kimseler tarafından din yapıldı ve din olarak da yapılmaya devam ediyor. Hz. Peygamber'in karpuzu nasıl yediğini bilmediği için karpuz yemeyen kimsenin bulunduğunu öğrendiğim zaman, akılsız adam kendisini Allah'ın verdiği karpuzu yeme nimetinden mahrum ediyor, demiştim. Kur'an, karılarının hatırı için balı kendisine yasaklaması hususunda Hz. Peygamberi uyardığı ve vazgeçmesi için tenbihlediği gibi (2), bütün insanlara hitaben "Allah'ın hoş ve güzel rızıklarını haram kılan kimdir?"(3) diye, soruyor.

Günlük hayatta dinle ilgili kullanılan kelime ve terimler daha çoktur. Bunlardan en çok bilinen salat (namaz - dua) kelimesinden başlayıp her kelimeye gerekli açıklamayı yapmakla Müslümanların dinî kavramlarda bir açıklığa kavuşmalarını temin ettikten sonra uygulama merhalesine ulaşılır.

Prof. Dr. Hüseyin Atay
(Kur'an'a Göre Araştırmalar -VI)

(1)A'raf-7/31.
(2)Tahrim-66/1
(3)A'raf-7/32

Bir sonraki konu başlığımız: CİHAT