Eli Elime Bile Değmedi



Gaz lambasının titreyen ışığındaki minik parmakları arasında dans eden kalemin çizgili defter sayfasına düşen gölgesine dalmış gitmişim. Ödevini bitirdikten sonra kalemini defterini heybe çantasına yerleştirdi, hazırlanan yer yatağına yatmak üzere soyundu ve yatak giysilerini giyerek kalın yün yorganı kaldırıp yün döşeğine uzandı. Bu gece “Allah rahatlık versin!” demedi. Hiç sesi çıkmadı. Bir müddet onu izledim. Yorgana sarılarak sağına döndü ve uyuya kaldı...

Mevsim kıştı, dışarıda kar yağıyor ve havada da yağan karın yumuşaklığı vardı. Kalın saç sobada yanan kömürün alevlerinden oluşan ışık hüzmeleri sobanın ön kapağındaki yuvarlak hava deliklerinden karşı duvara yansıyor ve sobanın üzerinde kaynamaya hazırlanan güğümdeki suyun çıkardığı armonik seslerin eşliğinde birbirleri ile adeta dans ediyorlardı.

Bu gece benim de keyfim kaçmıştı. Sırtımı dayadığım berdi yastığa biraz daha yan gelerek uzandım ve bacaklarımı sedir boyunca uzattım. Bugün, sabahtan akşama kadar damların üzerinde biriken karları ayıklamaktan yorgun düşen bedenimin biraz daha gevşediğini ve rahatladığını hissetmiştim.

İnce belli bardağımdaki çayın son yudumunu da içtikten sonra bardağı yavaşça tabağına koydum ve sobadan duvara yansıyan ve duvarda oynaşan ışık hüzmelerine takıldım kaldım.  Gözlerimi kapadım ve zihnimde geçmişe doğru şöyle bir gezintiye çıktım.

(...) Eli elime bile değmemiş, karşı karşıya gelip bir kelam dahi etmemiş, ama birbirimize sayfalar dolusu mektuplar yazmış bir sevdamız vardı. Ne kadar sürdü bilmiyorum ama, bir gün bir mektup yazarak bu sevdanın ikimize de hayrı dokunmayacağı nedeniyle hem bu mektuplaşmaya, hem de bu sevdaya bir son vermek istediğimi belirtmiştim. Cevaben aldığım mektubunda satırlara düşen gözyaşları sayfalar dolusu yazdığı mektubun üzerindeki kelimeleri dağıtarak mektubun okunmasını adeta zorlaştırmıştı. Mektubunda özetle: “Bu sevdanın devam etmesi ve asla bitmemesi gerektiğini” yazıyordu. Onun bu ısrarlı tutumu karşısında ne yapacağımı bilemez durumdaydım. Onu asla üzmek de istemiyordum, ama bu sevdanın ikimize de bir hayır getirmeyeceği aşikardı. En iyisinin artık mektuplaşmayı keserek emanetlerimizi karşılıklı iade etmek suretiyle bu sevdaya bir son vermek olacağıydı ve nitekim de öyle olmuştu...

Sobada yanan kömürün çatırdamasıyla birden irkildim ve daha dün gibi hatırladığım bu güzel günlerden ayrılarak tekrar odama döndüm. Vakit epeyce geç olmuş ve artık yatma vakti gelmişti. Ben de hazırlanan yer yatağıma besmele ile uzanarak, "sabah ola, hayrola" dedim ve günün verdiği tatlı yorgunlukla birlikte daha başım yastığa bir karış kala uyuya kalmışım...

Recep Altun (Doğaçlama)


İlim ve İman


İmanın ilimden sonra geldiği, imanda yalanın olabileceği, ancak ilimde yalanın olmayacağı bir gerçektir.

İnsanlar ilk üç asırdan sonraki dönemlerde Kur'an'ın imana yüklediği görevi aşırı olarak arttırarak ilmin değerini düşürmeye yönelmişlerdir. Böylece iman ilimden öne alınmış, ilim iman üzerine oturtulmuş ve iman ilme temel kılınmıştır. Bu metodik bir yanlıştır.

Bu tutum Kur'an'ın açık ifadelerine ters olduğu gibi Kur'an'ın felsefe ve gayesine; eğitim, öğretim ve iletişim (tebliğ) yöntemine de zıt olduğu için, müslümanların ilimde gerilemelerine sebep olmuş ve imanlarını da temelsiz bırakmıştır. Çünkü, Kur'an'a göre ilim imandan önce ve imanın temelidir. Kur'an'ın bu ilkesini ve felsefesini ilk nesil (sahabe) müslümanlan iyi anlamışlar ve şu parolayı uygulamışlardı. "Gelin biraz iman edelim" sözü ile gelin biraz ilim müzakere edelim, ilim konuşalım, derlerdi. Bu, imanı ilme dayandıralım, demekti. Zira iman edilecek nesne önce bilinmeye muhtaçtır. Bir şey bilinmeden iman tahakkuk edemez. Burada ilim çok önemlidir. İlim insana bildiği şeyin hayal mi, vehim mi, hangi derecede bir bilgi; zan mı, kesin ilim mi, yakıni ilim mi, gerçek ilim mi, zorunlu ilim mi, ihtimalli ilim mi, inanılması gerekli bir ilim mi ve başka ilimlerle ilişkisini; tümel bir ilke bilimi mi, tikel nesne bilimi mi olduğunu öğretir. Sonra ona göre o bilgiye o derecede inanır, bağlanır veya bağlanmaz.

İlim objektiftir. Herkes tarafından kontrol edilebilir. Yanlışlığı ve doğruluğu ortaya konabilir. İlimde herhangi bir kimseye yanıldığı gösterilebilir, yanlışlığı kabul ettirilebilir. Ama, iman sübjektiftir. İnsanın vicdanının verdiği bir hükümdür. Eğer insanın imanı ilme dayanmazsa, onun doğruluğu veya yanlışlığı ortaya konamaz. Bunun için de bir kimseye senin imanın yanlıştır veya doğrudur, hükmü verilemez. Benim inancım böyledir, dediğinde karşıdaki de om benim inancım da seninkinin zıddıdır, demiş olsa birinin imanı diğerinin yanlışını göstermiş olmayacağı için her ikisinin inancı kendisine göre doğru olur. İşte iman imanla düzetilmez, iman imanın doğruluk ölçüsü olamaz. İman ilme dayanırsa, imanın doğruluk ölçüsü ilim olur ve ilim ile imandaki yanlış düzeltilebilir. Senin imanın, ilmin şu esaslarına ve aklın şu ilkelerine aykırı olduğu için yanlıştır, denebilir, miraç konusunda olduğu gibi.

İman, ilim ve aklın önüne alındığı için İslam'da birçok hurafe, yanlış inanç ve hüküm girmiştir. Hıristiyanlardaki gibi önce inanılmış, sonra onun nazariyesi yapılmış, ilim inanca uydurulmuştur. Buna göre bir kimse, bunlara ilme ve Kur'an'ın dayandığı akli ilkelere göre itiraz yöneltse karşısındaki onun imanının zayıf olduğunu, hatta imansızlığını iddia ederek itham etmeye kalkar. Eğer ilimle karşılık vermiş olsa anlaşmak kolaylaşır. Böylece ilmî yanlışlıklar düzeltilmediğinden imandaki yanlışlıklar da düzeltilemez.

İslam düşünce ve ilim tarihinde imanın ilmin önüne alınması ile ilim sönmeye yüz tutmuştur. İlk müslümanlar, ilmi öne almışlar ve her şeyi ilme göre tartışmaya ve değerlendirmeye çalışmışlardır. Bu yola onları sevk eden Kur'an'ın açıkça ilimden yana tavır koyan ayetleriydi. İlk dönemde ve ilk müslümanlar zamanında otorite Kur'an ve akıl idi. Sonraları Kur'an ve akıl terk edilerek, bunların yerine sahabenin, tabiinin ve mezhep imamlarının sözleri geçirildi. Oysa, onların böyle bir telkini ve tutumu da yoktu. Böylece metot saptırıldı.

Ama sahabe, tabiin ve mezhep imamlarının anlayışları, içtihatları, doğru yanlış sözleri, tefrik edilmeden İslam'da bir anlama geleneğini oluşturdu. Kendilerinden sonra gelenler, bu geleneği Kur'an ve akıl yerine koydular, böylece hakikat olduğuna inandılar, kesin kanaat hasıl ettiler. Bu anlayış ve içtihatlardan ayrılmayı, itiraz etmeyi Kur'an'a karşı çıkma olarak nitelediler ve böylece ilimde taklitçilik ortaya çıktı. Taklitçiliğin dayandığı temel, mezhep imamlarının dediklerinin doğruluğuna kesin olarak inanmak ve iman etmektir. Bu tutuma göre, onların yanıldığını düşünmek ve yanılgılarını göstermek için ilim yeterli değildir. Onların doğruluğuna inanılır ve ona gönülden bağlanılarak dindar olunur. Bu anlayış günümüze kadar gelmiştir. İşte taklitçiliğe olan imanı ancak ilimle yıkmak mümkün olur. Taklitçilik iman işi olduğu için her mezhep bu sübjektif ölçü ile hareket ettiğinden bir mezhebi diğer mezheple tashih etme imkanı yoktur ve tarihte de olmamıştır.
Prof. Dr. Hüseyin Atay
Kur'an'a Göre Araştırmalar-I

Kadının Sesi Haram Değildir


Öyle müslümanlar türedi ki, insanın aklına havsalasına sığmayan, dinin hiç tasvip etmediği hurafeler üretmekte ve uygulamaktadırlar. İçli dışlı dost ve kapı komşusu olan iki ailenin kadınları, büyük günah olur, dünya ve ahireti yıkılır düşüncesiyle ötekinin kocasının bulunduğu yerde kocasına seslenemiyor. Oysa aynı kadın telefonla aynı adamla konuşuyor. Dahası var, bu kadınlar, çarşıda, pazarda başka erkeklerle gayet sert tartışarak pazarlık yapabiliyor. Ama içli dışlı dost olan ve birbirinin evinde oturan bu kadınlar, o evin erkeği ile konuşmayı günah sayıyor. Bu ne biçim müslümanhk? Müslümanlığı bu hâle düşürüp perişan ettiler. Dinde mantıksızlık budur.

Bazı kişiler de, misafir geldiği evin hanımı ile görüşür, konuşur, hâl hatır sorar, fakat kendi karısını evine misafir getirdiği arkadaşına göstermez. O hâlde kendisi de arkadaşının karısı ile konuşmamalıdır. Bu davranışlar hep cehaletin eseridir. Dinde cahil olmak kadar kötü ve çirkin bir şey yoktur. Ama bu cahiller, fen ve modern bilimlerde yüksek diploma sahibidir. Bunlarla müslümanlık yükselir mi? Günümüzde insanı insandan nefret ettiren bu saçmalıklara başkaları da eklenmektedir.

Biz burada yalnız kadının sesinin nikahı düşecek yabancı erkeğe haram olduğunu iddia edenlerin Kur'an'ı anlamadıklarını gösterecek ve Kur'an'a aykırı hareket ettikleri konusunda açıklık getireceğiz. "Ey peygamberin hanımları! Sizler herhangi bir kadın gibi değilsiniz. Allah'a saygılı iseniz, kırıtarak konuşmayın, yoksa kalbi bozuk olan kimse ümide kapılır; duru söz söyleyin."(1)

Bu ayette kadınların sesleri değil ancak bayağı, adi ve tahrik edici söz söylemeleri yasaklanmıştır. Doğru, ciddi, şerefli ve tabii sesleriyle (maruf) konuşmaları emredilmiştir. Kadınlığını pazarlayacak şekilde ses tonunu cezbedici bir şekilde alçaltıp konuşması içinde fitne fesat bulunanları kendisi de fesatçı olduğu için yoldan çıkarabilir. Bundan da anlaşılmalıdır ki, kadının sesi normal biçimde asla yasak değildir.

Kur'an'daki tekabüliyet kuralına göre kadınların sesleri ve ses tonları ile ilgili bu ayet erkeklere de aittir. Erkeklerin de bayağı ve adi sözlerle kadınları kışkırtmaları ve kandırmaları, zihinlerini çelmeleri yasaklanmıştır. Onların da doğru dürüst, ciddi ve tabi: sesleri ile konuşmaları buradaki emrin gereğidir.

Prof. Dr. Hüseyin Atay
Kur'an'a Göre Araştırmalar-I

(1) Ahzab 33/32.

Hayızlı Kadının Orucu


Amerika'da bulunduğum esnada (1966), Mısırlı bir kadın, kadınların hayızlıyken oruç tutması hakkında fikrimin ne olduğunu sormuştu. Hemen Kur'an'ı zihnimde taradım; aklıma Kur'an-ı Kerim'in "hasta olanınız hastalığı sayısınca başka günlerde orucunu tutar"(1) anlamındaki ayet-i kerimesi geldi ve hayızlı kadın oruç tutabilir, cevabını verdim. Kadın da kabul etti. Çünkü Kur'an'da 'hasta olan' tabiri kullanılıyor. Bu erkeğe de kadına da şamildir. Eğer hayızlı kadın, oruç tutamayacak kadar rahatsız ve hasta oluyorsa tutmaz. Bu kendi takdirine ve sıhhatine aittir. Burada mutlaka tutamaz, tutarsa günaha girer, anlamına gelmeyeceği gibi, tutması farzdır, anlamına da gelmez. Tutabilecekse tutar veya tutamayacaksa tutamadığı günleri başka bir gün tutar. Bunlar kaza sayılmaz. Zira, tutamayacak durumda ise fiilen şart tahakkuk etmediği için farz olmamış, başka zamanda tutmak üzere şartlı farz olmuş sayılır. Diğer günlerde oruç tutmak farz olmadığı için gücü yettiğinde gününe gün tutabilir.

Şunu müşahede ettim ki, ramazandan sonra kadınlar hayızlı günlerinde tutamadıkları oruçları tutmakta zahmet çekiyorlar, bazen ertesi seneye kalıyor ve birikiyor. Ayrıca ramazan orucu toplumsal bir ibadettir. Bütün ev halkı, mahalle halkı tutuyor. Onların içinde yiyip içmek bazen zor oluyor, günü hiçbir şey yemeden geçiren olabiliyor. Toplumsal ibadetlerin topluca yapılmasında daha çok kolaylık gösteriliyor. Hz. Peygamber'den zamanımıza kadar medeniyet ilerledi, yemekte, giyimde kolaylıklar ortaya çıktı. O dönemlerde kadınların hayız hâlinde nasıl korunduklarını bilemiyoruz, herhalde çok sıkıntı çekiyorlardı. Şimdi ise, korunmaları için her türlü kolaylık ve imkan ortaya çıkmıştır. Hayız hususunda dinî hükümlerde kadınlara o zaman gösterilen kolaylıkları kaldırmak istemiyoruz. İsteyen aynı kolaylıkları sürdürebilir. Ancak isteyen kadın da bugünkü kolaylıklardan istifade ederek dinî hükümleri yerine getirebilir.

Bir dinî hükmü zamanında yerine getirmek, onu başka bir zamanda yapmaktan çok daha kolaydır. Ayrıca borç altında kalmak insanı rencide eder ve üzer. Hâlbuki insanın her zaman hür olması için borç altında bulunmaması gerekir. Bu hem maddi hem de manevi borçta böyledir. Hayızlı kadınlara ait fıkıh hükümleri yeniden gözden geçirilip Kur'an'a göre değerlendirilmelidir. Kur'an'da erkeklerin hayızlı kadınlarla cinsî münasebette bulunamayacaklarına dair bir emir olmasına rağmen, Hz. Peygambere isnat edilen bir hadiste, hayızlı eşiyle cinsî münasebette bulunan kocanın, bir fakire ilk gününde bir dinar, sonraki günlerde ise yarım dinar altın para vermesi emredilmiştir ki, bu büyük kolaylık sağlayan bir yorum sayılır.(2)

Prof. Dr. Hüseyin Atay
Kur'an'a Göre Araştırmalar-I

(1) Bakara 2/185
(2) Ebu Davud ve Şerh-i Bezlul-Mechud, 2/278, Kurtubi, el-Cami Li Ahkami'l-Kur'an, 3/87. Ebu Hanife Malik, Şafi'i, Rabia, Said b. Yahya, Allah'tan mağfiret diler ve başka bir şey gerekmez, demiştir. Kurtubi aynı yer.

Oruçta Kefaret Yoktur


Küçük oğlumu oruca başlatmak üzere ramazanın başında sahura kalkmasını söylediğim zaman, bana şu cevabı vermişti: "Ramazanın birinci günü oruç tutar da sonraki günlerde tutamazsam altmış gün oruç tutmak (kefaret) gerekir. Onun için ikinci gün oruca başlayayım." Çocuğu ikna edemedim. Okulda, arkadaşlarından veya hocasından öğrenmişti. Ama okul kitaplarında böyle yanlış bir hüküm yoktu. Kitap dışı bilgilerden kaynaklanmış olabilir. Bazı cahil ve gafiller bunun gibi kitap dışı yanlış bilgileri hem kitaplarına geçiriyor hem de vaazlarında anlatıyorlar. Böylece bir yanlış kitaplara yazılınca kitap bilgisi oluyor ve düzeltilmesi de zor oluyor.

Kur'an'da ve sağlam hadiste oruç tutamamanın kefareti olmadığı gibi oruç bozmanın da kefareti yoktur. Kur'an'da yeminini bozana kefaret geçtiği hâlde, oruç daha önemli sayılırken orucu bozana Kur'an'da kefaret olmaması karşılıksız bırakılmış olduğu anlamına gelmez. Bozduğu orucun başka bir günde veya günlerde tutulması en uygun ve makul karşılıktır. Çünkü, bir güne karşılık altmış gün tutmak Allah'ın ceza kanununa terstir. Ceza kendi cinsi ile misli (eşiti) ile ödenir. Yeminde misil yoktur, Kur'an'da, ceza suçun cinsinden olursa mislinden fazla olamaz, kuralı vardır. (1) Yanlış bir kıyas (benzetme) ile zıhar (2) hükmünü burada da uygulamışlardır.

Âlimlerin ve fakihlerin orucu kasten bozmaya kefaret cezası vermeleri yanlıştır. İnadına, oruca aldırış etmeden, hakaret edercesine, onu küçük görürcesine orucunu bozmak kefaretle giderilmez, ancak tövbe ile affedilir. Tövbe kefaretten daha büyüktür. İnsanın, sebebi ne olursa olsun, küçük veya büyük bir mazeretten dolayı orucunu bozması kefareti asla gerektirmez, yalnız gününe gün tutulur.

Prof. Dr. Hüseyin Atay
Kur'an'a Göre Araştırmalar-I

(1) Enam 6/160; Mümin 40/40.
(2) Erkeğin karısının sırtını, annesinin sırtına benzeterek karısını boşama âdetine zıhar denir. Kur'an,  Arapların bu âdetini iptal etmiştir.
Bkz. Mücadele 58/3.

Miraç Olayı



İslam dünyasında Hz. Muhammed'in ölümünden sonra büyük mitoloji yazarları çıktı. Hz. Muhammed hakkında öyle hikayeler uydurdular ki, ona tanrı adını takmadan verdikleri sıfatlarla onu bir tanrı yaptılar. Oysa Kur'an onun insanlığının aczi üzerinde çok durdu. Hz. Muhammed'i Allah'ın karşısına çıkarıp yüz yüze konuşturdular. Eski âlimler, bu rivayet ve hikayelerin nereden kaynaklandığı üzerinde durmadılar. Sadece hadisçiler, ravilerin zahirî durumlarına biraz bakıp yalan söylemeyecekleri hükmünü verip söyledikleri sözleri Kur'an gibi senet kabul ettiler. Genel kanı odur ki, bu sözler ikinci neslin sözleridir ve sonradan Hz. Peygambere isnat edilmiştir. Tek rivayetli (haber-i ahad) hadislerin itikadi meselelerde delil kabul edilemeyeceğini Mu'tezile, Maturidî ve Eşarî kaide olarak kabul etmişlerdir.(1) Takıldıkları hadisler tek rivayetli olup akli deliller ve Kur'an'a zıddır. Tek rivayetli hadisler itikad konusunda delil olamaz. Her ne kadar ihtimal ve imkan dahilinde olsalar da ilmi ifade etmezler. Nasıl olur da akli delile muhalif oldukları hâlde kabul edilmeleri mümkün olur? (2) Bu konuda mutevatir bir hadis olmadığı gibi rivayetler arasındaki ihtilaflar da çelişki olduğunu gösterir. İtikadi hiç bir konuda mutevatir bir hadise rastlamadım.

Hz. Muhammed'e isnat edilen bir olay da 'miraç' olayıdır. Miraç, yükselmek, yükseğe çıkmak anlamına gelir. Bu manadan ötürü, asansöre miraç yani yukarı çıkaran alet demişlerdir. Hz. Muhammed'e isnat edilen miraç da ise, Kudüs'ten 'burak' denilen hayvana binip yedi kat göğün üstünde arşa çıktığı ve haşa! Allah'la yüz yüze konuşmuş olduğu anlatılır. Hz. Muhammed bu yolculuk süresince göğün her katında bir peygamberle karşılaşmış, altıncı gökte ise Musa Peygamber varmış.

Yüce Allah'ın istediği zaman sevgili kulu Hz. Muhammed'i kainat içinde herhangi bir yere götürüp getirmesine metafiziki açıdan imkan-ı akli ile mümkün denebilir. Ancak imkan-ı fiili açısından Kur'an, Hz. Muhammed'in Yüce Allah'ın karşısına çıkıp da karşı karşıya konuşmalarına izin vermez. Çünkü bu durumda Yüce Allah'ın madde ve cisim olması söz konusu olur. Kur'an'da "O'nun benzeri hiçbir şey yoktur"(3) deniyor. Bu ayet karşısında mücessime ve mücebbihenin dışında bütün mezhepler Allah'ın cisim olamayacağını çok titizlikle vurguladıkları hâlde nasıl bu çelişkiye düştüler? Sık sık tekrarladığımız gibi, insan önce bir şeye inanınca onun yanlış veya doğru olmadığını düşünmeden ilmine ve inancına göre, akla çok ters de olsa yapıyor. Bunun için diyoruz ki, önce ilim sonra iman. Kur'an'ın ilkesi budur. Önce iman sonra ilim olursa, insan yoldan çıkar, çıktığını da bilmez.

Hz. Muhammed, miraçta Allah'la görüşüp dönerken Hz. Musa'ya uğradığında Hz. Musa, Peygamberimize şu soruyu soruyor: "Yüce Allah'tan ümmetine ne hediye götürüyorsun?" Hz. Muhammed de "günde elli vakit namazı götürüyorum", cevabını vermiş. Hz. Musa, Hz. Muhammed'e, "benim tecrübem var, bu insanlar elli vakit namazı kaldıramazlar, git Rabb'in'den bunu indirmesini iste", demiş. Hz. Muhammed geri dönmüş Rabb'ine çıkmış, Allah da beş vakit indirmiş; Hz. Musa gene itiraz etmiş, Hz. Muhammed'i geri göndermiş. Cenab-ı Hak beş daha indirmiş, ama Musa tekrar itiraz etmiş, bu itiraz ve gidiş geliş dokuz defa tekrar etmiş. Çünkü Cenab-ı Hakk her defasında beş indirmiş ve en sonunda beş vakte inmiş, yine Hz. Musa, bu da çok buna da dayanamazlar, demiş, ama Hz. Muhammed, artık "Rabb'imden daha aza indirmesini istemekten utanırım", cevabını vermiş ve böylece beş vakit namaz Müslümanlara farz olmuş, ancak sevabı elli vaktin sevabı olacakmış. Bu hikayeyi uyduran çok akıllı ve zeki birisi, Kur'an'ın getirdiği münezzeh, yüce, mutlak Allah anlayışını putperestlik, Yahudilik ve Hıristiyanlıktaki tanrı anlayışlarına benzetti. Allah'ı arştan indirdi, bir insan gibi misafirini karşılattı, konuştular, sonra ayrıldılar. Sonra Hz. Musa'nın itirazı ile dokuz defa daha Allah'ın huzuruna çıktı. Allah, dokuz defa inip çıktı mı, misafirini karşılamak için, yoksa geleceğini bildiği için orada mı bekledi? Bu gibi soruları sormak bile Kur'an açısından ne kadar yanlış ve ayıp değil mi? Ama, buna inanmak, Kur'an açısından rezaletin rezaleti, küfür, en azından Allah'ın zatına nezaketsizliktir. Allah'ın oğlu olmadığını, hiçbir şeye benzemediğini o kadar sert ifadelerle anlatan Kur'an inancını temelinden yıkmaya yönelik bir mitolojidir. Ama cahil, gafil, kafasız raviler ve onların destekleyicileri ve inananları, burada Allah'ın yüce, mutlak varlığını düşünmeyi akıl edememişler. Hz. Muhammed'i Allah'ın katına çıkararak onu yüceltmek, Allah'ın vekili, dünyayı idare etmekte yardımcı mevkiine koymak istemişlerdir. Hıristiyanlar da Hz. İsa'yı Allah'ın oğlu yaparak aynısından daha çoğunu yaptılar. Müslüman mitolojistler de Hz. Muhammed'i böyle yüceltmek, Hz. İsa'dan yukarıda göstermek istemişlerdir. Kur'an ise Hz. İsa'yı görevini yapamamış ve ömrü öylece sona ermiş bir peygamber olarak göstermiştir. Yüce Allah hiçbir peygamberine gönderdiği vahiylerde, artık dininizi tamamladım, bundan sonra peygamber gelmeyecektir, dememiştir. Kur'an ile Tevrat ve İncil arasında bir mukayese yaparak Hz. Muhammed'in peygamberliğini anlatmak çok yeterli bir delildir. Biz diğer peygamberlerin peygamberliğine Hz. Muhammed'i delil getiriyoruz. Onlara dayanarak Hz. Muhammed'in peygamberliğini ispat etmiyoruz, onun peygamberliğinin delili Kur'an'dır.

Şimdi bu miraç kıssasında inanç bakımından olan çelişkileri ve yanlışlıkları gösterelim. Bu miraç hikayesinde geçen Allah ile pazarlık olayı Tevrat hikayelerine ve felsefesine göre düzenlenmiştir. Zaten Hz. Musa'nın da işe karıştırılması bunu gösterir. Yedi kat göğü geçip geliyor, İbrahim Peygamber bir itiraz ve tavsiyede bulunmuyor, niçin? Çünkü Hz. Musa'nın bütün peygamberlerden üstün olduğunu ve Hz. Muhammed'in de tecrübesiz olduğunu, kafasının fazla çalışmadığını ve milletinin tutum ve zihniyetine vakıf olmadığını; Musa'nın daha akıllı, zeki ve milletini düşünen bir peygamber olduğu anlatılmak isteniyor. Bunun Müslümanların kendi aralarında, kendi kitaplarında zikredilmesinin daha etkili olacağından şüphe edilmez. Bu çelişkiler, biraz kafasını çalıştıran halkın bu hikayeyi anlatan vaizlere, Hz. Musa ne kadar akıllıymış, keşke bizim peygamberimiz onun sözünü tutsa da bir defa daha Allah'a gidip namazları iki vakte indirmiş olsaydı, İslam çok daha kolay ve iyi olacaktı, demelerine sebep olmaktadır.

Aslında namaz daha önce farz kılınmıştı, değişik zamanlarda kılınıyordu. Abdeste de belki gerek yoktu. Çünkü abdest ayeti Medine'de en son inen ayetlerdendir. Namazın beş vakit oluşunun da Medine'de inen ayetlerle tespit ve tayin olunması, ayetlere ve olaylara daha uygun düşmektedir. Miraç olayının gerçek olmadığı ortaya çıkınca namazın beş vakit oluşunu ona bağlamak da yanlış olur.

Elli vakit namazın sevabının beş vakte verilmesi de şaşırtıcı olmaktadır. Yüce Allah Kur'an'da bir iyiliğe bir, on, yüz, yedi yüz ve sonsuz sevap verdiğini açıklamaktadır. Namaz önemli bir ibadet olduğu hâlde onun sevabını on misline hasr ve tayin etmenin, namazın önemini düşüreceği de düşünülmelidir. Düşünselerdi rivayet yanlış çıkacaktı, rivayet yanlış çıkmasın diye düşünmeyi, akletmeyi yasakladılar.

Miraç kıssasında, Hz. Musa'nın bildiğini Hz. Muhammed'in akıl edemediğini, Musa'nın Muhammed'den daha akıllı ve tecrübeli olduğunu ortaya atmanın Kur'an'ın ruhuna ve felsefesine aykırı olduğunu kavramayan bön ve düşüncesiz bir Müslümandır. Hz. Musa'nın yüce Allah'tan bile daha âlim olduğunu; Allah'ın Muhammed'in ümmetinin elli vakit namazı kaldıramayacağını bilmediğini, Musa'nın ikazı neticesinde birkaç defa gidip gelerek yapılan elçilikle bile Musa'nın dediğine gelinemediğini görmemiş, düşünmemiş ve anlamamıştır. Bunun, Kur'an'ın Allah anlayışını inkar olduğunu anlamayan Müslüman işe yaramaz biridir. Tevrat'ta Allah'la pazarlığın olduğunu ve ona uyduğunu söylemek, miraç kıssasının menşeini göstermeye yeter.

Usuli'l-fıkıh'ta şöyle bir tartışma geçer. Bir hükmün kaldırılması yani neshedilmesi, ancak o hükmün uygulamasının yapılıp üzerinden uygun bir zamanın geçmesi neticesinde uygulanamayacağı sabit olunca mümkün olur. Hükmün daha mükelleflere ulaşmadan değiştirilmesi nesih felsefesine ve uygulamasına da aykırı düşmektedir.

Sonuç şudur ki; cahil, gafil ve sığ kafalı kimseler İslam'a sokulan buna benzer uydurma hadisler ile Müslümanları yoldan çıkarmış ve Kur'an'ı arkalarına atmışlardır. Oysa Kur'an'ın daima önde ve yol gösterici olduğu vurgulanmaktadır. Kur'an'a dönüp yanlışları düzeltmek farzdır. Müslümanların dünya çapında en büyük avantajları Kur'an'ın bozulmadan, değişmeden kendilerine ulaşmış olması ve ellerinde bulunmasıdır.

'İsra' cismani yürümek değil ilmi yürütmek, vahiy ile bildirmektir. Birinci ayette 'havlehu' kelimesi ile ayatına' kelimesinin Kudüs'te olan Hz. Süleyman mabediyle ilgili olmayıp başka anlama ihtimallerini ileri sürüp miraç olayı diye bir saçmalığı ortaya atanları, hurafe ve mitolojiler uyduran kitapları anlamadan taşıyanları, Cuma suresi beşinci ayet güzel deyimliyor. 'Havlehu' kelimesi bilinen Kudüs'ün etrafı değil mi? Ayatına' kelimesini evreni allak bullak eden bir olay (mucize) olarak yorumlamakta başarılı olamamalarının şaşkınlığı ile miraç olayını icat ettiler. Oysa 'ayatına' kelimesi Allah'ın İsrailoğullarımn devletlerini yönetirken yaptıkları zulümlerine karşı adaletinin tarihi olarak göstermektedir. Adaletinden başka nasıl bir mucize arıyorlardı. Bu, Tanrı'nın peygamberler gönderdiği bir ulusun zulmüne uyguladığı adalet düzeniydi.

Prof. Dr. Hüseyin Atay
Kur'an'a Göre Araştırmalar-I

(1) H. Atay, İslam'ın inanç Esasları, 139, Ankara, 1992.
(2) Ebul-Muin Nesefi, 1/366, H. Atay Tahkiki, Diyanet İşleri
yayını, 1993, Fatih nüshası 92-a, serez 121-b.
(3) Şura 42/11.

Kur'an Okumak İçin Hiçbir Şart Yoktur! (3)

Prof. Dr. Hüseyin Atay
Kur'an, abdestli, abdestsiz, cünüp, hayızlı, her hâl ve durumda okunabilir. Dinin ve Kur'an'ın emri, Kur'an'ı her fırsatta okumak, anlamak ve uygulamak­tır. Kur'an okumak için ileri sürülen bütün şartlar boşunadır, saçmadır, yanlıştır, Kur'an ve hadisten bir tutanağı yoktur; Kur'an'ın gayesine, felsefesine aykırıdır. Kur'an'ı okumanın fizikî bir şartı yoktur. Kur'an'ı okumanın önemli ve tek bir şartı; peşin fikirli, ön yargılı olmadan, herhangi bir mezhebin ve görüşün etkisinde kalmadan anlamaya çalışmaktır. Kur'an'ı okurken herhangi bir âlimin, fakihin veya şeyhin kitabını, fikrini, anlayışını ölçü almamak, baş­ka birinin fikrine yönlendirmemektir. İşte bunlardan uzak durarak Kur'an'ı anlamaya çalışmak şarttır ve en saf, temiz, doğru anlama bu yolla sağlanır.
 
Değerli okuyucum, ben size ulaşabildiğim ger­çekleri anlatıyorum. Eskiden olduğu gibi bugün de yalan söyleyerek ve başkasına iftira ederek Müslümanlara yanlış bilgi ve dinî hükümler veriliyor. Bunla­ra dikkat edin. Bir kimsenin doğru söyleyip söyleme­diğini bilmek için onu Kur'an'a ve akla vurmasını öne­riyorum. Ben ise büyük gerçek âlimler gibi, ya kendi adıma konuşuyorum ve kendi fikrimi söylüyorum ya da birinden naklediyorum. Ancak nakilde kimse­ye iftira etmiyorum. Bakınız, Muhammed el-Sabuni isminde eserler veren bir zat, "Tefsir Ayati'l Ahkam" adındaki tefsirinde2 aynen şöyle diyor: "Âlimler, hayızlı kadının namaz kılmasının, oruç tutmasının, ta­vaf etmesinin mescide girmesinin, mushafi tutma­sının, Kur'an okumasının haram olduğunda ittifak etmişlerdir." Bu zat bu meselelerin hepsinde âlimlerin ittifak ettiklerini söyleyerek âlimlere iftira ediyor, yani yalan söylüyor. Burada saydığı meselelerin hiçbirinde âlimlerin ittifak etmediklerini "Kur'an'a Göre Araştır­malar" kitaplarımızda görebilirsiniz. Yalnız üç âlimi tekrar burada zikredeceğim:

Kurtubi "Tefsir Ahkamı'l Kur'an" adlı tefsirinde diyor ki: "Âlimler, abdestsiz Kur'an'a dokunulması hususunda ihtilaf ettiler." 3

İbn Kayyım Cevziye "Ilamu'l-Muvakk'in" adlı ese­rinde şöyle diyor: "Hz. Peygamber hayızlının Kuran okumasını men etmedi. 'Hayızlı ve cünüp Kur'an'dan bir şey okuyamaz' hadisi sahih değildir. Ehl-i ilmin it­tifakı ile bu hadis malul(sakat) dür." 4

Sunen-i Ebi Davud'un sarihi Bezlu'l Mechud "fi Hail Ebi Davud" adlı eserinde şöyle diyor: "Hz. Peygamber'in, ancak namaz kılacağım zaman abdest almakla emrolundum" sözü ile Maide'nin altıncı aye­tine işaret ediyor. Taharet (abdest) namazdan başka hiçbir şey için emredilmiş değildir." 5

İki şekilde başkasından alıntı yapılır. Ya onun yanlışını belirtmek ya da onun fikrini desteklemek ve ondan destek almak için. Her ilmî araştırıcı da öyledir. Kim olursa olsun yukarıda verdiğim akıl ve Kur'an ölçütünü hiç ihmal etmemek gerekir. Bu iki ölçütü de daima insanın kolayına ve tabiatına gelecek şekilde anlamaya, kullanmaya özen göstermelidir. (SON)
 

2- Sabuni, Muhammed, "Tefsir Ayati'l Ahkam, C. 1/330.

3- Ebu Abdiliah Muhammed Ensari Kurtubi (671 H. 1272 M) el-Camili Ahkamul Kur'an, Cilt  17/226, Mısır 1952.
 
4- İbn Kayyım Cevziye (751 H. 1359 M) Ilamu'l-Muvakkıin 3/28 vd.
 
5-Sünen-i Ebu Davud sarihi Ailame Muhaddis Halil Ahmet Sehar Nufuri, (1346 H. 1927 M), Bezlul-Mechud fi Hail Ebi Davud, 16/89. Ayrıca bak. Mahmud Muhammed Hattab Subki (1352 H. 1933 M) el-Menhelu'1-Azb el-Mavrud-Serh Sünen il-İmam Ebi Davud, 2/306-307.
 
Prof. Dr. Hüseyin Atay
Kur'an'a Göre Araştırmalar-I